10 Nisan 2013 Çarşamba

Amerika'da Ilkogretimde Standartlastirilmis Eyalet Sinavlari


Haftaya oglanin eyalet sinavlari basliyor. Nisanda ELA denilen English Language Arts'dan 3 gun sinava girecek. Nisanin 4. haftasinda Math (matematik), Mayisin son haftasinda ve haziranin ilk haftasinda da Science'dan (Fen Bilgisi) sinava girecek. Bu sinavlar kendi iclerinde coktan secmeli, soruyu cozerken islemi gosterme, anlama-kavrama, dinleme, makale (deneme) yazma gibi degisik kategorilerde oldugundan herbiri birkac gun suruyor.

Amerika'da son bir iki senedir egitim alaninda Common Core State Standards (CCSS) denilen merkezilestirilmeye ve standartlastirilmaya calisilan egitim uygulamalari yerlestirilmeye calisiliyor. Bu yuzunden de okullar, cocuklar, ogretmenler bu sisteme adapte olmaya calisiyorlar. Mufredatlarin olusturulmesi, ilgili derslerin ve iceriklerinin tanimlanmasi, egitimcilerin egitilmesi, varolan programlarla eslestirilip neler tanimlanacak, kapsanacak vs. okullar uzerinde fazlasiyla is yuku olusturan bir calisma.

Calistigim sirket ve bulundugum pozisyon itibariyle, bizim de yazilim urunlerimizi CCSS'yi kapsayacak sekilde guncellememiz gerekiyor. Bu baglamda ben de kendi musterilerimle surekli diyalog halindeyim. Minik bir not burada: Bizim musterilerin buyuk cogunlugu eyaletlerin egitim departmanlari (SEA) ve minik oranda da okullar (LEA). Amerika'da egitim isi, eyalatlerde ve okul bolgelerinin yonetiminde oldugundan, federal hukumet tarafindan getirilmeye calisilan CCSS sistemi her eyalet tarafindan kabul edilmis degil. Texas, Alaska, Minnesota, Virginia ve Nebraska CCSS'i takip etmeyen eyaletler.

CCSS'e gecmis eyaletlerde neler oluyor.

1. Egitim standartlasiyor. Bir eyalette ogretilen ders diger eyalette de ayni icerikte ogretilecek (yukardaki 4 eyalate tasinmadikca). Diyelim NY'de PS-19'a (PS-19: Public School 19) gidiyor cocugunuz. Eyalet icinde ya da CCSS ile uyumlu bir eyalete tasindiginizda cocugun ogrendigi mufredatta degisiklik olmuyor. CCSS su an icin ELA ve Math'i kapsiyor ama yakinda Science ve Social Studies de bu programa eklenecek gorunuyor.

2. CCSS ile egitim standartlarini yukseltmeye calisiyor. CCSS federal hukumet tarafindan onayak olan bir girisim degil. Bu girisim  National Governors Association (NGA) ve the Council of Chief State School Officers (CCSSO) tarafindan sponsor edilen konsorsiyum ile tamamen eyaletler tarafindan yurutulen bir girisim. Benim izlenimim -oglanin derslerine bakarak- CCSS ile duz hesap, duz dusunce mantigini asip critical thinking denilen sorgulamali dusunmeyi, ogrenmeyi getirmeyi calisiyorlar.

Simdi 4. siniftaki oglumun derslerinden anlatayim biraz.

ELA'de bu sene bir suru okuma, okuduklarindan sorular, bazen okudugun makale disinda hayatla, kendinle iliskilendirebilecegin tarzda sorular, makale (essay) yazma ve bunlari dogru gramer kurallariyla uygulamak var. Itiraf ediyorum ben bile bazi sorularda tokezleyip dusunme ihtiyaci hissediyorum. Dun aksamki ev odevimizden bir alinti.

GOD says to me with a kind / of smile, “Hey how would you like / to be God awhile and steer the world?” / “Okay,” says I, “I’ll give it a try,”
What technique is being used (simile, metaphor, hyperbole, personification)? How can you tell?
(Buradaki GOD Yunan mitolojisinde okuduklari Tanri'lara referans.)

Ya da suna bakin:
Now, Banjo, I know mamma wants me,/ And so I must bid you good-bye!
What technique is being used (simile, metaphor, hyperbole, personification)? How can you tell?

Ben de, oglan da Banjo'nun Banco denilen bir muzik entrumani oldugunu bilmiyorduk. Yeniden ogrenci oldum hic sikayetci degilim :)

Math bu sene agirlasti. Cebir, geometri, alan hesaplari, kesirli islemler, elindeki aletleri dogru kullanma (cetvel, gonye), tahminsel kafadan hesaplamalar ile islemi tam hesaplama gibi hepimizin ailecek sevdigi konular isleniyor. Bunda sorun yok. Okul 3 yil once Singapur Math programina gecti ve bence gayet basarili bir programi var matematikte.

Science da hepimizin favorisi. Fotosentezi ogrenirlerken, evdeki bitkiler koklerine kadar sokulup hangi parca ne islemi yapar bol bol calistik.

Resim, muzik, bilgisayar, gym gibi yan dersler de var tabii ama ana konu yukardaki 3 alanda geciyor, ozellikle de math ve ELA'de.

3. Eyalet sinavlari bu seneden baslayarak CCSS uyumlu olacak. Bu sinavlar 3. siniftan baslamak uzere 8. sinifa kadar devam ediyor. Sonra lise duzeyindekiler icin NY'da Regents sinavlari basliyor. Benim buldugum en iyi iki kaynak asagidaki iki link ama her eyaletin benzeri sayfasi mevcut.


4. CCSS yaraticiligi baltaliyor diyen grup da var. Belki mufredattaki derslerin ogrenme sirasi farkli olabilir ya da bir eyalet/okul Math'de Singapur matematik programini secerken digeri Kumon ya da Saxon sistemini secebilir ama sonuc olarak bunlarin CCSS ile uyumlu olmasi lazim. Bana gore yaraticilik ogretmenin ogretme yeteneginde, cocugun ilgisini yuksek tutmakta, cocugu derse ve projeye iliskilendirmekte.

Gecen sene bizim oglan NY ELA ve Math testlerine hazirlanirken baska eyaletlerden de ornek testler cozuyorduk. Ama zaman zaman farkettim ki, burada ogretilen CA'de sorulmuyor ya da MA'de sorulani bizim cocuk gormemis daha. CCSS bunu standartlastirmayi hedefliyor iste.

4. Sistemden beklentilerin yukselmesi: Bu sistem ile cocuklara -eski sisteme gore- (daha) erken yasta yeni dersler ogretildiginden, K bitmeden okuma-yazma ogrenmesi beklendiginden, 100'e kadar ileri ve geri saymak, 5'er 5'er 10'ar 10'ar ileri ve geri saymak ya da basit aritmetik islemleri yapmasi beklendiginden -kisacasi beklentiler yukseldiginden- bazi aile ve egitimciler CCSS'i endise ile karsiliyor. Cocuk bunu almaya hazir mi, ilerki siniflar icin (ozellikle 4. sinif ve yukarsi) programlarin yuksek standartta olmasindan dolayi cocuk kendi ilgi alanina donuk konularda fazla mi metodolojik olacak gibi...

Kizim K'da ve oglanin 4 sene once sene sonunda ogrendigi seyleri ayni okulda 3-4 ay oncesinden ogreniyor. Ogretmenler de soyluyor programlar eskiye gore agirlasti diye. Uzakdogudaki egitim seviyesini yakalama grisimlerinin etkisi bence acik ara gozleniyor.

5. Henuz mufredatlar oturmus degil. Eyaletler hala haril haril mufredatlarin iceriklerini (content development) gelistirmeye calisiyorlar. NY ilk+orta ogrenimde 2013-2014 ders yili sonunda, lise kismi da bir sonraki yilda CCSS'e tam gecmis olacak. Amerika'li ogretmen bir arkadasimla konusuyorum. Yeni sisteme adapte olmak konusunda egitimcilerin ciddi soru isaretleri var.

6. Standartlastirilmis eyalet sinavlari yeniden duzenleniyor. Amerika'da iki sinav degerlendirme konsorsiyomu var (Assessment Consotium). Biri NY'un da takip edip dahil oldugu PARCC digeri Smarter Balanced. Bu yil ELA ve Math sinavlari ilk defa CCSS tabanli hazirlandigindan ogretmen ve ogrenciler hangi sinav sekli ile karsilasacaklarini tam da bilmiyorlar. Engage NY web sayfasinda ornek olarak hazirlanmis sorular var ama kesinlikle yeterli degil.

Bu sinavlar okullarda cok ciddiye aliniyor. Sinavlarda ogrencinin aldigi sonuc ogretmenin basarisini ve dolayisiyla da okulun notunu etkiliyor. AYP denilen okulun yillik degerlendirilmesi sonucu gerekirse okullara bazen takviye saglanir. Bu sistemin nasil calistigi da baska bir yazinin konusu olsun.

30 Ekim 2012 Salı

Firtinanin Adi: Sandy


 Liseye baslayana kadar cocukken saclarim kisaydi. Canakkale'de bir lodos eser, ya da hava poyraza, karayele vurur, yerdeki tum kum-toprak yuzumuze sacimiza dolardi. Ruzgarda en cok saclarimin karismasindan hoslanmazdim. Ruzgar ardindan yerini yagmura birakinca, ananem "bak lodos sevdigine kavustu, onun sevinc gozyaslari" derdi. Derken universiteye baslayip Istanbul-Canakkale yollarini tatillerde, somestrlerde otobus yolcuklariyla arsinlayinca, kac kere Eceabat'ta, Kilitbahir'de ruzgardan calismayan feribot ve motor seferleriyle mahsur kalmistim. Ya da findik kabugu gibi sallanan o motora binip karsiya gecmeye calisirken, icimden bildigim butun dualari okurken, "bir daha bu mevsimde Canakkale'ye gelmeyecegim" diye, kendime verdigim onlarca sozu kimbilir kac kere bozdum. Hele bir kis vardi ki, tam 6 saat Eceabat'ta karsiya gecmeyi beklemistim. O ruzgarlarin firtinalarin ismi olsa da ben de cocuklarima isimleriyle anlatsam her hikayeyi simdi.

Dun buralardan Sandy gecti... Ben ki Canakkale cocuguyum, ruzgara, firtinaya alisigim ama Allah'im bir firtina bu kadar mi guclu esermis. Bu kadar mi ses yapar ve evi, duvarlari citir citir didiklermis. Elektrikler arada goz kirpip, ara ara 10-15 saniye kesilip gelince "tamam artik gidiyor, mumlari, el fenerlerini el altinda bulunduralim" diye surekli ev icinde dort dolaniyorum. Dibimizdeki sel baskinlarini, Manhattan'da kopup sallanan vinci, evlerin icine dusen agaclari canli yayinda izliyoruz. Tum aksam gozum disarda, kalbim gum gum... Cocuklar sakin, daha dogrusu habersizler durumdan. Babam da var bizde, hic gerginlik ve endise yok. Burk da oyle, sakin ve baska islerle mesgul evde... Yerel kanallar, CNN, ABC arasinda disarinin durumunu izlerken, "film seyretsene" diyor.

Endise ile gecen bir gecenin ardindan, gunun isigina ama en cok elektrige uyanmak mutluluk verici. Haberler felaket tabii. Ofis hala kapali. Hem yollari bloke eden agaclardan, hem civarda kesilen elektrikten, hem kapanan okullardan evdeyiz gene. Bir ihtimal yarin yari-normal bir hayata donebiliriz ama tam normale donmek bazilari icin uzun zaman alacak. Is yerinden cogu arkadasimda zarar cok. Evin catisina, arabalarina dusen agaclar, devrilen cati, su baskini, birinde terastaki mangal devrilip evin balkon kapisini kirip iceriye girmis. Biz iyiyiz cok sukur...

PS: Yukardaki foto MSN'den. Ilerde hatirlamak icin buraya bakmali. NY Times'in grafiklerini de eklemeli.

21 Eylül 2012 Cuma

E.T. ile Birgun



Edward Tufte: Orta boylu, kumral, yesil gozlu, incecik bir adam. 70 yasinda ama cook daha genc gosteriyor. Siyah ceket ve pantolon giymis, icinde beyaz gomlek var. Seminer saat 10'da basliyor ben 9:30 gibi nefes nefese kalip, kendi adini tasiyan muze/galeriye variyorum. Icerde 100 kisi vardir. Onlerdekiler kanepeye oturmus, ben ikinci siradaki hasir koltuga geciyorum. Icerde kendi dizayni olan pek cok sanat eseri var. Karsida buyuk ekran projektor, kolonlara asilmis 15 " LCD ekranlardan, sukunet ve huzur veren resimler geciyor.

Kayit sirasinda 4 kitabindan olusan bir set veriyorlar. Gidip bir tanesini imzalatayim diyorum. Muthis kibir ve asaletle, ne isle mesgul oldugumu, hangi sektorde oldugumu soruyor. Kisacik bir sohbetle kitabi imzalatip yerime geciyorum.

Saat tam 10'da seminer basliyor. Konusu "veri ve bilginin prezentasyonu". Edward Tufte bu alanin gurusu. Endustride onun adi gecince akan sular duruyor. Onun deyimiyle satis ve pazarlama prezentasyonu gibi ucuz seylerle degil, NASA'dakilerin ya da biyolojist'lerin DNA modellerinin visualized edilmesinden bahsediyoruz burada.

Bir sunum sirasinda nelere dikkat etmek gerekir gibi bazi pratik bilgiler veriyor. Bilinmedik seyler degil aslinda. Eger sunumu sen yapacaksan erken gel, materyali onceden dagit ve dinleyicilere 10 dk zaman verip okut diyor. Bize de sik sik onu yapiyor. Kitaplarindan bolumler gosterip ders calisiyoruz. Mutlaka erken bitir ki soru-cevap icin zaman kalsin diyor. Kendisi PowerPoint dusmani oldugundan, web tabanli prezentasyon sablonlarini kullanin diyor. ESPN'de skorlarin oldugu web sayfasini, NY Times'in policy story'sini, Google Map'i ve Google News'i ekranda gosterip sunumun icerigine siz hakim olun, Microsoft degil diyor. Bu seminerde kendisi konusurken soru ve yorum kabul etmiyor. "You talk to me in the office hours" diyor. Office hours da, aradaki mola, oglen yemegi ve seminer bitimi.

Edward Tufte Columbia Uzay mekiginin dusmesine PowerPoint'in sebep olduğunu savunuyor, çünkü uçuş oncesı degerlendırmelerde PowerPoint ile sunulan raporlarinda risk faktorunun o bilgi kalabalıkları arasında  kayboldugunu soyluyor Tufte. Kazaya sebep olan faktor mekiğin kanatlarından birinde var olan bir yalıtım köpüğünün kopmasından ötürü açılan bir delikmis ve ucus oncesınde bu ihtimal NASA yonetimi tarafından biliniyormus ama sunum icerigi yeterince iyi hazirlanmadigindan konuya dikkat cekilememis.

Minard tarafından 1869'de hazırlanmış , Napolyon'un 1812 Moskova seferini grafik gorsellik acisindan cok basarili bir muhendislik calismasi olarak anlagiyor bize.

Bu alanda baska bir guru daha var: Stephen Few. Henuz onun bir etkinligine katilmadim ama surada bir yazi var ikisinin farklari hakkinda.

Haftaya basarabilirsek Connecticut'daki evininin bahcesindeki, kendi yaptigi heykellerin sergisine gitmek istiyoruz. Cumartesi 1-6PM arasi.

4 Eylül 2012 Salı

Yaz Gecer 2012




Haziran bitti, oglanin okulu bitti.
Temmuz bitti, bizim 8 yildir cocuklar icin gidip geldigimiz yuva bitti.
Arkadaslarim geldi gitti.
Sonra is yerimdeki projemin ilk ayagi bitti.
Agustos'da tatil geldi, gecti, bitti.
iPad'de movie yapmaktan yer bitti.
Yaz bit-me-di, yazi bitti...


PS: Bu movie clip cok isteyip de Muni ve Hkn'la gidemedigimiz Chelsea Market'i hatirlatsin diye konuldu.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Beyzbol


A Day In The Yankees Game from troy wind on Vimeo.


Amerika'da iyi anne baba olmanin en onemli sarti -ozellikle oğlunuz varsa- onu bir ball game'e goturmektir. Hava 100F, nem oranı %90'lara vurmuş, ustelik de hafta sonu değil -tamam cuma aksamı- ama iyi ebeveyn olacağız ya, cocuklari beyzbol oyununa goturmeye karar veriyoruz. Baba bana diyor "sen götür", ben ona diyorum "sen götür". Birisi mi gitse, ikisini de goturelim mi derken, "eeee kız da herseyi anlar vaziyette görevlerimizi yapalım cocuklar canlı canlı bir ball game izlesinler" deyip, bu defa trenle mi gitsek, arabayla mi gitsek sorunsalına giriyoruz. Zaten hiçbirimizin 3 saat orada olacağına ihtimalimiz yok. Evet evet beyzbol öyle, 3 saat filan sürüyor.

Oyun NY Yankees ile Chicago White Socks arasinda. NY'un iki beyzbol takımı var. Birisi Bronx'taki Yankees -ki biz de Yankees stadyumu'nun yarım saatlik kuzeyinde oturunca Yankees'li oluyoruz tabii- digeri de Queens'teki Mets.

Boston Red Socks, Seattle Mariners, San Diego Padres, St. Louis Cardinals, Washington Nationals, Arizona Diamondbacks, Cleveland Indians hergün medyada ve bizim şirkette isimleri sik sik gecen takımlar. Cunku buranin en populer sporlarindan. Amerikan futbolu ile beyzbol ilk siralari kapiyor.

Havanin sıcak oldugunu soyledim di mi, ama öyle böyle değil. Dışarı çıkınca sanki buharlasacak misiz gibi hissediyoruz. Arabayla gitmek en makulu. Şirkette soruyorum nereye parkedilir, yürüme mesafesi nedir diye, stadyumun karşısında park var, oraya parkedersiniz diyorlar. Sıcak ya hava, su şişelerimizi alıyoruz yanimiza ama içeri metal sise sokmak yasak. Plastik olabilir ama icinde su olmayacak. Çünkü Yankees'i zengin etmek adına bir sise su 5$ içerde. Hani TR'de havaalanında, otellerde, beach club'larda fırsatçılık yapıp serbest piyasa ekonomisi uygulaniverir ya hemen,  burada fiyatlar makuldur genelde. Firsat koselerinde, insana küçük dilini yutturmaz-di, Yankees food court'a kadar...

İceri girinceye kadar oyun başlamış. Oğlan tüm hücrelerine kadar hissediyor belli. Bir taraftan turistik bir gözle etrafi inceleyerek sallana sallana, rezerve alanlarda biraz vakit geçire geçire koltuklarımıza yollanıyoruz. Ta ustlerde kusbakisi bir yerdeyiz Oturduk, izliyoruz.... Kuralları bilirsen cok zevkli bir oyun yazmış turk Vikipedi'si

Eğer beyzbol hakkında herseyi bilmek istiyorsanız, Michael Lewis'in Moneyball'unu okuyun derim. Kitap cok istatistik dolu diyorsanız, o zaman filmini seyretmeniz lazım. Kitabın adı: The art of winning unfair game: Adaletsiz oyunu kazanma sanatı. Tam da öyle... Oyunun kurallarindan bahsediyordum. Su site guzel yazmis, bakin derim. 

Oyuna dair referans vermek istediğimde mac diyesem geliyor, ama bu mac değil, ball game, oyun yani. Tribunlerde, bizdeki frigoculara benzer dondurma satanlar geziyor. Ya da patlamis misir satanlar. Aşağıdaki yiyecek koridorlarında fast food'un haddi hesabı yok. Vicik vicik yağlı sosisliler, burgerler, patates kızartmaları, su gibi giden bira... Evet evet bu havada en güzeli bira onda hemfikirim Amerikalilarla. Herkes sakin sekilde oyunu izliyor. Eğer takımımız Home Run'i tamamlamışsa kocaman alkış herkesten. 

Oglan eldivenini ve topunu getirdi. Olur da Yankees oyuncularindan birisini görürse topunu imzalatacakmis ya da eldivenini ama kulisle aramızda 20 katli apartman boyu kadar fark var nerdeyse. Ben de Alex kardesimizi dunya gozuyle gorme telasindayim. Ne de olsa celebrity dunyasi bayiliyor kendisine. Birkaç round izleyip, iyi anne baba olduğumuza kanaat getirip, onlar da yorgunluktan daha fazla itiraz edecek hale gelemediklerinden eve dogru yollanıyoruz. Cikista park biletini ödemekle uğraşmıyoruz, iyi ki girdikten hemen sonra odemisiz diyoruz (park sabit fiyat $35). Aklımızda olsun, zira oyun çıkışı park yerinden çıkmak en iyisinden 1 saatmis.

28 Haziran 2012 Perşembe

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Lunch Beat: Ogle Ritmi



Hafta sonu Business Week'de okudum. Avrupa'da Stockholm'de baslayip diger sehirlere de yayilan, oglen tatilinde is ortamindan uzaklasip club moduna girip, 1 saat dans edip, hoplayip ziplayip kafani bosaltip mental baterilerini dolduracagin bir akim baslamis. Adina lunch beat diyorlarmis. Kapida $13 veriyorsun, karsiliginda sandivicimsi bir yiyecek, su alip, 1 saat dans ediyorsun. Web sayfasini yeni gordum. http://www.lunchbeat.org/
















The Lunch Beat Manifasto diye bir de kurallarini yayinlamislar.

Kural 1: Bu senin ilk lunch beat'inse dans etmek zorundasin.
Kural 2: Bu senin ikinci, ucuncu ya da dorduncu lunch beat'inse dans etmek zorundasin.
Kural 3: Eger burada sikildiysan lutfen ogle yemegini baska yerde ye.
Kural 4: Burada isten konusmak yok.
Kural 5: Lunch Beat'te o anda ortada olan herhangi kisi senin dans partner'indir.
Kural 6: Bu lunch beat'ler 60 dk'dan daha uzun olamaz ve ogle tatilinde olmalidir.
Kural 7: Herkese take away yemek ve bir adet DJ set verilir
Kural 8: Lunch Beat'de su her zaman ucretsiz olarak verilir.
Kural 9: Lunch Beat'in uyusturucuz ortam olmasi tercih edilir
Kural 10: Lunch Beat'ler kamuya ilan edildigi surece, kar amaci gutmeyen organizasyonlar olarak duzenlendigi surece ve bu manifestodaki kurallar uygulandigi surece, herhangi bir yerde, herhangi biri tarafindan organize edilebilir.

Not: Fotograf dergiden alinmistir.

25 Mayıs 2012 Cuma

TGIS


Son haftalarda cumalari hep yogunum iste. Oysa benim en sakin gunumdu birkac hafta oncesine kadar. O yuzden ancak cumartesi gelince "Thanks God It's Saturday" diyebiliyorum.

Her Mayisin son haftasi karnimda kelebekler ucusuyor sanki. Bu hafta sonu Memorial Day'le birlikte artik yaz geldi demek. Bir taraftan "Eyvah yaz geldi" diyorum, cunku hafta ici de dahil olmak uzere cocuklar havuza gitmek istiyorlar. Havuz bitiyor disarda oynamak istiyorlar. Gunesi batirip eve giriyoruz, bu defa eve doymak istiyorlar. Tum sitenin cocuklari disarda artik. Ben de sanki kis uykusundan uyanmiscasina cocuklara bakinca; hepsi ne kadar da boy atmis, gelismis, delikanli, genc kiz olmus ergenlerimiz diyorum icimden. Havuzda life guard'lik yapan bir Greg'imiz var mesela, bu yil universiteden mezun oldu. Buraya tasindigimizda benim oglanla ayni yastaydi nerdeyse. Bu degisimi gormek, yeni bir yaza uyanmak o kadar tatli ki...

Her yaz boyle olsun, telasli, kosturmacali, cocuk sesleriyle dolu, yorgun, sicak -az nemli-, bol gezmeli ...

18 Mayıs 2012 Cuma

Albuquerque, Santa Fe, Tent Rocks, NM Gunlugu


Hani Norah Jones'in Come Away With Me clibi var ya, oyle bir  yolda gidiyoruz. Etraf maki, çöl ...Ara ara daglar, yüzyıllardir yerlilere ait kirik dokuk yerlesim bolgeleri.... New Mexico'da Santa Fe'ye giden bir otobandayim ama dedim ya, sanki Norah Jones'in klibinin icindeyim. En canlısından, en aynısından, en çölünden... Insanın icine derin bir yalnızlık ama garip bir huzur da veren cinsten, bir baska ulke burasi. Yol ile ufuk cizgisinin kesisimde hiçbir insan, hicbir yerleşim görmediğin türden bir yerler burası... Medeniyetten uzak, ha desen, istesen, eski John Wayne filmlerinin icine giriverecekmissin gibi burası... Burada yaşayanların bir sürüsü John Wayne, Client Eastwood zaten. Evlerinde silahlar, arka bahçelerinde atlar ve garajlarında baltalar var. Saka degil, gercekten boyle. Sabah ise gelip data warehouse'a data topluyor, aksam eve girerken garajının önüne yatmış yılanı cifteyle vuruyor. Hafta sonu at biniyor, arabasını kendi yapiyor, bozulunca kendi tamir ediyor.
Dedikleri kadar varmis, hatta az bile anlamisim ben Santa Fe'yi. Santa Fe' New Mexico'nun incisi. Bu nasıl bir şehirdir böyle ki, her tarafından sanat, el yapımı seramik, mücevher , galeri, müze taşsın.

Coyote restaurattayiz. Minik mezeler alıp demlemiyoruz. Yolculuk arkadasım, is yerinden ürün müdürü. Dedikodu yapıyoruz, projeleri konuşuyoruz, hayattan oradan burdan birkaç margarita eşliğinde gün bitiyoruz.


Sabah erken kalkıp sehri dolaşıyorum. Sabah 8 suları ve bir takı dükkanı kepenklerini coktan kaldırmış. Yerli adam üstüne güneş doğurur mu... Sahibi yerli. Tüm parmakları kolları boynu takı icinde. Kollarında boynunda dövmeler var. Hepsi de bir sekilde uyumlu. Kibar ve nazik bir sekilde bana mucevher parcalarini anlatiyor. Nereli oldugumu soruyor. Turk'um diyorum, karsidaki hali dukkaninin sahibi de Turk diyor. Bir ara o da NY'da yasamis. Benim yasadigim bolgeye asina. Hatta bizim oradaki Hilton acildigi sene NM'ya yerlesmis. Müstesna taki parçalarına bakıyorum ve içimden tum dukkani almak istiyorum. Hersey o kadar nefis ki... Hatta Suzi Orman'i arayip - hani "Can I afford?" programıni var ya-, bana akıl verse diye içimden çılgın seyler geçiyor. Cunku akil kacirilmayacak gibi degil. Tamam diyorum 4 parça yeter. Dükkan sahibi arkadasim bana harita ustunde sehri anlatıyor. Günüm kısa, en verimli nasıl yaparimin ipuçlarını veriyor. Sarılıp ayrılıyorum, biraz daha dolaşıp heyecanla otele donüyorum. İstikamet 1 saat uzakliktaki National Park Tent Rocks. 

Bir doga bu kadar mi guzel ve büyüleyici olur. 1 saatlik tırmanışla 6-7 milyon yasindaki volkanik oluşumla meydana gelmiş kanyondayim: Tent Rocks yani cadir kayalar. Güneş öğle sicagini bastırmadan indik aşağıya. Deniz seviyesinden yükseklik 6500 feet yani yaklasik 2000 metre. Zaten Santa Fe'ye gelirken daglar arası arabayla tirmandigimizdan kulaklar ucaktaki gibi tıkalı. O yüzden dikkat, sert içkiler iki kat etkili bu sehirde :)

Sonra sehre donuyoruz. Sehir minik, kompakt... Müzeleri, Plaza meydanı, Georgia O'keeffe müzesi, Canyon Road'daki sanat galerileri, acik pazardaki sanatçıların sergileri ( yağlı boya, fotograf, heykel) , Governor of Palace önündeki yerli Amerikalılar'ın el yapımı takıları, hediyelik eşyaları, zevkli dükkanları, kiliselerden yukselen can sesleri, nefis kendine ozel restaurant 'lari ile tum ogleden sonrayi dolasarak geciriyorum. Aksam vakti vedalaşma saati geliyor Santa Fe'ye. Bilindik eyalet başşehirlerinin aksine müthiş sarıyor bu sehir beni. Donmeden once heyecanla Burak'a anlatıyorum telefonda gorduklerimi, sehri, hiking'i. "Cocuklar da yaparlar Tent Rocks hiking'ini" diyorum. Nice aile cocuklarini sirtina almis, bebekleriyle gelmisti zaten. "Sen de istediğin kadar fajita yeyip, en acısından istersen yesil, istersen kırmızı biber sosu koyarsın" diyorum.

Bu arada asil seyahat Albuquerque'deki bir konferansaydi. 4 gün oradaydim ama Santa Fe'ye kıyasla anlatacak birsey yok.

13 Aralık 2011 Salı

Benim Almanya'm


  1. Tabii ki her daim cukulata
  2. Likorlu cukulatayi ayri maddeye koymak lazim
  3. Sokaklara tasan mis kahve kokusu
  4. Sinitzel olmazsa olmaz, hatta Cordon Blue olsun ( tamam Isvicre orijinli bu yemek ama Almanya'da da yemeden olmaz)
  5. Cocuklara C&A'den alisveris
  6. Tegut'u bavullara koy gotur
  7. Noel zamani sicak sarap
  8. Ve de old town'da kurulan Xmas pazarinda sosisin her cesiti, yaninda da pommes frites
  9. Satolar ulkesi
  10. Kutuphane gibi sessiz trenleri
  11. Hizli trenleri
  12. Insana kendini coook genc hissettiren nufusu :)
  13. Ulkede calisanlara verilen nerdeyse calisma gunlerinden daha fazla olan tatilleri (tamam abarttim biraz...)
  14. Peffer Steak yemeden olmaz
  15. Mercedes ve BMW cenneti
  16. Ne olursa olsun kirmizi isikta durup yesil isik yanincaya kadar beklemek
  17. Kaymak gibi yollari
  18. Otobanlarindaki sinirsiz hizi
  19. Egitim, saglik ve istihdam guvencesinde parmakla gosterilecek sosyal ulke
  20. Av hayvanlarinin alasini yiyebileceginiz restaurantlar
  21. Deichman'dan cocuklara ev ayakkabisi
  22. Brötchen ekmekleri ve de Berliner'i. Ya da tum firin urunleri mi desem...
  23. Bayildigim Almanca dili
  24. Birayi nasil unuturum
  25. Arkadasima Radler olsun

7 Kasım 2011 Pazartesi

NYC Maratonu

Dun NY maratonu vardi sehirde. Gitmeyi, izlemeyi isterken baska onemli islerden sira gelemedi.Maraton bu, tam 26 millik parkur, Turkcesi 42.2km. Birinci olan atlet -malum gene- Kenya'dan, 2:05:05 ile son 10 yillik rekoru kirmis. NYT'a bakarken Lauren Fleshman'in hikayesini gordum. Bu yil gitmeyi istememin bir baska sebebi de is arkadasim L. ile maraton sonrasi bulusmakti.

L. son 6 aydir bu kosuya hazirlaniyor. Lokal kosulari katiliyor zaten, bu yil citayi yukseltip bir de maraton kosayim dedi. Ama maratona katilmak baska bir disiplin gerektiriyor onu anladim L'in her gunku hazirlik hikayelerini dinlerken. Bir defa hergun antreman yapacaksin, yedigine ictigine dikkat edeceksin. Sporcu disiplini yani. Bizim arkadas yasadigi yerde maratona katilacaklarla bir grup olusturdu. Sabah ise erken gelip erken gidici. Saat 5'den 7 hatta 8'e kadar bir trainer yardimiyla nefes acici egzersiz yapiyorlar, kosuyorlar, bisiklete biniyorlar ve 6 aydir bu kosuya siki bir tempoyla hazirlaniyorlar.

Disiplin dedim di mi? L, is geregi sik sik seyahat eden birisi. Birkac ay once Knoxville, TN'e gittik beraber. Sabah 7:30'da otelden cikip musteriye gidecektik. Ben sabah mahmurlugunu ve prezentasyon gerginligini ustumden atmaya calisirken, bizim L. iki dirhem bir cekirdek. Gruptan baska bir is arkadasi anlatiyor, sabah yurume bandina inmis (tami tamina sabahin 4:50'sinde asagiya indim diyor. Allah'im 5 bile degil. Kalk, giyin, iki yudum agzina bir sey at, en gec 4:30'da ayakta olmali diye dusunuyorum.) Indim asagiya diyor, iki kosu bandi da kapilmis. Birinde L, saatte 4 mille kaptirmis kendini kosuyor. L. anlatiyor sonra gulerek, sabah 4'de kalkip asagiya indim diye. Is gezisine gittigimde ben bunu hep yapiyorum diyor.

Maratona katilanlari takip edebilecegin bir app var :) Kosanlarin ustunde tasidiklari tracer ile kim nerede kac dakikadir kosuyor takip edebiliyorsun. Bizim arkadas 4:05:28 ile kosuyu tamamladi. Kac kisi mi katiliyor kosuya? Cok kisi... 40bine yakin insan belki daha fazla. Ilgi ve katilimci cok olunca lotarya ile seciliyorlar ya da hayir dernekleri araciligila bir yer garantilenebiliyor.

Bugun L. gene is gezisine gidiyor gene, maraton dedikoudusu yapamadik.

NYC maratonu official sayfasi burada.

1 Kasım 2011 Salı

11.1.11


Ne guzel bir tarih. 1 kasim 2011... Severim Kasim'i. Ekim gibi manik depressif bir ay degil bu ay. Sonbaharin tadina variyor insan doya doya. Bu ay kar yagsa da sasirtmiyor Ekim gibi... Ardarda gelen dogum gunleri, ay sonundaki sukran gunu derken bir festival havasinda gecmiyor desem benim icin, yalan olur.

Bu aksam oglanla muzik dersine calistik biraz. Ama onun oncesinde kardesiyle birlikte babasinin yattigi tarafa buz koymus keratalar. Yatak da yorgan da ipislak tabii :) Bu yaptiginiza ne denir biliyor musun diye, cevabini almayacagimi sanarak sordum. Butun muzipligiyle gulup cevabi yapistirdi hemen. Insan geriye bakinca rutinde yasananlari degil, muzirliklari, haylazliklari daha cok hatirliyor.

Henuz daha o noktada olmasam da, zaman zaman "zamanin yavas, yillarin cabuk gectigini" hissedip telaslanmiyor degilim. Nerden cikti simdi bu, boyle baslamamistim ki!?!?!

7 Ekim 2011 Cuma

Kitap: Steve Jobs


24 Ekim'de cikacak Steve Jobs kitabi icin hatirlatma... Hakkinda kendisinin katkida bulundugu tek authorized kitap.

6 Ekim 2011 Perşembe

22 Eylül 2011 Perşembe

Okul Yili: 2011-2012

Bugun oturdum bir tablo yaptim. Durum su. Her okul yili oncesinde oglanin okulu eve, okul yilinin takvimini gonderiyor. Aslinda koca bir paket gonderiyorlar. Her sinif icin uygulanacak mufredat, eyalet uygulamalari/beklentileri, yeni ogrenciler icin saglik kayitlari, asi belgeleri, okul otobusunun izledigi guzergah falan. Takvim de onun icinden cikiyor. Okula ait tum ozel gunler, aktiviteler, tatil gunleri, ulusal bayramlar hepsi gun be gun isaretli, bir de buzdolabina yapistirilan magnet takvim var. Tablo asagida gorulebilecek uzere gayet de cocuklarin lehine. Ya da lehine mi tartisilir... Hele ki Aralik, Subat ve Nisan kebap, Haziran zaten yaz tatiline giriyorlar diye gevsek bir ay. Ee geriye de uc-bes ay kaldi, siksinlar dislerini :)

Malcolm Galdwell'in Outliers kitabi cikarken yazmistim. Harika bir kitap, egitimle ilgili goz acici bolumleri var tabii, fokus Amerika olmak uzere cesitli istatistikler ve diger ulkelere iliskin bilgiler veriyor.

Kisaca bilgilendirmek acisindan yazayim. Amerika'da 180 gun olan ortalama ders yili, Guney Kore'de 220 gun, Japonya'da 243 gunmus !! Yani burada cocuklarin yilin yarisinda okula gidip, yarisinda tatil oldugu dusunulurse, Uzakdogu'da yilin ucte ikisinde cocuklar okula gidiyorlar.

Bu sali aksami okulda veliler ve okul yoneticileri arasinda "back to the school night" adi altinda tanisma toplantisi vardi. Once okul yonetici takimiyla, sonra da her sinifin ogretmeniyle birebir tanisma/bilgilendirme toplantisi yapildi. Bu seneki ogretmenimiz biraz disiplinli, ciddi, cocuklardan beklentileri yuksek. Donem basina neler ogretilecek, Nisan'daki eyalet sinavlari, ev odevleri, kitap okuma, projeler ve extra aktiviteler konusunda konustu, sorularimizi cevapladi.

Yeni sinif, yeni bilgiler, yeni heyecanlar derken biz de yeniden ogrenciligi hissediyoruz...

23 Ağustos 2011 Salı

Bugunlerde ...

Sabah erkenden yola cikiyorum. Kuzeyde, Beacon'da takimla bulusup Harrisburgh, PA'ye gidecegiz. Vaktinde binadayiz. Musteriyi de alip yemege gidiyoruz. Yemekte genis kurdele seklindeki makarna uzerine, sarap sosunda pisilmis ordek yiyorum. Son zamanlarin en lezzetli yemegi... Hava da o kadar guzel ki... Sabahin serinligi oglenin sicagiyla birlesince yazin tadina varilmiyor.

Binaya donuyoruz, 14. kattayiz. Ilk seans egitim, sonra da uzerinde 2 haftadir calistigim toplanti var. Egitim bitti bitecek saat 2'ye geliyor. Once masa sallaniyor, sonra zemin, patronla gozgoze geliyoruz, John egitime devam ediyor. Herkes cok sakin...Yok canim diyorum icimden olamaz. En son depremi hissettigimde universite yazinda Istanbul'daydim. Yil kac, hatirlamiyorum bile. Ne kotu bir duyguymus yillar sonra bunu yasamak....

Herhalde bir 15 sn daha geciyor, sallaniyoruz hala. Sonra kapiyi acip bakiyoruz durum ne diye. Benim patron bomba sarsintisi herhalde diyor. Baskentteyiz ya, Capitol'un dibindeyiz, PA'in Egitim Departmani binasi burasi. Guvenlikten sorumlu kadin, binayi bosaltiyoruz diyor. Aaaa benim sunum nolacak, yok canim saka, tekrar geliriz herhalde diyorum icimden. Prezentasyon dokumanlarini, laptop cantami alip merdivenlerden inmeye basliyoruz. Allah'im o merdivenler in in bitmiyor. 6 kat indik saniyorum ama hala 10. kattayiz. Panik yok kimsede, heyecan da yok ama benim bacaklarim neden titriyor peki?

Hava nefis guzel. Herkes telefona sarilmis durumda. Ben de... Haberlere bakiyorum bir ses yok. Sirenler duyuluyor etraftan. Aklim toplantida. 10 dk. gecmiyor, toplanti mutabiklarimizi buluyoruz. Hadi siz gidin evinize bunu nasilsa hallederiz sonra diyor musteri. 4 seyahatzede yoldayiz gene.
Bugunlerde hicbir isim yolunda gitmiyor desem. Hele seyahatler cift dikis hep. Haziran basinda Santa Fe,NM'ya gidecektim, Arizona'daki yangindan El Paso'ya tikilip geri dondum. Proje planlari hazirliyorum saatlerimi verip, son anda projeler iptal. DC'ye konferansa gidiyorum onemli bir aletimi kaybediyorum. Patron seni bir daha is gezisine gondermeyecegiz diyor. Yangin, deprem, sirada ?!?!

John Lennon'un dedigi gibi "Hayat sen planlar yaparken basina gelendir".

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Time For IT Shops To Get Moving On Enterprise Mobility

Bu hafta Forbes'de Burak'in makalesi cikti.

Written By Burak Bilir

We’ve come a long way since the first consumer mobile device hit the U.S. market in 1981. What started as a 150-person mobile test network in Baltimore has grown to a 5.3 billion-subscriber worldwide market. Mobile networks now covering 90% of the world’s population.

The transformative power of mobility can be felt all over the globe, from the streets to the boardroom. The combination of untethered broadband connectivity, global reach, availability of Web-based resources and the emergence of personal, powerful and affordable devices has shaped the mobile device into the information-sharing platform – a historic impact on par with the invention of the printing press and TV and radio.

What’s holding organizations back from exploiting the potential benefits of the mobility trend? Our research shows that IT executives are facing formidable challenges around how to effectively secure and manage the tidal wave of mobile devices and applications being used in the enterprise – and they are reacting defensively by attempting to continue age-old IT governance, management and purchasing models that don’t work any more.

This resistance to change is understandable. But are we protecting corporate information assets at the expense of missed business opportunities?

To answer that question, we must first take a step back and consider why mobile devices have grown so pervasive over the past 30 years. Several factors have contributed to the unique value premise and resultant success of mobile devices, including:

  • The ultra-portable characteristics of mobile technology, combined with and enabled by the Internet, that allows instant, anywhere/anytime access to information.
  • Strong personal association with users. Unlike personal computers, which in many cases are actually shared with other people, mobile devices carry a strong personal identity to their owners, manifested in the form of preferences, contacts, schedules and even location information.
  • Tight integration with powerful computing and communication capabilities from voice to instant messaging.
  • A broad array of add-on features and built-in sensors from GPS to cameras.
  • Ground-breaking innovations in user experience in the form of touch screens and gesture-based interfaces.

The combination of these capabilities makes mobile platforms a potentially huge disruptive force for innovation in nearly every industry. As with any disruptive trend of this magnitude, a window of opportunity exists for organizations to position themselves for the era ahead and capitalize on mobile technology for competitive advantage.

To date, however, we’ve seen mainly surface-level attempts from organizations to modernize their applications to take advantage of mobile channels. These initial forays have primarily been around offering employees mobile access to standard communications functions such as email, calendar and directory access and offering customers Web access to non-mission-critical functions.

The true business value of mobility will be unlocked only when organizations make mobile devices a first-class citizen in the enterprise workflow. This means looking beyond mobile versions of their Web sites, deep into their business processes and business models and re-engineer them to fit into the anytime, anywhere business paradigm. In most cases the core business value chain will need to be opened up by mobile-enabling legacy enterprise applications, transactions, and databases to make core functions available on which to build a set of new mobile-friendly business functions.

Mobile devices offer the potential to invent and deliver differentiated services that cannot be delivered through other channels. Features such as location-based services, near field communications, augmented reality and an array of motion sensors deliver a platform ideal for business process innovation.

So where should you start in creating your enterprise mobility plan that addresses security, management and other challenges?

  • Define your objectives. From both a cost and employee welfare perspective.
  • Assess your transactional mobility capabilities. Deploying mobile functions does not mean force-fitting new processes to existing business applications or directly lifting PC based web capabilities to a mobile platform. Mobile devices are not just small PCs. They have unique form factors, use cases and capabilities, which, in turn, provide unique end user experiences. For this reason, any mobile initiative must start with a comprehensive analysis of your current applications and customer-facing interaction points to determine where you are now and where and how best to leverage mobility in the daily workflow of your end users.
  • Develop an integrated mobility roadmap to get where you need to go. Such a roadmap should include governance, operational and legal policies, enterprise security, end-user mobile device management and enterprise applications and processes.
  • Consider existing as well as new delivery channels. It’s important that services provided on mobile devices are consistent, compatible and complementary to the services employees and customers experience on other delivery channels.

With usage of mobile devices and applications growing exponentially in the workplace, now is the time for organizations to put in place a well thought-out and comprehensive mobility strategy. Mobility is changing the face of business. Ignore it at your peril; embrace it at your advantage.

18 Mart 2011 Cuma

Khan Academy

Bir site var ki ozellikle lise seviyesindeki ogrencilere cok basarili bilgiler veriyor, video'larla, test'lerle ve ogrencinin durumunu gosteren istatistiklerle: Khan Academy. Salman Khan kendi yegenlerine bazi dersleri ogretmek icin video kilpler hazirlayip youtube'e koymus ama tiklanan ziyaretci sayisi artinca Khan Academy'i kurmus. Ilginc bir hikayesi var burdan okuyun lutfen.

Oglan basit toplama cikarmadan baslayip simdi carpma ve bolme konusuyla ilgili testler aliyor bu sitede. Takildigin yerde ilgili video'yu izleyebiliyorsun, ya da ipucu istersen sana problemi cozmekte yardimci oluyor. Guzel bir tarafi da ebeveyn olarak cocugunun durumunu takip etmek. Saat kacta, kac problem cozdu, zayif noktalari nedir, basari egrisi nasil sekilleniyor gibi...

Bayiliyorum boyle beyinlere. Bir soru var ki , Khan'nin verdigi cevap cok hos.

Are you interested in turning this into a business? Maybe with some VC funding?

I've been approached several times, but it just didn't feel right. When I'm 80, I want to feel that I helped give access to a world-class education to billions of students around the world. Sounds a lot better than starting a business that educates some subset of the developed world that can pay $19.95/month and eventually selling it to some text book company or something. I already have a beautiful wife, a hilarious son, two hondas and a decent house. What else does a man need?

With that said, if you are a social venture capitalist and are looking to deploy capital with the highest possible social return per dollar invested, we should talk. I think you'll find that there is no more measurable, scalable and high impact way to educate the world.

Bugun oglanin okulunda...

Egitimle ilgili saatlerce konusup yazabilirim sanirim. Bu konuda okumayi ve ogrenmeyi cok seviyorum.

Bugun oglanin okuluna ogretmeniyle konusmaya gittim. Eyalete mi bagli, yoksa genel bir uygulama mi bilmiyorum ama NY'daki okullarda yilda 2 kez ogretmenle bire bir gorusebileceginiz ogretmen-veli toplantisi yapiliyor. Biri kasimda, digeri nisanda. Bu toplantilarda aileye cocugun karnesi (report card) verilip, degerlendirme yapilan kategoriler ustunde konusuluyor. Bu toplantiya ayrilan sure 15 dk. Benim soracaklarim ve konusacaklarim genelde bu zamana sigmadigindan ya ilk sirayi aliyorum, ya da en sona kaliyorum. Bizim oglanin sinif ogretmeni cok iyi bir kadin. Arada email'le durumunu soruyorum ve yuzyuze gorusme imkani da yaratiyoruz arada. Ocakta ve haziranda ders yili bitince de postayla yil icindeki karnesi geliyor gene. Yani 4 karne aliyoruz.

10 gun kadar once oglanin odevlerinde bir degisiklik farkettik. Normalde 20-30 dk'da biten odev (pazartesi-persembe, hafta sonu odev yok) son gunlerde 2 saate uzamaya basladi. Toplama cikarmalardan, birden iki basamakli carpma ve bolmeye basladirlar. Zaten bugun sabahtan randevu almistim, bu konuyu da uzun uzun konusma ortami buldum.

Singapur Matematik modeli Amerika'da cok konusulan ve bazi okullarda (Scarsdale Public Schools gibi) 2-3 yildir uygulamaya gecmis bir model. Bizim okulda K-6 siniflarda pilot olarak uygulanmaya baslamis ama bizim oglanin sinifinda degil. Bizim oglanin sinifi 19 kisilik ve ogretmeni 10 cocugu parlak buldugu icin onlara zenginlestirilmis mufredat programi (enriched curriculum) uygulamaya baslamis. Bu extra mufredat tamamen ogretmenin insiyatifina kalmis olup, okul mudurunun onayi gectikten sonra uygulanan birsey. Programa katilan cocuklar (10 kisi kadar) Mart basindan beri akademik agirlikli derslerde (matematik, okuma, yazma ve fen) ogretmenle ders yapip, extra odev aliyorlar. Ben bu durumdan cok memnunum ama seneye 3. sinifa basladiginda bu cocuk seviyesinin altinda ders gorurse napacak konusu gundeme geldi. Ogretmen bu konuyu okul muduruyle konusup onumuzdeki sene icin gene guclendirilmis mufredati takip edecekleri bir sinif olusturmaya calisacagiz dedi. Singapur modeli bizi matematikte kuracak ama okuma, yazma ve fen derslerinde de guclendirilmis mufredata gereksinim var. Mayista tekrar bulusalim planlari konusalim dedi. Gerekirse mudurle de gorusebilir ve 3. siniflari gozlemleme sansiniz var dedi.

Konu extra mufredat ya da odev harici akademik ugraslara gelince bir kac isim aldim ogretmenden. Onlari da bir ara yazarim muhakkak.

Dedim ya egitim konusu acilinca cenem duser diye....

Finlandiya'daki Egitim Sistemi Hakkinda Yazi

PISA skorlarinda Finlandiya basi cektiginden beri aklimda. Bugun bir yazi gordum. Finlandiya'daki egitim sistemine iliskin Egitim Bakaniyla yapilmis bir roportaj var.

Bilinmedik seyler degil ama anlasilan o ki, 5 milyon nufusu olan ulkede ogretmenlik meslegi onemli bir kariyer meslegi olarak goruluyor. Sendikalar ve bakanlik ayni amac icin ugrasiyoruz diyor. Ogretmenler universitede egitim gordukten sonra 5 yillik master programina katilip gozlemci ogretmenlerle beraber, hem egitim alip hem de universite yakinlarindaki egitim okullarinda ders vermeye baslayabiliyormus. Maaslari ortalamanin uzerinde olup, egitimde firsat esitligi veriyoruz diyor. Siniflarda cocuk sayisi 20'ymis. Yardimci ogretmenle beraber ozel egitim ihtiyaci olanla, cok basarili olan da ayni sinifta oluyormus. Mufredat yogun ve Fin kulturu 50 yil onceki tarim toplumundan Nokia'yi ureten sanayi toplumuna ciddi egitim politikalari sayesinde gecmis.

Gene bu soylesiyi destekler baska bir yazi da burada. Ya da buradaki video klip de gayet bilgilendirici.

14 Mart 2011 Pazartesi

NY Times Debate Room

NY Times'in cesitli konulara ayrilmis muzakere odalari (debate room) var. Konunun ozune gore uzman kisilerden yazi geliyor bu kosede. Egitim sektorune cozum ureten bir sirkette calistigimdan egitimle ilgili kisiler ve konular yakinen radarimda. Bazi isimlerin aciklamalari, yazilari, yorumlari oldukca ilgili cekiyor. Egitim konusunda arada bir bu link'e bakmakta fayda var.

Bugun CNN'nin sayfasinda vizyonerler baslikli kisimda gordum. Geoffrey Canada'nin egitimle ilgili goruslerine kisa bir videosu var. Izlemege deger.

12 Mart 2011 Cumartesi

Waiting For Superman

Waiting for "Superman" gecen eylulde gosterimi yapilan ve yakinlarda da DVD'si cikan bir dokumanter. Bir sure once Amerika'daki egitim konusunda bir post yayinlamistim burada. Bu film Amerika'da kamu ya da devlet egitimi dedigimiz public school sistemine iliskin irdelemeler yapan bir film. Yonetmeni Davis Gugenheim, Inconvenient Truth'un da yonetmeni.

Filmde cocuklarini devlet okullarina gonderen ya da devletten alip charter ya da ozel okula gondermek isteyen ya da tam tersi bir kac karakter islenmis. Dokumanter egitim sistemindeki aksakliklari, kirikliklari, yanlisliklari isliyor. Ben bu ornekleri genele yayacak kadar Amerika'nin her yerinde okul sistemi kotu olarak gormuyorum ama sistem, citasi yuksek ulkelerle (Finlandiya, Uzak Dogu Asya ulkeleri) karsilastirilinca Amerika, temel egitim test sonuclarinda basi ceken ulkelerde degil!!

Burada devlet okullarinin cogunda sendika var. Bir ogretmen bir okul bolgesinde calismaya basladiginda tenure'unu kazanana kadar is garantisi yok. Okul bolgesine gore degismekle birlikte, bizim burada yasadigimiz bolgedeki okullarda 3 yil ayni okulda calisinca ogretmen bir daha isten cikarilamiyor. Cunku tenure denilen hak geregi, emekli oluncaya kadar ya da kendi istegiyle isten ayrilincaya kadar isi garanti.

Tenure denilen bu sistem aslinda baslangicta universite egitmenlerinin is guvencesini korumak amacli politik ya da uydurma soylentilerle isini kaybetme hakkindan mahrum etmek icin ten year (tenure) -10 yil calismadan sonra verilen bir hakmis. Zamanla universitelerden ilk ogretim seviyesindeki egitimcilere 3 yillik ayni okulda calisma sonucu verilen bir hakka indirgenmis.

Peki ogretmen sinifta kotu performans gosterirse ne olur? Pek de birsey olmuyor. 2-5 yillik suren 27 adimlik proses sonucu ogretmeni isten cikarmak hic de kolay degil. Gecen hafta haberlerde cikti. Chicago devlet okullarindaki ogretmeni sorusturma islemi su grafikte aciklanmis. Diger eyaletlerde de cok benzer bir sistem var.

Iste bu yuzden superintendent denilen okul yonetcileri sik sik sendikayla catisip dusuk performansli ogretmenleri ve siniflari belirleyip onlarin uzerine gitmeye calisiyorlar ama genelde bu da cok ise yaramiyor. Bugunlerde Wisconsin valisinin adi sik sik haberlerde geciyor, cunku ogretmenlerde tensikata gitmek istiyor ve tabii sendika da ayaklaniyor yapamazsin boyle birsey diye.

Filmde ve medyada cok sik gecen DC devlet okullarinin yuksek profilli okul yoneticisi vardi; adi Michelle Rhee. Adrian Fenty DC valisi secilince DC chancellor'ligine Michelle Rhee'yi getirdi. Michelle Rhee okul performanslarina bakip bazi okullari kapatma, ogretmenleri isten atmaya ve sendikayla pazarliga oturunca sik sik gundeme gelen isim olmustu. Cunku ulkenin baskentindeki devlet okullari, ulke capinda matematik ve okuma testlerinde en kotu sohrete sahip okul bolgesi... Michelle Rhee koydugu hedeflerin bir kisminda basarili oluyor ama sendikayla pazarlikta cok az. 3 yil suresince basinda oldugu okullardaki perfomans artiyor ama egitimde yoneticilik yapmak icin politik destek gerektiginden gecen kasimda Fenty, Primary Election'da koltugu kaptirinca Bayan Rhee de istifa ediyor. Simdilerde Student First diye devlet okullari egitiminde bir hareketin onculugunu yapiyor.

Filmdeki KIPP charter okullarindan ve Harlem Children's Zone'dan da bahsedeyim.

Geoffrey Canada
diye bir adam var bu ulkede, egitimci ve aktivist bir adam. Cok politikaticin kendisine yonetici olarak almak istedigi adam. NYC public school'lari icin de Mr. Bloomberg'in kendisine chancellor'luk teklifi yapildigi konusuldu. Canada, Harlem'de 97 blokluk alani icerecek buyuklukte, cocuklarin dogumundan baslayip is hayatina atilincaya kadar egitimleriyle ilgilen HCZ diye bir charter school kurmus. Hemen bir dip no ile Charter school'u acikliyayim. Bunlar bir suru regulasyondan bagimsiz sekilde isleyen, kaynagini eyalet ya da lokal okul bolgesinden butceleyen devlet okullari. Genelde akademik basariya donuk calistiklarindan bir suru okulun charter okula donusturulmesi projesi var gundemde. HCZ iste Geoffrey Canada'nin basarisi. Istatiktilere gore yoksul, yetersiz kosullardan gelen cocuklarla (Harlem'de yasayanlar gibi), durumu iyi olan standart kosullarda egitim alan cocuklar arasinda, kapanmaz bir acik oldugu tezi ortaya atilmis 10-15 yil oncesinde. Ancak teke tek cocuk takibi, motive eden bir mufredat, performansi yuksek ogretmenler ile HCZ'dan mezun olup universiteye giden ogrenci orani %96. Film diyor ki; iste olabiliyormus. Neden bu diger devlet okullarinda da basarilamasin ki???

1 Mart 2011 Salı

Austin, TX'da 4 gun


Gecen hafta Austin'e 4 gunlugune bir konferansa katilmak uzere kactim. NY'un soguk, karli, bitmeyen kisindan sonra, Austin, TX bana yaz gibi geldi. Hava 22-27C, gunesli, biraz nemli ama sicakti.

NCES
diye Ulusal Egitim istatistiklerini toplayan bir kurum var, hukumete ait ve her yil eyaletlerin ve okul bolgelerinin egitim icin topladiklari data'lari nasil kullandiklarini, ne cesit raporlama yaptiklarini, yaratici cozumlerini paylasmak icin her eyalet ya da okul bolgesi degisik sunumlarda bulunuyorlar. Sadece egitim kurumlari degil bizim gibi egitim sektorune cozum sunan degisik sirketler de, bu konferansa katilip bilgi alisverisinde bulunabiliyor ya da kendi cozumlerini gosterebiliyor. Musterilerle kaynasmak, ihtiyaclarini anlamak, sirketteki diger gruplarla birlikte olmak icin guzel bir ortamdi. Ben memnun kaldim, yeni seyler ogrendim ve yeni insanlar ve sirketlerle guzel iliskiler de kurdum.

Gelelim Austin, TX'a. Bir defa hic de Dallas ya da baska guney sehri gibi kafamda canlandirdigim bir yer degilmis. Tam bir genc ve ogrenci sehri... Otel tam downtown'da sehrin gobegindeydi. Havaalani da 20dk filan uzakta sehre. Aksam konferans biter bitmez kendimizi sokaklara attik. Iki kez de oglen arasi disarida yemek yedik. Ah o 6. cadde yok mu? Bar, restaurant, gece klubu, disariya tasan muzik ve icerlere sigmayan universiteli doluydu. Hafta ici olmasina ragmen gece-gunduz sokaklar capcanli, gencler egleniyor, ders-sinav takar bir havalari yoktu.

Austin'e gidilir mi gene, kesinlikle... Havaalani da hos ve duzgun ama bana aktarmali ucagimi kacirtti ya, o yuzden az biraz kara listede.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Havadan Sudan


Yukardaki hava durumu 2 gun oncesine ait. Bugun -3C'ye uyandik. -5C, ya da -8C'ye kadar cok soguk oldugunu hissetmiyoruz ama -17C veya hissedilen sicaklik -22C olunca, elimiz ayagimiz burnumuz buz kesiyor.

Dun surpriz bir sekilde kara uyandik, bugun aksama baslayacagi tahmin edilen kar yagisi erkence geldi, saat 8AM gibi. Evde olup camdan disari bakmak guzel de... Tanri bu havada disarda calismak zorunda olanlara, evsizlere yardim etsin...

Gecmis Olsun Steve Jobs !!

25 Ocak 2011 Salı

Egitimde Kaplan Anne Modeli


Bizim oglanin piyano ogretmeni Japon. Orta yaslarda sevimli bir bayan. Oglani derse ben goturdugumde sagdan soldan, sik sik da egitimden konusuyoruz.

Gecenlerde buradaki Turk bir arkadasla konusurken OECD'nin 2010 icin yayinladigi uluslararasi egitim performans raporundan (PISA) bahsetti. Orjinali burada, asagidaki liste de cocuklarin okuma, matemati ve bilimdeki performanslarina gore siralama.

1. Shanghai-Cin
2. Kore
3. Finlandiya
4. Hong Kong -Cin
5. Singapur
6. Kanada
7. Yeni Zellanda
8. Japonya
9. Avusturalya
10. Hollanda
11. Belcika
12. Norvec
13. Estonya
14. Isvicre
15. Polonya
16. Izlanda
17. ABD
18.Lichteinstein
19. Isvec
20. Almanya
..
40.Turkiye

Buradaki medyada sik sik uzakdogu egitim modelinden bahsediyor. Tam da bugunlerde once Wall Street Journal'in Amy Chua'yla yaptigi soylesisi, sonra da NY Times'in "Kaplan Anne" Amy Chua hakkinda yaziklari cikinca simdilerde her dergi, gazete, NPR radyo; once ani seklinde yazdigi kitabindan, sonra da "Cinli ebeveyn" tarzindan bahseder oldu. Pazar gunu Hurriyet'te Tolga Tanis da gundemi ozetleyen bir yazi yazmis.

Genelde benim gozlemledigim durum su:

-Cinli cocuklar demiyorum, genel olarak Uzak dogulu cocuklarin elinden kitap dusmuyor. Buz pateni yapmaya gidiyor bizim oglan mesela, sirada beklerken, ya da kafeteryada ders saati gelmesini beklerken, anne ya da baba basinda olmak uzere, kitap okuyorlar, odev yapiyorlar, kafalari mutlaka bir sayfanin icinde. Amerikali cocuklar kenarda atari ya da ellerinde PSP ile oyun oyunuyorlar.

-Okuldan arta kalan saatlerde bir iki tane aktivite secip, bunlara konsantre oluyorlar. Uzun saatler boyunca pratik yapmaktan kacinmiyorlar.

-Uzakdogulu cocuklarin genelde anneleri calismiyor. Boyle olunca cocuklara verilen yonlendirme, aktivitelere goturup getirme, basinda birebir oturtup ders calistirma, is sonrasi zamana sikisip kalmiyor.

-Ders, ders, ders, pratik, pratik, pratik gibi sureklilik gerektiren, cocuga cogu zaman sikici gelen seyleri konsantrasyon ve fokus ettirerek yaptirabiliyorlar. Bu konuda kati olmaktan kacinmiyorlar. Sanirim bu en onemli ozellikleri. Uzun zaman bunun uzerinde dusunmustum nasil basarabiliyorlar diye. Cevabi Malcolm Galdwell'in Outliers kitabinda.

Gladwell diyor ki, Uzakdogulular cok sabirli insanlar cunku yuzyillardir pirinc yetistiriyorlar. Ve pirinc yetistirmek o kadar sabir ve tahammul gerektiren bir istir ki, sabah gun dogmadan kalkar tarlani kontrol edersin, aksam gun batarken gene gelir calisirsin ve bunu mevsimsel degil tum yil yaparsin, ustelik fiziksel kosullar hic de kolay degildir ( dize kadar suya gireceksin vs..) Dogal olarak da insana sabirli olmayi, beklemeyi, yilmamayi, tekrar etmeyi ogretir.

-Cince ya da Mandarince nasil bilmiyorum ama Japon ogretmenimiz diyor ki, Japonca cok zor bir dil. Yukardan asagi, sagdan sola sekillere gore okundugu icin cocuklar ilkokul bitene kadar (5. sinif) Japonca'yi ogrenmek icin 1000 kelime ezberlemek zorundalar. Lise bitene kadar da diger 1000 kelimeyi yani toplamda 2000 kelimeyi okuma ve yazma olmak uzere ogrenmek zorundalar. Bazen kendisi bile gazete okumak icin sozluge ihtiyac duygugunu soyluyor.

-Gene Japon ogretmenimizin dedigine gore, cocuklar ilkokul ve ortaokul biterken iyi devlet okullarina girmek icin sinava girmeleri gerekiyor. Bu sinav da cook cok zor. Dolayisiyla surekli calismak zorundalar. Ama cocuklarin stres katsayilari asiri yuksek, hic mutlu degil, cocukluklarini yasayamiyorlar.

-Okulda ders saatleri Amerika'ya gore cok daha uzun. Yil icinde okul gun sayisi da buraya gore daha uzun. Gene Gladwell'in kitabinda bu konuda karsilastirmali ornekler vardi.

Simdi bu objektif gorusten sonra ben de dusunuyorum, kendi cocuklarimiza nasil davraniyoruz, nasil davranmaliyiz... David Brooks da zaman zaman NY Times'daki kosesinde egitimle ilgili yaziyor. Gecenki yazisinda "Amy Chua bir pisirik" diye baslik atmis. Amy Chua cocuklarina zorla baski kurarak bir egitim modeli uyguluyor, bu biraz da kolay olani, akademik olarak cocugu baskiyla saatler boyu calistirabilirsin ama sosyallesmeye iliskin aktivitelerden alikoyarsan ya da grupla temasini kesersen cocugun cognitive (zekasal) gelisimine engel olursun diyor.

Bizim oglan 2. sinifta. Gordugum kadariyla cocugun basarisi; cocuga, aileye, ogretmene ve icinde bulundugu kosullara gore sekillenir. Akademik egitim bir yere kadar. David Brooks'un onceden de yazdigi uzere, ben akademik egitim yaninda, ikincil egitimin onemine, cocuklari sosyal hayata hazirlayan aktivitelere, iletisime, zaman zaman tatli sert modele ama yasaklayan, "cocuga sen bir copsun" diyen, asagilayici, baskici modele hic razi degilim...

New Yorker'in bu haftaki yazisi burada.
Time'in kapak yazisi da burada.
Amy Chua'nin gundem yaratn kitabi da burada.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Harflerle 2010

Bir kez daha boyle bir sey yazmistim. O zamanki, 2008 yazinin trendlerine iliskindi. Gec de olsa bu post, harflerle 2010 icin olsun.

A for Android: Ben hala Verizon'dan iPhone'un cikmasini bekliyorum ama ara ara aklima acaba Android tabanli bir akilli telefon alsam diye dusmuyor degil.

B for BP: Meksika korfezine petrol sizdiginda BP'nin CEO'su yat yarisina katilmamis miydi?

I for iPhone, iPad, iPod Touch ya da Steve Jobs'un urunleri demek yeterli genel olarak. Apple urunleri ortaligi kasip kavuruyor, baska soze gerek var mi? Apple rocks...

W for Wikileaks: Bilinmeyen, gizli hicbir sey kalmayacak.

J for Juilan Assange: Yilin gizli, gizemli adami...

M for Mark Zuckerberg: Bu da yilin oteki adami. Mark tam da bizim yasadigimiz kasabaya komsu kasabadanmis, kendimize ciktirim yapmakta ustumuze yok.

F for Facebook: 700milyon uyesiyle dunyanin en buyuk 3. ulkesi populasyonuna sahip.

L for Lady Gaga: Bizim oglan sarkilarina bayiliyor. Biz de artik cocuk sarkilarindan pop kulture yumusak gecis yaptik yaptik sayesinde.

O for Obama: Hala high profile ama populer olmayan tarafta.

H for Haiti: Gecen yilin basindaki depremle 250 bine yakin hayat kayboldu.

V for Volcanic Ashes: Izlanda'da bir volkandan cikan duman ve kulleri bu kadar mi cok etkilermis dunyayi.

T for Twitter: Twitter twitter little star...

1 Ocak 2011 Cumartesi

1.1.11


Her yil artik gelenegimiz oldu. Yilin ilk gununu kitapcida geciriyoruz. Aslinda matah, ozel birsey degil ama yilbasi gecesinden ayilip kendimize gelene kadar ogleden sonra oluyor, napalim, her yilin ilk gunu yaptigimizi yapalim, kitapciya gidelim dedik. Genelde bu gunde takvimlerimi alirdim. Son iki yildir aceleciyim, 1 ay oncesinden aldim, eve de is yerime de astim.

Yeni yil basladi ya, gene de heyecanlar, umutlar, istekler, beklentiler var da var... Guzeldi 2010 benim icin, bizim icin. Bugun evdeki agaci soktuk, garaj kapisinin ustundeki isiklari da kaldirdik. Aslinda keske butun bir kis boyle isikli, renkli gecse...

Resimlerde kisa bir yolculuk yaptim 2010 icinde. Yaz ne kadar uzak gorunuyor simdiden.

Gezmek, gormek, cok okumak, gulmek, iyi yemek, dostlarla kadeh dokusturmak, sevdiklerimize sarilmak ve yeni kesifler yapmak dilegiyle...

14 Aralık 2010 Salı

Deli-kanli Gunleri

Bebeklik ve cocukluk insanin anne babasinin kanatlari altinda olup, aile sicakligini hissettigi yillar.

Sonrasinda genclik basliyor ya.. Kanatlarini takip uctugun, kaninin deli deli aktigi, delikanlilik donemi... Yilmaz Ozdil bir yazi yazmis bugun, okuyun derim. "Genclik insanin basina bir kere gelir" demis.

Sonra da kendi ilk gencliginizi hatirlayin. Ben bu aksam resimlere bakip kesin gulumseyecegim. Ah genclik ah deyip Sibi'yle Sebo'ya satasicam :)

3 Aralık 2010 Cuma

Formda Kalmak Icin Yazi Yazmak Lazim.... Sibi'me

Sali gunu uzun bir kara yolculugu yaptim. Guzergahim ev yani Metro NY'dan - Harrisburg, PA'ydi. Yolumun hemen hepsi otobandan gectiginden pek sikiciydi demek dogru olur. Amerika demek yol demek, yol demek araba demek, kamyon demek, tasimacilik demek, sik sik orta seritte sikisip saga kacmak demek, sonra onumdeki benden daha yavas olunca gene kamyonlarin onune atlamak demek. Ama oylesine canavar gibi suruyorlar ki, sanki ben saga gecmezsem ham yapip yutuvericeklermis duygusu veriyor insana.

Sali gunu yani 30 Kasim cok sevdigim iki arkadasimin dogum gunuydu. Telefon da acamadim, ruhsuz 2 mail'le kutladim yeni yaslarini ama Sibi'me gec de olsa bir yazi yazmak istedim alem-i blog dunyasinda.

Bu siralar Ally McBeal dizisine taktim. Gunumu onunla tamamlarsam kendimi daha iyi hissediyorum. Gecen bolumlerde bizim kiz ,yani Ally, kalp kirikligindan muztarip, ev arkadasi Renee'in kolunda Boston sokaklarinda teselli buluyordu. Icim ciz etti o an, dedim ki iste biz de boyleydik Sibim'le. Beni cekistire cekistire disari cikarir, oylesine dolasirdik da dolasirdik. Daha cok kol kola, gene cekistire cekistire, kiza kiza, soylene soylene illa disarda olmak isterdi. Ben de asagi kalmazdim ama onun icin hayat, o zamanlarda hep disarda olmakti. Kardesi bile halimiza sasirirdi neden birgun bile evde oturup totomuz minder yuzu gormuyor diye.

Pespembe, cirtlak, cingene pembesi ojeleriyle ilk tanidim onu, universitenin 2. gununde (kizdin mi bu ojenin rengini yazdim diye, o zaman saclarini ilk boyattigin rengi yazmiyim bari). O Bandirma'dan gelmisti, ben Canakkale'den. Ikimizin de Istanbul'da Bostanci taraflarinda yasayan dayilarimiz vardi. Ikimizin de o kadar cok ortak noktasi vardi ki; ama ikimiz de aslinda farkli kisiliklerdik, ve ikimiz de biliyorduk bunu. Yillar boyunca oda arkadasi olduk, ev arkadasi olduk her hafta sonu birbirimize, Gungor teyzenin nefis kurabiyleriyle beslendik uzun somestir aralarinda, ya da soguk kis hafta sonlarinda. Illa icmek icin bahane arardik, daha cok Sibim tabii, benim midem doluverir 2 bardakla ama Sibi'ye ne verirsen ver icer, hayir demez. Sallana sallana kantine gitsin, bara gitsin, cafe'ye gitsin ve hep birseyler icsin. Insan ictigi her kahveyi begenir mi gulum ya, ama gecenlerde ona da dedim, yemin ederim her kahve alisimda, sirkette, Dunkin'de ya da bizim favori bezincide, hele de aromaliysa seni hatirliyorum diye, kesin buna da bayilirdi diye. Yok hakkini yemiyim, ucundan tadip attigi da olurdu.

Sonra bana demis ki bu ayin baslarina dogru, sirkette York testi mi ne aliyorlarmis "buralarda bu moda oldu, yiyecek-vucut metabolizmasi iliskisindeki besin inteloransini kesfetmek icin..." Tam da benim dogum gunumden 1 gun sonra; kuzucugum mayali besinlere, biraya, peynire intoleransi varmis bunu haber veriyor. Hepsi de cok sevdigi seyler, uzuluyor yiyemeyecek diye. "York amcanin dediklerini uygula da aklin basina gelsin, benim dogum gunumu belki seneye hatirlarsin" diye yanit verdim. "Ama tekila ve raki icebilirim ..." Sibi'den gelen cevap bu, evet yeter ki icsin o :))

Akillidir, sasirtir beni bazi cin fikirleriyle, hassastir, sefkatlidir, benim olamadigim kadar genis ve uyumludur. Yuzumden anlar hemen icimdeki duygulari, sormaz anlatmami bekler. Dalgindir, unutkandir, "ay ... " diye bir baslar ama bilirim unutkanligini hele bir York diyetini uygulasin o zaman iyilesecek :) Cok iyi bir dinleyicidir en cok bunu mu ozluyorum ne...

Bugun cuma, tam da seninle kolkola gezebilecegimiz bir gun. Eski gunlerdeki gibi Istiklal mi olur, Bagdat mi olur, Kucukyali sahil mi olur, NY mu olur, harita okumayi bilmiyorsun diye kizdigim Panama City sahili mi olur. Off nasil da yagmurluydu donus yolu hatirliyor musun? Anilar o kadar cok ki, hani Valley, AL'dan ciktik etrafi kesfedicez diye kucuk kasabalardan gecerken bir kalabalik gormustuk de, acik arttirma var diye dalmistik aralarina. Hava yapisik ve sicak otesiydi. Bir cadirin altinda adamin biri heyecanli heyecanli birseyler anlatiyordu hani ve evet saticiydi nihayetinde. 70'lik moruklarina arasina dalip guneylilerin o bakislari arasinda elimize Incil verilince anlamistik, sattiklari seyin ne oldugunu.

22 yil olmus biz arkadas olali az once hesapladim da. Uzaklastik, geldik-gittik aramizdaki iliskide, kizdik, kustuk hatta birbirimize, ama hic kopmadik, birakmadik birbirimizi. Simdi Atlantik'in iki tarafinda aramiza kendi hayatlarimiz girmisken ben seni cok ozluyorum ve seviyorum...

Forma girmek icin birimizin York diyeti yapmasi ve digerinin yazi yazmasi yeter mi bilmem?.

3 Eylül 2010 Cuma

2010-2011'e Baslarken


Havada circir boceklerinin sesi ... ates bocekleri gece olunca hala isildiyorlar ... gunduz sicaklik 34C yapti dun golgede, gunese gecinde firindayiz sanki, Istanbul'un sicagini aratmiyor mazallah ... Biz de biraz serinleriz diyorduk TR'den donunce, malum burasi 40°43′ enlem, 73°59′ boylamda, Istanbul 41'e 29 kaliyormus (Canakkale asagi yukari burayla ayni enlemde). Gecen sene de benzer tarihlerde geri donmustuk ama bu seneye gore epey bir serindi hatta kizimin hasta oldugunu bile hatirliyorum.

5 hafta yoktuk ya gundem hemen kendine cekiyor insani. Oradan burayi buradan orayi anlamak kolay degil. Her lokasyonun kendi dinamikleri var, onu yakalamak lazim herhal! Referandum, Kilicgaroglu, yaz ikoncalarindan; Tiger'in bosanmasina, Kasim'daki ara secimlere yumusak inis yapiyoruz.

Mesela Apple'in yeni oyuncaklarini gormek lazim. Steve Jobs carsamba gunu Apple'in update olmus yeni cicilerini acikladi. iPad bir fenomen oldu gidiyor nisandan beri, iPod classic tarih oldu ama gecen sene cikan iPod Touch'a onlu arkali kamera eklenmis, HD kalitede video da cekiyor, Apple TV'yi miniklestirip fiyati da 99$'a kadar indirmisler, iPhone 4 daha once cikmisti di mi? Eee daha ne olsun, bizim de bir tane olsun. Gozum su iPod Touch'da...

Sali gunu okullar aciliyor. Yine yeni bir yil basliyor. Haydi dalya diyelim 2010-2011 icin.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Petrol Sizintisina Iliskin Harita

Meksika korfezindeki petrol sizintisina iliskin guzel bir interaktif harita, gene NY Times'dan.
Nisan 22'den itibaren gun ben gun etki alani, onleme calismalari, dogal hayati nasil etkiledigi gibi ustteki tab'larla degisik calismalari gormek mumkun.

20 Haziran 2010 Pazar

Istanbul'dan Mektuplar

Baslik benim degil, Thomas Friedman'in. Bugunku NY Times'daki yazisinda Turkiye ile ilgili gozlemlerini yazmis. Bu 2. bolumdu. Ilk yazisi ise burada gecen sali yayinlandi.

Friedman, Amerika'nin dis iliskiler alaninda basarili gazetecilerinden biri. Iliskileri kuvvetli, Beyaz Saray'la bagi iyi, egitim, politika, dis iliskiler gibi konularda yaziyor. Tum kitaplarini dinledim ama en cazip olani Dunya Duz (The world is flat) diye yayinladigi kitabiydi.

Sonra gecenlerde NPR'da dinlerken kulagima takildi. Leonard Lopate benim NPR'daki 2. adamin (ilki Brian Lehrer). 12-2PM arasi kitap, muzik, sinema gibi konularda soylesi yapiyor. Stephen Kinzer yeni bir kitap yazmis: Reset (Iran, Turkiye ve Amerika'nin gelecegi). Onunla soylesisi vardi radyoda. Kurt sorunundan, laiklik konusuna, Ermeni sorunundan, TR'deki AKP hukumetiyle gelisen toplumsal dinamiklere iliskin yarim saat suren konusma yaptilar. Bazen Lopate tarafindan sorularin icinde cevabin verilmeye calisildigi, bir parca on yargili bir hissiyata kapildiysam da, Kinzer TR'yi ve Ortadogu'yu cozmus bir adam, aciklamalari tatminkardi. Yeni kitabini merak ettim, gittim hemen audio'sunu aldim.

Disardan birinin iceriyi nasil algiladigini anlamak ozellikle TR'dekiler icin onemli olmali diyorum. Tabii burada, bizde de TR'ye iliskin algida secicilik durmuyor.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Icimizdeki...


Uzun suredir P'yu gormemistim. Geldi yanima, mac yapiyoruz di mi dedi. Tamam dedim. P. benim 60 kusur yaslarinda, gittim spor salonunun sahibi. Arada denk gelirsek raketball oynuyoruz. Nerelerdesin dedim, haftaya Polonya'ya Auschwitz'e gidecegiz dedi. 150 kisi gelecek, ayin var, onun hazirliklariyla ugrasiyorum dedi. 11 sene once ben de gittim cok etkilendim dedim. Benim 7. gidisim olacak, Kasim'da da gidiyoruz gene dedi. Her dinden, bir suru milletten insan gelecek, herkes kendi inancindan dua edecek dedi. Biraz lafladik bu konu uzerine...

Sonra dondu "Herkesin icinde aslinda, -kucuk de olsa- bir Nazi var" dedi.

Civi gibi cakildi beynime...

10 Haziran 2010 Perşembe

Yoksa Siz Hala Sosyallestiremediklerimizden misiniz?

Bir sosyal iletisim dalgasidir gidiyor son yillarda. Facebook'undan, Tweeter'ina, FriendFinder'dan, blog posting'e kadar kendimizle ilgili vermedigimiz/yazmadigimiz bilgi yok su sanal ortama. 400 milyon uyesiyle Facebook fena halde ileri bu yarista. Facebook'un seyrek kullanicisiyim ama ilk kendi hesap bilgilerimi girdigimde, sadece arkadaslarim gorsunler secenegini secmistim. Zaten 2 fotograf ve generic bilgiden baska fazla birseyim yok ama, gecen haftalarda Facebook'un guvenlik aciklari yazilip cizilince bakayim dedim. Meger Mr. Zuckerberg benim kendi circle of trust'imda tuttugum bilgilerimi, arkadaslarimin arkadaslarina da acmis. Degistirdim tabii hemen. Sonra onlar da yeni guvenlik update'leri yaptilar. Ama eski haline getirmek icin, kisisel ayar cekmek lazim bilesiniz.

Zaman zaman bu konu beni fena endiselendiriyor aslinda. Kendimizle ilgili girdigimiz bilgilerin guvenliginden nasil emin olabiliyoruz? Cogu zaman cok limitli ve genel anlamda tutsam da, girdigim site "ben bunlari kimseyle paylasmayacagim" dese de -ki o yuzden 850 tane tanimadigim yerden email geliyor hergun-, internetin anahtari kimsede degil.

Internette yaptigimiz her tik, girdigimiz her bilgi, www.xxx diye baslayip baska yerlere zipladigimiz her adim, analiz ediliyor (web analytics), kaydedilip gelecek adimlar tesbit edilmeye calisiliyor (data mining) ve ustunden data profilleri ile is zekasi raporlari cikariliyor (business intelligence).

Bir arkadasim vardi Amerika'da calisan. Uzaklarda simdi, kimbilir hangi ulkede contractor. Bir ara burada kimlik numarasi (SSN=vatandaslik no'su da denilebilir) calinip basina tonlarca is gelmisti. O demisti birkac sene once, kendi kontrolumde olmayan hicbir yere bilgi vermiyorum diye. Adam her daim internette biliyorum ama her yeri aradim, hicbir yere kaydolmamis. Kolay mi bu devirde, degil ama yazdigimiz yer de kara tahta degil ki silesin, nerdeyse bizimle omur bu digital kayitlar.

Imza
Web: www.deletemeforever.com
Tweeter: www.tweeter.com/benitakipet
Facebook: www.facebook.com/CatchMeIfYouCan

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Lost in Lost?


Dun aksam TV'nin karsisina 2.5 saatlik Lost dizisinin finalini izlemek uzere oturdum. Kafamda bir sonuca varmayi isteyerek, merakla, dikkatle, tonlarca soruyla... Oyle ya, her ilginc dizi ya da sinema filmi gibi bunun da ruhani bir yolculukla sonuclanacagini, neye inaniyorsaniz onun kivilcimlarinda cevaplandirilabilecegini, eski sezondaki karakterler ve verilen mesajlarla baglantili ucu acik bir final, yoruma dayali bir sonuc mu cikti simdi ortaya? 6 yillik gizem cozuldu mu? Meger aslinda hepsi daha adaya dustukten hemen sonra olmus muydu en son karedeki goruntuye gore, ve ada onlarin Araf'i miydi, ya da toplandiklari kiliseden sonra Cennet'e mi gidiyorlardi?

Lost Wikipedia'ya girmis bile. TV'nin en pahali dizilerindenmis. 2 gundur ne olacak, nasil bitti yorumlariyla calkalaniyor medya. Yorumlardan birisinde Oceanic 815, Al Kaide tarafinda dusuruldu diye okudum, yerlere yattim :)

Bazi okumalar icin ABC'ye, NYTimes'a ya da gene NYTimes'a bakilabilir.

Ilgincti, merak ettiriyordu, muzigi hafizalara kazindi, karakterler hayatin icindeydi, ama maceralariyla surreeldi, kendi kisisel yolculugumuza da sorular soruyordu, karizmatik yakisiklilar (!) vardi ve bitti... Yeni bir fenomen dizi bulana kadar.

Netflix Kuyruguna Goz Atalim

NY Times'in interaktif sitelerina bayiliyorum. Asagidaki link, Netflix'den kiralanan filmlerin sehir bazinda (city), komsu bolgelerdeki (neighbor) durumunu gosteriyor. Bu calisma 2009 yili icin yapilmis. Guzel bir BI visualization raporlamasi olmus.

A Peek Into Netflix Queues

23 Mayıs 2010 Pazar

3 Kusur Hafta Kadar Once

Once Mart sonunda posta kutuma bir email dustu, onun da oncesinde Kasim 2009'da bir dosya hazirlayip okula "What Beaty means" gorsel sanatlar yarismasina oglus icin guzellik neyi ifade ediyorsa, onu cizdigi bir resmini gonderdik ve unuttuk tabii. Aradan 5 ay gectiktan sonra "cocugunuz Westchester ve East Putnam County'lerindeki local ve regional PTA seviyesindeki yarismada dereceye girdi" diye email geldi.


Nisan sonunda yakinimizdaki ablasi ile uzaktaki teyzesi geldiler, okula gittik, kutlama programina katildik, sertifikasini aldi. O anki hissettigim sey, onu mutlu eden seyden dolayi mutluluk ve gururdu. Cunku oglan cizim yapmayi cok seviyor; resim, karikatur, cizgi roman, kolaj, o anki istegine gore... Hafta sonu cizgi resim yapmaya basladi. Bir proje ustunde calisirken epeyce ciddiye aliyor, ona hikaye yaratiyor, birbiriyle uyumlu olmasina, mantik boslugu olmamasina dikkat ediyor.

Yukardaki cizdigi resmin hikayesi de soyle. Yale'de Peabody Museum'u gitmistik epey bir once. Orada squid (murekkepbaligi) gormustu ve canavar squid diye epeyce evde konusmustuk. Sonra oturdu bu squid'i ben cok begendim diye ondan bir guzellik ortaya cikardi. Temasi da "Squid at rest" olsun dedi. Iyi dedik, dosyaya koyduk ve okula gonderdik.

Eee guzelin sonu yok, hersey neyi nasil gordugune bakmiyor mu sonucta ...

16 Nisan 2010 Cuma