10 Temmuz 2006 Pazartesi

iDigitize - Sayisal Yasam

Apple'in urunlerini andirsa da baslik, gecen hafta bir egitim aldim, ordan geliyor. Iki sirket birleseli beri konsolide edilen prosedurler, programlar ve bunlarin hayatimizi nasil kolaylastiracagi yolunda digital dunyaya ait minik bir online kurstu benimki.

Once kurslardan baslayayim. Sirketler artik cok ehem olmadikca elemanlarini baska sehre ucurtup otel, gunluk harcama gibi gider yapmak yerine, ofisinden ayrilmadan egitim aldirmayi hedefliyor. Bize 40 saat zorunlu egitim koyuyorlar her yil. Bu 1 haftaya denk ve mumkunse online, degilse isyerine gelen egitimcilerden o da olmadiysa gereken yerden (cogu zaman Motorola kampusunde) egitim almak zorunlu oluyor.

Toplanti yapacaksaniz, net meeting'i kullanin diyor iDigitize egitimi. Zaten ulke capina yayilmis sirketlerde, yillardir sesine asina olduklarimizla basta konferans toplanti olmak uzere konusup duruyoruz telefonda. Fax gonderilecekse ozel fax programi var, elektronik dokumani ilistirip enter'a basmak kafi. Seyahatler icin oncelikle sirketin calistigi seyahat acentasinin web sayfasini kullanin, ucus, otel, araba rezervasyonlarinizi ordan yapin, olmazsa seyahat sirketini arayin diyorlar. Donunce gider raporlarinizi online girin, su adrese emailleyiverin diyorlar.

Gunluk yasamda mektuplar oldu e-posta, para oldu plastik kart, yastik altinda duran mangirlar, bir yerlerdeki bankada, uzerinde parmak izi olacak diye sakindigimiz fotograflar web albumlerinde yeri aldi bile. Dogum gunlerinde e-kart atip, bayramlarda karsiligini bekler olduk SMS'le ya da e-postayla. Eskiden sevgili gunluk diye basladigimiz yazilar girdi bloglara. Cep telefonuyla mesajlasip, istedigimiz anda bir ses verip, bilgisayarin tepesindeki kamerayla da bak iste karsindayim diyoruz. Ucak biletlerimizi, otellerimizi internetten ayirip, hatta ucakta nereye oturacagimizi, hangi menuyu isteyebilecegimizi bile secebiliyoruz. Bir de yanimiza kimin oturacagini gorsek ne iyi olurdu ya :)

Alisverislerimizi online yapip, kitaplarimizi, muziklerimizi minik aletlerde dinliyoruz. Adres defterlerimiz PDA'lerde, yol haritalarimiz GPS'te. Evdeki telesekretere gelen mesajlar emaile donusturulup dinleniyor, istenirse kim, ne zaman aramis, log'lardan gormek mumkun. Is yerlerine elektronik kartla girilip, bilgisayarlarda kim hangi siteyi surflemis, buna mutakabil ne kadar is yapmis, patronun onunde. Sonracigima TV'ye baglanan ve adina TiVo denilen hard diskler sayesinde, programlari kaydetmek, mutfakta pisen yemege bakip gelene kadar pause etmek, hatta gelen reklam sinyalini alip, o arada bir iki telefon konusmasi yapmak bile mumkun. Bunlar artik o kadar standartlasti ki, gunumuz bilgisayar karsisinda ekrana bakmakla gecince her tik tik, klik klik oluyor karpal tunel, boyun fitigi ya da klavye sendromu.

2 yil once bir proje sirasinda yan grubun muduru geldi bana ve "Jessica'nin bu sabah ne zaman sisteme girdigini soyler misin" dedi. Projenin buyuklugunden ve bitirilmesi gereken kisitli zamandan dolayi vardiyali calisiyordu teknisyenler. Baktim Jess 2:00AM siralarinda girmis, sabah 6:00AM'de cikmis. Halbuki aralarindaki anlasma, aksam 10'da baslayip sabaha kadar calismak seklindeymis. Sonradan ogrendigimize gore, Jess o gun evinde parti verdiginden ayilamamis olsa gerek, isi de savsamis ve baska ustuste gelen olaylar neticesinde isten ilisigi kesilmisti. Bunu neden yaziyorum. Cunku sayisal cagda ardimizda biraktigimiz ayakizlerinden, bir de bizi izleyen abilerimiz, ablalarimiz var unutmayalim. Diyorlar ya big brother is watching you diye...

Yeniligin, uretmenin, teknolojinin sonu yok. Simdi bu egitimin ustune bahsedilen yeni link'i kullanip iCliq'den haftaya gidecegim DC gezisini ayarlamam lazim. Yoksa diyecekler bu egitimin ustune "sen hala dijitallestiremediklerimizden misin?"

6 Temmuz 2006 Perşembe

Algida Secicilik


Boyle oluyor disarida yasayinca. Ne zaman TR ile bir haber, yazi ciksa kulaklarimiz dikilip dikkatle dinliyoruz, izliyoruz. NY Times yazdi gecenlerde. Yazinin tamami burada ingilizce. Kiyilarimizi oven, bizim icimizi buralardan cekip, "ah simdi orda olmak vardi..." dedirten cinsten.

30 Haziran 2006 Cuma

Kitaplarin Bir De Bu Turlusu Var


Audio book'lara merak sardigimizdan bu yana iPod'a zaman zaman yeni kitaplar koyuyorum ancak bunu hic gormemistim. Herkesin MP3 calari olacak degil yana... 5cmX10cm boyutlarinda su yanda gorulen tasinabilir kitabi, audio formatinda yapmislar adina da "Playaway" demisler. Ayni CD calar ya da MP3 calardaki gibi; ileri, geri, durdur, ses ayari dugmeleri var. Biz kutuphanede bulduk ve simdi Burak dinliyor Jack Welch'in "Winning" kitabini.

Jack Welsch General Electric's'in CEO'su ve Chairman'iydi gecen yil emekli olana kadar. Bu kitabi gecen yil Newsweek'te tanitildigindan bu yana aslinda hep aklimdaydi okumak. Bir ara Barnes & Noble'da da karistirdim sayfalarini. Is hayatina iliskin stratejiler, ust duzey yoneticilere verimliligi arttirmak icin oneriler, kriz yonetimi, birlesmeler, is-ozel hayat dengesi gibi konular var icinde. Simdilerde Fortune 500 sirketlerinden bazilarina danismanlik yapiyormus kendi kurdugu sirketi ile.

Soyledigi herseye kulak verilebilir de is-ozel hayat dengesi konusunda kendisi basarisiz olmus bir insan ancak teorik duzeyde konusur diye dusunuyorum. Ilk evliliginden 2 cocugu olmus ve yetisirlerken hic yanlarinda olmamis. Hafta sonu ve hafta ici gec saatlere kadar calisan is kolik bir adammis. Galiba CEO'larin baska turlusu de olmuyor. Bakiniz Bill Gates nasil da hayattaki onceliklerinin farkina vardi ve adim adim bunu duzenleyecek stratejilerde bulunuyor. Ne denir, sapka cikarilir Gates gibisine...

27 Haziran 2006 Salı

Film: Arabalar

Taa kisin trailer'inin gosterildigi zamandan bu yana, bu filmi bekliyorduk. 9 haziranda vizyona girdi ve biz de gecen hafta havanin yagmurlu ve disarida gezilemeyecek olmasindan yararlanarak araba sevdamizi gidermeye gittik. Film sadece arabalardan yaratilan karakterlerden olusuyor. Efektler, muzik, seslendirme, konu butunlugu acisindan dort dortluk bir film. Zaten Pixar yapmis, baska soze gerek var mi? Zaman zaman insani yakalayan duygusal karelerde gozumuz nemlendi -animasyon deyip gecmeyin bu arada- cogunlukla da yerimizde neselenip bizim arabanin yarisa katilip, kazanmasini istedik.

Biz cok eglendik, ozellikle erkek cocuklu ailelere tavsiye edilir.

18 Haziran 2006 Pazar

YE #11: Balık

"Balik yedigin gun olmezsin" derdi arkadas. Her ne zaman disari ciksak hep somon ismarlardi ama hep somon yer ve yorumunu yapardi ardindan. Simdi Bezen'in balik ye etkinligine katilmayi dusunup, evde de sik yedigimiz somonu gorunce bu sozler aklima geldi.














Balik bana hep cocuklugumu ve ilk gencligimi hatirlatir; deniz kokulusu, ustundeki pullari, bazen cirpinan kuyrugu, tuz ve fosfor kokulusu gelir burnuma gelir cocukluk yillarimdan. Cupralar, levrekler, sardalyeler, karagozler, palamutlar, torikler derken bir Marmara cocugu olarak annemin izgarada pisirdigi baliklar, ananemin mevsimine gore asma yapragina sarip kizarttiklari -daha cok sardalye ya da hamsiydi bunlar-, dayimlarda adam basi soyle kallafi karagozleri kafasi ve kuyruguyla yiyisimiz, disarda kiremitte yediklerimizden simdilerde ancak somonla kendimizi avuttugumuz zamanlara dair ne cok balik lezzeti var hayatimizda. NY bolgesinde denedigimiz degisik baliklar oluyor; ara ara kedi baligi, Ispanyol ya da Norvec makarelleri, tuna baligi (eti cok siki, biftek gibi) hatta Turkiye'den ithal gelen hamsiler ama dogrusu, hicbirinin tadinda eskilerde yedigim ya da yazin gittikce kendizi balik kurune adadigimiz lezzeti bulamiyorum.

Somon icin denizlerin tavugu demek yanlis olmaz. Yerken miktarini iyi agirlamak lazim zira sindirimi agir oldugundan rahatsiz edebilir cok yenirse. Omega-3 ve E vitamini acisindan cok zengin olup aslen bu balik etinin rengi beyazdir. Balik yemine konulan ozel bir madde ile rengi pembemsiye donusur ya da avlandiktan sonra suni olarak renklendirilir. Alaska, Norvec, Sili taraflarinda avlanan okyanus baligidir somon.

Simdi benim 2 klasik somon tarifim var. Kremali somon ya da izgarada pisirilen. Yaz gelince firin yerine izgarayi tercih edelim dedik.

1/2kg somonu, zeytinyag, limon, hardal, sarimsak, karabiber ve soya sos ile buzdolabinda 1 gun boyunca maride ediyorum. Izgarada dagilabilme ozelliginden dolayi hep altina aluminyum folya koyup orta sicaklikta icinin rengi degisene kadar iki tarafini pisiriyorum. Somonun yanina brokoli ve patates iyi gittiginden somonlar pisirken de bunlari hazirliyorum diger yandan. Eee yanina bir de bol yesillikli bir salata ve dolapta sogutulmus beyaz bir sarap ya da hafif tatli severseniz pembe sarapla harika bir kombinasyon oluyor.

Herkese bol balikli gunler.

16 Haziran 2006 Cuma

Forward Fahri

Simdilerde azaldi, belki benim tepkisizligimden belki sirketin spam filtrelerinin iyi calismasindan ya da aramizdaki forward fahri'lerin giderek azalmasindan. Sabah geliyordum ise, tonlarca frw baslikli email. Bebekli, gulucuklu, bunu 10 dostunuza dagitin hayatiniz degisecek'li, denendi Microsoft her gonderene su kadar para veriyor'lu emaillerden bahsediyorum. Bazilari hakikaten komik. Karikaturse mutlaka bakar, eglenirim ama hayatimi degistirme ustune bin yemin edenler varsa dogru cope. Iste asagidaki resimleri koyarken bunu dusundum. Yollayan da benim patronum :) Ben de kimsenin inbox'ini sisirmeden bakarsaniz egleneceginizi dusundum.

Radikal'de bir yazi cikmisti bir sure once. Arsivde duruyor hala bir bakin. Su gelen her email'i ileten tipler hakkinda.

Ha bu arada Selcuk Erdem'in karikaturlerinin oldugu postalara bayilirim, bunlar konu disi :)

Cuma Postasi - Hep Bizde Olacak Degil Ya !!





7 Haziran 2006 Çarşamba

Ye-Me Ustune

Bugun Msn yazmis, yeme aliskanligini nasil degistiririz diye. Ingilizcesi burda, ben basliklari Turkceye cevirip kendi yorumlarimla yaziyorum.

Simdi diyor ki; diyetlere tabi olup zayiflamaya kalkanlardan 10 kisiden 9'u basarisiz oluyormus. Bunun sirri da sadece sizde ve yeme aliskanliklarinizda.

1. Egitimli olun :Yediklerinizi inceleyin, besin faktorlerinden haberdar olup icindekileri inceleyin.Zaten glisemik index'ten tut da, 25 dk tempolu yuruyus ile ancak bir paket cipsi yaktigimizi, lifli yiyeceklerin icindeki besin degerlerinden en sevdigimiz yiyeceklerin ne kadar kof ama lezzetli olduklarina kadar bilmedigimiz yok.

2. Yediklerinizi bilgelikle secin: Duygularinizi kontrol altinda tutup hemen herseye saldirmayin diyor MSN sayfamiz.

3. Bilincli yiyin: Anladik bu konuda nirvana'ya erilecek yakinda.

4. Gercekci olun: Hayatinizin geri kalan kisminda isteksiz oldugunuz seyleri diyetinizde yapmayin. Anlamadim ?!?!?! O zaman pasta, kek, cips, bira, sarap, cukulata, peynir kalsin simdilik listemizde.

5. Have fun demis, yani bence "severek yediginiz hicbir sey kilo yapmaz" felfesini mi vurgulamak istiyor. Bunu cok sevdim :)

6. Arada bir kendinizi simartin: Arada bir diyor, her gun aksam yemeginden sonra tatli yiyerek degil. Ya da her ogleden sonra minicik diye baslanan cukulatalarla da degil.

7. Vucudunuzu dinleyin: Her yemekten sonra akliniza simdi bunun ustune dondurma iyi gider, hatta ustune biraz ceviz ve yaninda cilek ve muzla iyi gider diyorsaniz hapi yuttunuz. Bu demek ki, katlanan belinize, biraz da bacak bolgesine bakip vucudunuzu izlemek anlamina geliyor.

8. Trendlere karsi ihtiyatli olun: Hani kadinlarin Marilyn Monroe zamaninda oldugu gibi dolgun, balik etli ya da daha eskiye gidersek 18. yy'daki gibi kilolu olmanin makbul sayildigi zamanlara aldanmayin. Schonbrunn sarayindaki kadinlara hep hayran oldum, ne kilo derdi, ne yaz geliyor fit olayim derdi varmis diye dusunmustum. Gene bu donem iyi, ya Twiggy'le gelen o hastaymis gibi gorunen incelik tutkusu neymis oyle. Yani bu donem gelip gececek uzmeyin tatli caninizi.

9. Yeni ugraslar bulun: Kilo yapan durumlar, cogunlukla acligi gidermek icin degil, duygularimizi bastirmak icinmis. Hemen scrapbook, patchwork, bisiklet, hiking ne ugras olursa baslanacak. Mars mars.

10. Kutunun disinda dusunun: Kisa zamanda ne kadar kilo kaybettiginiz degil, uzun zamanda nasil kilonuzu nasil korudugunuz onemli. Basaramiyorsaniz tekrar bastan baslayin. 1. Egitimli olun...

Iyi sanslar...

6 Haziran 2006 Salı

06.06.06

Kac gunun tarihi bu kadar guzel olabilir ki. Acik, gunesli, umut dolu bir gun. 06.06.06'da soyle birsey olmustu diye tarihe gececek bir animiz yok henuz.
666 sayi dizimi Hristiyanlikta seytani temsil edermis ve ugursuz olarak kabul edilirmis. Hatta bununla ilgili Omen filmi vizyona giriyor (ya da girdi bile). Bir sure once okumustum gazetelerden birinde. TR'de pek cok insan bugun evlenebilmek icin, gun almis belediyeden. Unutkan esler icin secilecek guzel bir tarih :) Ilerde mazaretleri olmayacak ne gun evlenmistik biz diye.

1 Haziran 2006 Perşembe

Not Made in China

8 tane tenis kortu var benim gittigim okulun bahcesinde. Gecen yil da dikkatimi cekiyordu, bu yil da ayni durum. Abartisiz, 8 kortun 5'inde Cinliler oynuyor. Cocuklarina ders veren, ders aldirandan tutun da, pek cok yas grubunda tenis oynayan Cinliler. Arada bir Hintli goruyorum nadiren, kalan kortlarda beyaz Amerikalilar var. Thomas Friedman'in "The World is Flat" (Dunya Duz) kitabini bitireli epey bir oldu. Hafta sonu gene Tony'le basladik tenise. Ders dedigim de hem felfese, hem tenis. Kendisi dis gorunus olarak kirma zenci desem dogru bir tanimlama olur mu. Ara ara beyazlarin yaptigi ayrimciligi konusuyor benim bu ulkede gocmen olmamin rahatligindan. 60 yaslarinda ama topluma birseyler vermeye gonul vermis biri. Oyundan sonra, cantasindan bir dosya cikardi ve bu yaziyi oku ne dusuneceksin dedi. Makale NY Times'in 9/16/05 tarihli Thomas Friedman'a ait kosesinden. Singapur'daki cocuklarin matematikte nasil basarili oldugunu yaziyor.

Gecen yil Zeynep Gogus yazmisti kosesinde 60 milyon Cinlinin piyano caldigini -nerdeyse TR nufusune esit. Dunya Duz kitabinda carpici istatistikler var. Amerika'nin bilim, teknoloji ve yuksek ogretim basta olmak uzere ustunlugunu kaybetmeye basladigini, Cin'in ve Hindistan'in butun buyuk corporate sirketlerin (Microsoft, Cisco, Sun, HP Dell vs.) arastirma merkezleri icin nasil cazip hale geldiginden, master sonrasi secme sinavla Microsoft'a alinan kisilerin 2 yillik arastirma sonunda doktora denkligi kazandiklarindan bahsediyor uzun uzun.

Buraya gelen herkesin dikkatini cekiyor. Amerika'dayiz ve Amerika'da uretilmis urun yok diye. Artik hemen hemen hersey ama hersey Cinde yapiliyor. TR'de de durum ayni, Avrupa pazarinda da. "Made in China" olmayan birsey var mi?

Malum Amerika'da musteri hizmetleri cok onemli. Malin ya da servisin memnuniyetinin garatisini saglamak olmadik taklalar atiyorlar musterilere. Herhangi bir konuda telefonla yardim istediginizde aksanindan Hindistan'la konustugumuzu anliyoruz artik. Buradaki hemen her sirket bu servisi uzak doguya off-shore etmis durumda. Henuz %100 memnuniyeti saglayacak asamada degiller ama oraya da gelecek sira, hizla ogreniyorlar cunku.

Egitimle ilgili istatistiklere kulak verdigimde de bu ulkede bile basari orani uzak dogululardan baslayip, beyaz Amerikalilar diye gidiyor. Zenci ve hispanik gruplar oldukca alt seviyede hala.

Onumuzdeki 10-15 yil sonrasina Asya-dominant baska bir dunya olusuyor gibi. Iste tum bunlari dusunurken acaba cocuklarimiza Mandarin, Ispanyolca, Portekizce de mi ogretmeli diye aklimdan geciriyorum. Uc dil diyor Bedri Rahmi siirinde, pek de dogru diyor.

ÜÇ DİL
En azindan üç dil bileceksin
En azindan üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azindan üç dil bileceksin
En azindan üç dilde düsünüp rüya göreceksin
En azindan üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayagin kadar senin
Ana sütü gibi tatli
Ana sütü gibi bedava
Ninniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabanci
Her kelime arslan agzinda
Her kelimeyi bir bir disinle tirnaginla
Kök sökercesine söküp çikartacaksin
Her kelimede bir tugla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksin

En azindan üç dil bileceksin
En azindan üç dilde
Canimin içi demesini
Kirmizi gülün ali var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atin ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
Insanin insani sömürmesi
Rezilligin dik alasi demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür, gümbür demesini becereceksin

En azindan üç dil bileceksin
En azindan üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azindan üç dil
Çünkü sen ne tarih ne cografya
Ne su ne busun
Oglum Mernus
Sen otobüsü kaçirmis bir milletin çocugusun

29 Mayıs 2006 Pazartesi

Ask Yeniden

Kacirdigimi dusunmustum bu yil. Annem telefonda anlatiyor hangi donemde oldugunu. "Simdi daha kucuk bilye kadar, olgunlasmaya basladi Figen, tam sulu zamani yok yok anlatmiyim, biraz yumusamaya basladi, sen artik sevmezsin..." Ckale'de bahcede erik agaci var ve cocuklar o kadar cok yoluyorlar ki daha olmadan, olgulasmadan. Kizamiyorum bile. Cunku seven cok sever ve ben cok ama cok severim erigi. Can erik, papaz erik olacak, yikayip yiyeceksin hemen. Hic durmadan, marketten alip dogruca yiyeceksin. "O kadar yeme karnin agrir" bu sozler ya annemin ya da Burak'in sozleri. Kendimden gecercesine severim cunku ve her yil bu aski yasarim eger buralarda bulup yakalayabilirsem.

Bir tane agzina atarsin, bir citir sesi gelip, kutur kutur yerken, kendinden baskasinin sesini bile duymazsin. Cekirdeklerin kenarlarina kadar iyice siyirip yeni bir yesili kestirirsin gozune. Ben arsizlik edip once en guzellerinden baslayanlardanim. Soyle en dolu, iri, sulu ve kutur olanlari yerim once. Ilk 10-15 tane hizimi keser, hafif dislerim uyusur ama beynim takintili bir kere, ask bu, daha fazla, hepsi, beni de ye derken torbanin sonu gelir. En cok da, en sonuncusunu yerken huzunlenirim. TR'de olsam kolay, yenisi kose basindaki manavda, ya burda. Simdilik idareli gidiyorum, sadece 2/3'u bitti. Devami denk gelirsem seneye.

Nedendir bilinmez, arastirmadim da ama bu can erik galiba bir tek bizde var, bir de CA'de. Bu hafta sonu Turk marketinde gordum ve kaptim hemen 2 poset. California'dan geliyormus. Avrupa'da hic gormedim, bizim bu tarafta da yok. "Cekirdekten erik agaci olur mu acaba" diyorum aksam, bir bakmali internete bu konuda.

Yaz geldi artik, erik de vardi bu hafta, ben keyiften dort kose olmayayim da kim olsun...

26 Mayıs 2006 Cuma

Gundem

Buranin gundemi oldukca sicak su siralar. Aslinda cok onemli olaylar olmadikca, kisisel bazda o kadar da etkilenmiyoruz gundemden. Ben telekom sektorunde oldugumdan biraz da, kulaklarim uzadi bu konuda. Gecen haftanin en cok konusulani ve bugunlerde de devam eden, devletin 3 buyuk telefon sirketinden konusma kayitlarini iceren bir veritabani olusturdugu. Su ana kadarki olusturulan en buyuk database oldugu iddia ediliyor. Bir konusma dosyasinin ne kadar tuttugu dusunulurse, bu veritabaninin buyuklugunu tahmin etmek kolay degil.

Enroncular yargilanip, suclu bulunuyor, Istanbul havaalaninda yangin cikinca CNN'in ve Fox'in yayinlarindan durumu takip ediyoruz sicak sicak. Sinema sektorunde gecen hafta vizyona giren "Da Vinci Code" her yerde haber olmaya devam ediyor. Bir de bu sektorun en glamour cifti Brangelina'nin bebeklerinin dogumu sabirsizlikla bekleniyor artik :) Nerden mi biliyorum bu magazin haberleri? Marketlerde kasa kuyrugunda beklerken en keyifli sey, dedikodu dergisi karistirmak.

TV dunyasinda da sezondaki diziler bir bir veda etti/ediyor. Bu hafta Lost'a gule gule dedik eylule kadar. Benim seyrettiklerimden 2 hafta once Gilmore Girls (GG), sonra Grey's Anatomy (GA), bu hafta basi Desperate Houseviwes (DH) 2 saatlik sezon finali ile ekranlara veda ettiler. Bir butun olarak yazilmadigi belli, heyecan yaratmak icin surekli yeni olaylar ve karakterler uydurulan DH, drama mi, komedi mi belli degil ama ABC'ye iyi para kazandirdigi acik. GA benim ilgiyle izledigim tip dizisi. Adina forumlar duzenlenip, Mr. McDreamy'i acimasizca elestirenler oldugu halde, tabii ki karsit gorusler de olusmus hemen (evli ve bolumundeki diger intern dr'a asikti ama bu sezon namuslu kocayi oynamaya karar vermesine ragmen, sezonu duruma uygun bir sekilde sonlandirdilar kanimca). Lost ara ara denk geldikce izledigim dizi oldu ama aradan yakalamak hic zor degil. Issiz adaya dusen bir ucaktan kurtulup, adadan kurtulamayanlarin oykusu. Her kahramanin kendi oykusu var. Yaratilan onca gizeme ragmen beni gene de cok sarmadi. GG ise populer kulturu yakalamak icin ideal.

Bizim is gundemimizde, alternatif is saatleri var. Yazin olmak uzere, haftada 4 gun X 10 saat calisip pazartesi veya cumayi izin almak mumkun. Ya da 4 gun X 9.5 saat calisip cumayi yarim gun izin almak mumkun. Gunde 8 saat uzun gelirken ben kendi calisma saatlerime devam ediyorum bu durumda.

Biliyorum TR gundemi de cok yogun su ara. Eee sizin gundeminizde neler var?

23 Mayıs 2006 Salı

Bzzzzzz Usudum

Bu adamlar deli zaten. Kisin usumezler, 23C'yi gecse hemen klima calisip, masalarina bir de fan takarlar serinlemek icin. Iceriye girip masama oturamiyorum yaz olunca. Icimi titretircesine soguk, buzzz gibi. Havalar da soyle 20C'yi asmadi ki, disarda bunalip kendimizi serin bir ortama atalim. Hatunlar ayri alem. Parmak arasi terlikler, sandaletler cikti, naylon coraplar atilip hemen kolsuzlar giyilmeye baslandi bile nisandan itibaren. Yan komsum Ingiliz. Birkac hafta sonu belki 25C'lere varan guzel gunesli hava yasadik nisanda. Kari koca hemen sezloglara kurulup, mayolarini giyip, soguk biralarini da alip bu sicak havada (!) uzun uzun guneslendiler.

Alsiveris merkezleri, sinemalar, restaurantlar, bankalar, toplu tasima araclari, is yerleri bu yaz aylarinda soguktan cekilecek gibi degil. Bir araba kiralayin, AC'si sonuna kadar aciktir. Oteller de keza oyle, 20C'yi asmaz. Ustten havalandirma yetmezmis gibi, bir de bizim santralde yerden havalandirma var. Arada bir girmem gerekirse hirka, mont ne bulursam geciriyorum sirtima ve mumkun olan en kisa surede kendimi ofisin diger daha az soguk kosesine atiyorum. Gecen sene Bezen akil etti de masama bir portatif isitici koydum.

Komik oluyor disarda hava sicakken, yazin isinmayi istemek.

Izlemeye Devam

Artik bu son fasil sanirim robinlerimiz hakkinda. Anne kus hala ortaliklarda olsa da, yuvada 5 yumurtadan 2'si kaldi, kalan 3 kardes uctu gitti. Bu Amerikan Robinler 11-14 gun arasi kuluckaya yatar, sonra yumurtlar, yuvadaki bebek kuslar tuylenip 15 gun sonra ucmaya hazir hale gelirlermis. Yeni dogduklarinda gittik gorduk, bir de fotograflayamadigim bir halleri vardi. Gagalarini yukariya dogru uzatip annelerinden yiyecek bekler halleri, gercekten olaganustu anne-yavru iliskisini gosteriyordu. Bakalim bu yumurtalar ne olacak en sonunda?

Bu yavru kuslarin yuvadan ucup gitmesi bana Newsweek'teki bir yaziyla, is yerinden birisiyle olan konusmami hatirlatti. Su siralar ortalik mezuniyet geceleriyle kayniyor. Kuaforler, magazalar, limuzunler hep O geceye hazirlanmak icin. Is yerinde bir arkadasin kizi liseyi bitiriyor ve Duke Universitesi'nden kabul aldi. Gecenlerde mezuniyet gecesini de yapmislar ama annesi yavru kusu evden ayrilacagi icin cok uzgun.

Bana kendi yavru kusumun yuvadan ucmasi icin daha cook zaman var gibi geliyor, oysa kendimi dusunuyorum; dun gibi liseyi bitirisim, Istanbul'a gelisim, okula baslamam...

21 Mayıs 2006 Pazar

Scarsdale Araba Fuari

Zaman zaman otobanda yanimdan Porsche gecerken goruyorum. Gipta ediyor muyum hayir (!), bana gore basik, alcak, klostrofobik ama bu isten anlayan bizim evin erkeklerine gore ucak gibi motoru, sanatsal tasarimi ve celik gibi govdesiyle yollara yakisiyor. Amma lakin bu Amerikan otobalarinda bu arabalara biraz aciyorum. Ben de 65Mph (105KM) ile gidiyorum, hadi o da gitse gitse 75'le (120KM) gitsin. 80'i (130KM) gecerse kesin bir yerlerdeki polise yakalanir. Zira hiz siniri 55-65Mph arasinda degisiyor bu ulkede otobanlarda - guneyde biraz daha iyi bu arada-. Sehir ici sinir ise 30Mph. Diyecegim o ki bu ulkede bu yollardaki hiz siniri ile bu arabalarin keyfine varilmaz. Almanya'da biz kiraladigimiz arabayla ibreyi 180kmh'e zor getirirken (zavalli WV o kadara cikiyordu ancak), yanimizdan 250'kmyle ruzgar gibi geciyordu BMW'ler, Mercedes'ler... Ama onlar Alman otobanlari. Burada en fazla 20cm asfalt dokulurken, Almanlar bunu 30-35cm'e kadar yukseltiyorlarmis.

Bu pazar hadi dedik Scarsdale Araba fuarina gidelim. Kasaba merkezini kapatmislar, etrafta yasayan araba asiklari ve arabalarina asik olanlar da getirip sergiliyorlar arabalarini. Neler yoktu ki, anlasam da saysam ozellikleriyle beraber. Mayham'lar, Lamborghini'ler, Ferrari'ler, Rollce Royce'lar, Nuhu nebiden kalma klasik arabalar, BWM'ler, Mercedesler... Sahipleri, gorucuye cikmis gelin gibi sergiliyorlardi cicilerini. Nasil da gururluydular, her soruya cevap verisleri, arabalarini anlatmalari, goz ucuyle diger arabalari kesmeleri; ancak bir erkek dunyasina aitseniz anlasilabilecek turden bir rituel tasiyordu.

"Araba dedigin kirmizi olur" der Burak. Onca arabanin renklerine bakiyorum kirmizilar, beyazlar, maviler, bahar senliginde dizilmis sira sira ama hakikaten kirmizi spor arabanin havasi baska oluyor.

12 Mayıs 2006 Cuma

Kapta Eriyenler

Is gezileri, yeme icme mevzuunda yazilacak bir suru materyal olusturuyor. Reston, VA'daki ilk aksam buyuk patron bizi Melting Pot diye fondue restaurantina goturdu. Icersi mahzen gibi biraz Alman restaurantlarini andiriyor. Toplam 20 kisiyiz. 10'arlik 2 masa hazirlanmis ve halihazirda peynirli fondue'ler kaynayan tencerelerde bizi bekliyor. Ardindan salatalar geliyor ve sonrasinda asil yemek diye tanimlanan cig etlerden olusan marine edilmis tavuk, inek ve dana etleri buyuk bir tabak icinde herkesin onunde yer aliyor. Bir de brokoli, kabak, patates, mantar ve karnibahar tabagi geliyor.

Olay su: Masanin ustunde fonduelerin kaynadigi iki ocaga tavuk suyu, birisine de kirmizi sarap suyu geliyor. Fondue cubuklarina bu etleri dizip kaynayan tavuk ya da sarap suyunun icine atip bekliyorsunuz. Kirmizi et icin 3dk, beyaz etler icin 2 dk denildi. Pistikce yiyorsunuz. Sebzelerin pismesi biraz daha uzun zaman aliyor. Hele patates, ben pisenini gormedim zaten. Bu fasil kimseye cazip gelmedi, hatta yemekten cikip kosedeki Chili's e gidelim mi dedik. Ama son kisim var ki sirf bunun icin bu restauranta gidilir.

Icinde muz, cilek, marshmallow'dan (bizde boyle birsey var mi bilmiyorum, lokuma benzer birsey) olusan buyuk bir meyva tabagi gelir, ortaya da uc ayri lezzette cukulata tenceresi. Tanrim yok boyle bir lezzet. Iyi ki ana yemekte doymamisim. Cukulatalar kaynadikca, muzu mu batirsam, cilegi mi batirsam yoksa ben o minik tencerenin icine mi girsem karar veremiyorum. Bu kadar mi lezzetli olur? Tikanmanin ve tikinmanin sonu yok, tencerede kalani utanmasam yanimda goturecegim. Ama herkes benimle hemfikir.

Yolu dusene sadece cukulatali fondue icin tavsiye edilir.

Shamshiry Restaurant

"Iran Restaurant'i var orda bulusalim" dediler bana, "olur" dedim. Virginia'dan NY'a donmeden onceki gun oglen yemegine, baska bir grupla is yemegi sikistirip otele 15dk uzaktaki restauranta gidiyorum arabayla. Erken gittigim icin uzun uzun menuye bakma imkanim oldu. Daha once Iranli bazi kisiler tanidim ve mutfaklarinin bize benzedigini biliyorum. Hatta birinin evinde perde pilavli, aya kofteli bir ziyafete de davet edilmistim yillar once. Kebap ana yemek olmak uzere mezeler, salatalar ve tatlilar var.

Ben tavuk kebap istedim, yaninda bol safranli pilav geldi. Baska birisi adanaya benzer kebap aldi. Birisi kuzu etinden yapilmis digeri de milet mignon'a benzer et aldilar. Menulerinde yogurttan yapilmis mezeler var. Cacik ve ayran dikkatimi cekiyor baska isimler altinda. Tatli kisminda cok cesit yok ama baklava ayni isimle menude, ayni bizde oldugu gibi. Birkac saat once kahvalti yaptigimdan canim pek birsey cekmiyor ama dikkatimi ceken bir aciklama var Shirazi Salata icin ( bu salata bizim coban salatasinin karsiligi). Hosuma da gitti dogrusu. Bu arada Shiraz, bizim bildigimiz Iran'in guneyindeki Siraz kenti, salatasiyla mi unlu bilmiyorum ancak.

"Comert olan salataya yagi ekler, cimri olan sirkeyi, bilge adam tuz ve biber eker, aptal olani da karistirir"

Eski zamanlarda bana Iranli bir arkadas 1.5 milyon Iranli var Amerika'da demisti. Cogunlugu Virginia (DC'ye yakin bolgede) ve LA'de yasiyorlarmis. Kendilerini radikallerden ayirmak icin, eski modern Iran'in ismi olarak Iran'li yerine Persian (Fars,Pers ?) demeyi tercih ediyorlar. Kendisinin ve ailesinin eski fotograflarini gostermisti, devrim olmadan onceki doneminde ceklimis. Mayolu, elbiseli, kimsenin zorla kapatilmadigi doneme ait siyah-beyaz resimler... Sanki Fransiz bir ailenin resimlerine bakar gibiydim ve iste boyle degisebilirmis insanlarin ve toplumlarin kaderi diye icimden gecirmistim. Bugunlerde buyuk bir tartisma olusturan Iran icin soylenebilecek cok sey olmakla beraber, gundem olustururken de salata konusunda kendi soylemlerine kulak vermelerini dilerim.

11 Mayıs 2006 Perşembe

Bebek Robinler


Bir de yumurtadan cikmis haline bakin su bebek robinlerin. Biraz urkunc degil mi? Aslinda bakmaya, izlemeye korktuk, o kadar narin ve kucukler ki. Hizli hizli nefes alislari, zar gibi derisinin altinda anne sicakligini beklemeleri, basini kaldiramayacak kadar zayif ve caresiz olmalari. Sadece birkac saniye izledik, sonra annesinin kanatlarina girmesine izin verdik. Anneyi ve bebekleri uzmeye icimiz elvermeden simdilik hoscakalin dedik.

8 Mayıs 2006 Pazartesi

Gulumun Soldugu Aksam

"Aaa nasil olur, cok da iyi gorunuyordu o toplantida" diyor Esra'yla konusurken pazar aksami. Gunduz gazeteleri okurken gozume ilisti haberi ve icimden birsey eridi sonrasinda. Ekimde NY'daki Oykulu Geceler gelmis biz de Esra'yla katilmistik bu soylesili okuma gecesine. Hatta bir resim bile cektirdik beraber. Ufak tefek, ciddi suratli, konusurken dusunen, guzel konusan ve guzel yazan adamdi Erdal Oz.

Gocmus gitmis bu dunyadan...

5 Mayıs 2006 Cuma

DC'nin Tam Sinirinda

Nefis bir hava var, acik, gunesli, simsicacik. NY'dan bile daha sicak diye dusunuyorum. Elimde valizimle yandaki havaalanina dogru yururken icimi bir heyecan kapliyor. Ben havaalanlarini sevenlerdenim. Ucus uluslararasiysa free shop'lari gezmeyi, parfum ustune parfum denemeyi, kolumda bir dolu dergiyle ucagi binmeyi seviyorum. Bu defaki ucusum toplam 1.5 saatlik ve istikamet ev, NY. Sanki uzun zamandir evden uzakmisim gibi hissediyorum oysa toplam 3 gundur uzagim ama ailem burnumda tutuyor.

Bolumun "butun gruplar elele" toplantisi vardi Reston, VA'da. DC burnumuzun dibinde 30km kadar uzakta. Her turistin yaptigi sehir turu; beyaz sarayin onunden gecmek, Lincoln anitina yurumek, Georgetown'daki gosterisli cafe'lerden birisinde yemek yemek, muzeleri gezmek gibi etkinlikleri daha onceki ziyaretlerimde yaptigimdan bu defa grubun aksam yemeklerine katiliyorum. Gene de kafa dengi birisiyle sehirdeki kuluplerden birisine caz dinlemeye gitmek hos bir keyif olurdu diye dusunuyorum... Bu defa sadece Reston, McLean ve Vienna arasinda gidip geliyorum o kadar.

Neyse toplantilar bitti, gonul rahatligiyla eve donme dusuncesi var check-in olurken. Hava da guzel ya, ucus iyi gecer diye dusunuyorum. Bizim takimla bulusuyorum ucus kapisinda. Jeana'yla ayak ustu konusuyoruz. Minik sirket dedikodulari yapiyoruz, daha cok o anlatiyor. Bazi acilardan Brezilya dizilerini aratmayan iliskiler yasaniyor da...

Jeana'yla yanyana oturuyoruz ucakta. Topu topu 36 kisilik bir ucak, Saab 340. Kalktiktan 10 dk sonra buyuk bir turbulansla karsilasiyoruz. Ucak fobisi olanlardan degilim ama bu turbulanslar midemi altust ediyor. Ucak kucuk oldugundan cok yukselemiyor da... Ama nerden cikti bu havada turbulans diye dusunmeden edemiyorum. Hava nefis acik cunku, sanki bu havada olmamasi gerekiyormus gibi. Jeana sikisiki koluma yapisiyor her ucak ziplamasinda. Ben icin icin terliyorum ama oyle boyle degil, sanki ruzgarli havada giden bot gibi icinde sallaniyoruz durmadan. Hostesi goz hapsine aliyoruz Jeana'yla, kaptandan gelen her haber yuzune yansir biz de ona gore bir yorum yapariz diye, ne kazanacaksak !! Bir ara kaptanla konusuyor sonra icecek servisine basliyor. Bize gelince "iyi misiniz" diyor? "Hayir" diyorum. "Merak etme kaptanla konustum gecici bir durum" diyor. "Sabah 6:30'dan beri ucuyorum, bugun hep boyle" diyor.
Bir ara Jeana "United 93'u seyrettin mi" diyor. "Susar misin lutfen simdi ucus hikayeleri dinleyecek durumda degilim" diyorum. Aklimda dusme korkusundan baska birsey yok. Herkesi tek tek dusunuyorum. Sadece korkuyorum. Hayatim film gibi gozumun onunden filan gecmiyor. Dusersek, bitecek, film kopacak diye dusunuyorum o kadar. Jeana da ayni seyi soyluyor her ne kadar duygularimizi paylasmayi istemesek de. Daha bu hafta Ermenistan'da ucak dusmedi mi? Gerci en guvenli ulasim hala havayolu diye dusunuyorum ama mutlaka ve mutlaka gene de ayagimi yerde istiyorum.

Ve kaptan anons yapiyor 15 dk sonra inecegimizi soyluyor. Tam 1saat 15dk'lik ucus sona eriyor. Kisa gibi gorunen upuzun bir yasam parcasi oldu benim icin bu ucus. Alcalirken de yalpalaniyoruz, hala sallaniyoruz. Yerimden kalkamayacak kadar koltuga yapistim, Jeana da bana. Neyse cok sukur sag salim tek parca indik. Hostes, "artik iyi olmalisin" diyor, "evet" diyorum, birbirimizin omzuna hafifce sarilarak. Ve ben solugu hemen lavaboda aliyorum.

Yerde olmak gibisi yok gene de.

Anneyi Bulduk

Bu siralar balkonu boyadigimiz icin sik sik girip cikiyoruz iceri disari. Biz mavi yavru yumurtalarin ustundeki tahtalarda yururken anne kaciyor, su resimde gorunen tasin ustunde etraflarda oyalanip, biz iceriye girince gene hoop diye yumurtalarinin ustune gelip oturuyor hemen. Biz disari cikiyoruz, o karsiya gecip yuvasini kolluyor. Fazlaca rahatsiz etmek istemiyoruz hatta yuvaya boya damlatmamak icin de azami gayret sarfediyoruz ama oyle bir yerde yuvalanmislar ki, tam bizim deck'in ortasinin altinda.

Meger annecik American Robin turundenmis. Bu linkte uzun uzun yaziyor ozellikleri. Kuzeydogu Amerika ve Kanada'da yasadiklarini, mavi yumurtayla yavru kuslarin dogdugunu filan.

Simdilerde bu aileye karsi bizi bir merak sardi. Bakalim yavru kuslari da gorebilecek miyiz rahatsiz etmeden yakinda?

1 Mayıs 2006 Pazartesi

Adim Sayar

Tanistirayim, bu benim pedometrem, yani adim sayarim(di). Icinde hareketi hisseden bir sensor ile adimlarinizi sayiyor. 2 ay once almistim aynisindan, oglus daha paketi acip ben bakiyim derken, bele takilan kismindan kiriliverdi. Gecen hafta tekrar aynisini alip, gun ortasinda gene ayni yerden kirilinca, design hatasi diye goturup iade ettim. Target musteri hizmetleri konusunda cok yardimci, soru bile sormadan aldilar ama ben kendimi kotu hissedip acikladim.

Durum cok kotu aslinda. Extra hicbir egzersizin olmadigi bir gunde, ev-is-ev arasinda ve ogle tatillerinde karsi bloka kadar yuruyup yemek yedigimiz siradan bir gunde ben 7000 adim yani yaklasik 5km yuruyormusum. Hedef 10bin diye yaziyordu icindeki kitapciginda. Bunu da telafi etmek sadece yarim saat 2km yurumekle mumkun. Ama oyle bir ulke ki, arabasiz yasamak hic mumkun degil. Sehrin gobeginde yasayip, calismadikca yuruyen biz degil, arabamizin tekerleri.

29 Nisan 2006 Cumartesi

Mavi Yumurta

Yok yok bunlar paskalyadan kalan boyanmis yumurtalar degil. Evin arka tarafindaki deck'i (balkonu) boyayacagiz yakinda. Etrafi kesfe cikmisken bugun ogleden sonra, bir de ne gorelim... Balkonun alti yuva dolu ama sadece birinde yumurta var. Nasil kuslar cikacak cok merak ediyorum?

Gule Gule Jim

Jim'in 2 ay once onerilen gonullu isten ayrilma paketini alip, sirketteki 12 yillik seruveninin son gunuydu dun. 2000 yilinin basinda once telefonda tanistik, is gorusmesi yapmistik. 1 ay sonra NY'a ucup bir de kendi gozumle goreyim demistim mustakbel is yerimi. 3 ay sonra ise yeni is yerimde ise baslamistim bile. Benim mudurumdu ama hic mudur gibi degildi. Kafasi sanki hep baska yerlerde gibi, herseyi tersten soyler gibi, herseye bir kulp takar gibi. Sonra anladim ki bu onun tarzi, biraz muhalif haliyle, muthis espri anlayisiyla, is yapmak; hep yasamda giden seylerin arkasinda kalan bir arka fon muzigi gibiydi. Saat 6PM olunca Shaff's calar herkese "ee hala gitmediniz mi evinize" demeye getirirdi.

Sonra ayni grupta is arkadasi olduk, sonra da cukulata-kahve keyfimi paylasan, nadir Amerikali bir dost. Saat 10:30'a dogru kovboy sapkasinin altinda gelir elinde kahvesiyle ve 11'e dogru muffin'le kahvaltisini bitirirdi. 12 gibi nereye yemege gidelim diye sorardi bana. Uzun uzun hic acele etmeden yemegini yer ama illa bir sakarlik gelirdi basina. Ya salatanin sosu ustune damlar, ya corbasindan icerken pantolonuna sicrar, illa birsey gelirdi.

Benim basladigim yil o demek ki 6. yilindaymis ve hergun ayni gun derdi benim heyecan duyup anlattigim seyler icin. Simdi ben ayni seyi diyorum icimde, demek ki 6 yil sinir bir is yeri icin. Kendisi sanirim 60 kusur yasinda. Aslen Wisconsin'li. Savas sonrasi boomer'lardan. Biraz da finansal konularda verdigi kararlardan dolayi loser'lardan. Simdi akli Florida'da kooperatife girdigi condo'larda. Bizdeki gibi ertelenen ve bir turlu baslanamayan insaat, surekli extra cikan odemeler vs.

Carsamba gunu 30 kisilik bir grupla oglen yemegine gidildi once. Sonra kafeteryada pasta ile kutlama yaptik. Hediyeler verildi, vedalasmalar yapildi. Sensiz napacagiz diye aglayanlar bile vardi. Muzik konusunda otorite olacak kadar yetenekli, bilgili ve ilgili. Bir web sitesinde DJ'lik de yapiyor hos. Is yerinde arkadaki kuplerden birinden zaten hep muzik sesi gelir. Bir ara internetten Turk muzikleri bulmustu. Katibimle baslayip, Istiklal marsiyla sona ererdi :)

Uzun uzun pek cok seyden konustuk, tartistik. Sayesinde Amerikalilar nasil dusunur, nasil insanlardir gibi iclerine girince anlayabilecegim seyleri tanima imkani sagladi bana. Dil bilimi okumus sonradan bilgisayara gecmis. Bell laboratoarlarinda yetistiginden Unix'i cok iyi bilirdi, ama en iyi bildigi sey programlamacilikti. Huysuz ve aksi olmasina karsin, duyarliydi. Evdeki kedilerinden birisi oldugunde 1 hafta surati asik gezdi ve aman bunu kimse bilmesin diye de bana siki siki tembih etti.

Hakkinda yazacak sey cok. Bir donem kapanirken oyle ya da boyle biz gene emaille, telefonla arkadasligimiza devam edecegiz. Yolun acik, sansin bol olsun.

14 Nisan 2006 Cuma

Gecip Giden CTIA Arkasindan

Bizim telekom sektorunun nabzi gecen hafta 5-7 Nisan tarihlerinde Las Vegas'taki CTIA fuarinda tutuldu. Maalesef fuara katilmamis olmakla beraber is, Amerika'daki cep telefonlarina veya daha genel olarak wireless sektore gelince iki kelam yazmak istedim. 98'deki CTIA Atlanta'da yapilmisti. O zamanlarda orada yasadigimdan fuara gitmek mumkun olmustu. Bir fuar bu kadar show icerir diye dusunmustum. Palyacolar, tiyatrolar, isik oyunlari, sebil dagitilan esantiyon urunler...

Bir defa artik sagir sultan bile duydu, tekrarlamayacagim. Amerika, telekomda, cep telefonu sektorunde Avrupa'nin teknik olarak kullandigi alt yapisinin bir hayli gerisinden basladi bu ise. GSM diye Avrupa'da standart kullanilan wireless sistem, Amerika'da PCS, TDMS, IDEN diye farkli sistemlerle kullanilmaya baslaninca -liberal ekonominin faturasi- dezavantajlarini anlamak biraz zaman aldi. Finans sektorune yapilan yatirim gibi degil ki, kurulan kuleler, baz istasyonlar, kontrolir birimleri, santraller surekli eklenen, surekli guncellenen network parametreleriyle cok cok masrafli bir yatirim. Bir kez yatirim yapinca da bunu hop diye degistirmek, baska sisteme gecmek cok zor. Iste gecen yillara kadar herkesin dilinde olan 3G'ye gecmek bundan dolayi zordu. Ama bir zaman geliyor ki, sisteminizi upgrade etmeniz hatta degistirip yenilemeniz gerekiyor. Simdilerde hemen herkes 3G'ye gecmis bulunup, EV-DO denilen wireless packet data olarak kisaca tanimlanabilecek, cep telefonundan hizli web surfleme ve bilimum programlari calistirma kapasitesine sahip sebekelerden servis alma imkani dogdu.

Baslangicta bolgesel bazda verilen wireless lisanslari daha sonraki duzenlemelerle ulke genelinde Verizon, Cingular, Sprint Nextel, T Mobile olarak bu isin buyukleri arasinda paylasilmakta artik. Hala bazi bolgelerde yerel operatorler (Midwest'teki Alltel, South'daki South Link gibi) var ya da bazi buyuk sirketlerin kendi wireless telefon sistemleri var. Ornegin ConEd isimli elektrik sirketi, kendisine cep telefonu sebekesi kurmus.

Teknik bir eleman olaraktan piyasadaki rekabetten, urunlerden, diger sirketlerin servis kalitesinden cok haberdar degilim. Ama buraya gelen hemen herkesin basina gelen bir iki seyden bahsedeyim kisaca.

Amerika'ya tasindigim ilk gun, yerel telefon ofisine gidip eve telefon baglatmak istedim. 3 cesit konusma tipi var. Lokal arama (sehir ici degil, dikkat), uzak arama (long distance, yani yerel konusmalari kapsamayan aramalar) ve uluslararasi arama. Uluslararasi arama anlasilir da diger ikisi arasindaki farki anlamak kolay olmadi. Ayni blok icindeki aramalar lokal de, 10 mil otesi veya sehirlerarasi, eyaletlerarasi aramalar long distance'a girebilir. Ve bu servisleri de o zamanlar yerel icin ayri telefon sirketi, long distance ve uluslararasi icin baska bir sirket veriyordu. Kadin bana bir ton plan ve isim soyleyince iclerinden sadece AT&T tanidik geldi ve onu sectim. Ne Sprint'ten haberim vardi, ne MCI'dan. 1. ayin sonunda gelen fatura ulkedeki tum telefon sirketlerini ve planlarini anlamama sebep oldu zira. 600$'di ister inanin ister inanmayin. Hatta kredi tarihim olmadigi icin 1. ayin sonunda bu kadar faturayi odeyemecegimi dusunup bir de telefonumu kesmezler mi? Ertesi gece musteri hizmetlerini aradim da, uzun uzun telefonda sorunu, durumu, bana verilen rate'ler ile uyguladiklari oran arasindaki farki aciklayip yariya indirebildim. Bu zamanlarda VOIP ile servisler ve ucretleri cok daha uygun. Simdi bu isin landline, wireline yani tel ile evimize, ofisimize ulan telefon servisi yani.

Cep telefonu servisi olayi da bu 4 buyukler arasinda benzer sekilde isliyor denilebilir. Cunku her bir wireless operator'in bir de wireline kismi var. Ulkenin 280 milyonluk nufusu soyle paylasilmis operatorler arasinda. Cingular 52.3Milyon, Verizon 49M, Sprint Nextel 45.6M ve T-Mobile 20.3M. Hala buyumeye elverisli potansiyel olmakla birlikte pazarin 2009'da saturasyona girecegi, sonrasindaki savasin operatorlerin sunduklari urun cesitliligi, servis kalitesi ile birbirlerinden musteri calmakla devam edilecegi dusunuluyor.

Iste bir cuma gecesinde saat 12'ye gelirken ben bir proje icin ofiste onceden basladigim bu posting'in son cumlelerini tamamlamaya calisiyorum. Musterilerimiz etkilenmesin diye sistemde upgrade var bu gece. Bazilari su anda misil misil uyur, bazilari sinema, film keyfi yapar, bazilari keyifli bir yemek sonrasinin rehavetini yasar, bazilari da ofiste proje basinda, ne olur bir sorun olmadan tamamlansin diye dua eder. Sorun olunca neler mi oluyor, en iyi simdilik hic dusunmemek, yazmamak. Hele bir bu gece gecsin...

10 Nisan 2006 Pazartesi

Single Mother C.

C. 27 yasinda, 3.5 yasinda bir kizi var. Kizi benim oglumla da iyi anlasinca hafta sonu play date icin bulustuk. Cocuklar oynarken hayatini anlatti. Boston'dan gelmis buraya 3 yil once. Kizina hamileyken erkek arkadasiyla anlasamayinca ayrilmislar. Devletten cocuk bakimi ve ev kirasi yardimi aliyor. Kizinin babasinin hicbir katkisi olmadigini soyluyor. Liseyi zar zor bitirmis, simdilerde akli universiteyi bitirip guvenli ve parali bir ise girmekte. Saat ucreti $10'dan bir kreste yardimci ogretmenlik yapiyor. Daha once baska yuvada saati 8$'dan calisiyormus, burasi icin odemesi iyi diyor, sosyal guvenlik ve saglik sigortasi primlerini de oduyorlarmis.

"Kendimi sanki babaannem kadar yasli" hissediyorum diyor. Oysa ilk genclik hayallerinde 27'sinde 2. cocuk, 30'sunda 3. cocugunu dogurmayi hayal etmismis. Kendisi tek cocuk. Annesi ile babasi hic evlenmemisler, ama annesi 5 yil once baska bir adamla evlenmis.

Is yerinde de cok single mother var. Cogu hispanik ya da zenci, egitim duzeyleri oldukca dusuk, finansal olarak zayiflar ya da borc icindeler. Georgia'da yasadigim zamanlardan hatirliyorum; beni soke eden, 16'sindaki zenci kizlarin hamile goruntuleri hep aklima "neden bu yasta cocuk sahibi oluyorlar da baska opsiyon dusunmuyorlar" sorusunu getirirdi. Cogu dinsel sebepler yuzunden kurtaji reddediyor. Zaten guney eyaletlerde kurtaji engellemek babinda cikarilan yasalar akil alir gibi degil.

NY'a ilk geldigim zamanlarda da erkek arkadasiyla yasayan ama ilk evliliginden/iliskisinden olan cocuklarini da yaninda tutan single mother sayisi gene beni epey sasirtmisti. Zamanla 50 yasindaki adamlarin girl friend'imle sunu yaptik, bunu yaptik deyislerine yadsimalar azalsa da, single mother'lara alisilsa da, gercek uzuntum bu iliskilerden olan cocuklarin ne kadar saglikli buyudukleri konusundaki soru isaretlerim. J. diye bir kiz arkadasim var is yerinde. 5 yil once evlendi. Su anda 38 yasinda ama 21 yasinda kizi ve 8 yasinda oglu olduguna inanmak zor. Iki cocuk da baska iliskilerden olan cocuklar. Hayatinin cahil diye adlandirdigi o donemlerde ne kadar zorlandigini anlatiyor da, bunlarin ustesinden gelmek icin gece gunduz 3 iste calistigini, bir donem uyusturucuya ne kadar yaklastigini ama Allahtan baslamadigini, aklini kacirma derecesinde fiziksel yorgunluktan uyuyamadigini ve kazandigi tum paranin nasil olup da gene hicbir seye yetmedigini vs. vs. Sadece beni inanclarim kurtardi diyor 16'li 17'li yaslari icin. Simdilerde hayati duzenli ama kendi yasadiklarinin asla kendi cocuklarinin basina gelmesini istemiyor.

Iste boyle zamanlarda insan kendinde yer etmis evliligin ve aile degerlerinin kutsalliginin farkina variyor.

Bazilari icin hayat ne kadar da zor gercekten.

5 Nisan 2006 Çarşamba

01:02:03 04/05/06

Sayilara sadece ben takili degilim ki. Gruptan birisi bugun icin "tarih bir daha 01:02:03 04/05/06'yi gostermeyecek" diye email atmis. Kendi gibi herkesi Amerikan formatinda olcu birimi kullananlar hakli olabilir(di). Ama "Ingiliz formatinda 04/05/06 yani Mayis 4 de sayi dizilimi olarak ayni formati gosterecek gelecek ay" diye yazdim ben de.

Metrik sistem yerine imperial sistemi kullanmak pek kolay degil bu ulkede. Celcius yerine Fahrenheit, gram yerine pound, hacim olcusu icin ounce/oz, metre yerine foot/feet diye uzayip gidiyor liste. Zamanla alisiliyor tabii ama onde ayi gosterecek sekilde ifade etmek farkli bir duzenleme (bunun imperial sistemle ilgisi yok bu arada, sadece format ifade farki). Kac defa once gunun tarihini koyup imza atmadik ki? 10'luk duzen esas alinarak olusturulan metrik sistem yerine, 12 duzen esas alinarak olusturulan imperial sistemin hacim olculerinde daha dogru olcmek bakimindan avantaji varmis.

Wikipedia'ya bakinca bu MM/DD/YY (AY/GUN/YIL) formatini USA ve Kanada disinda kimsenin kullanmadigini goruyorum. Imperial sistemi ise Amerika ile birlikte bir de Liberya ve Myanmar kullaniyormus dunyada. Ee artik Amerika da metrik sisteme gecse ne iyi olur diye dusunuyor insan. Aslinda bunu '80'li yillarda denemisler ama yurumemis. Piyasadaki litrelik su siselerinden baska hicbir alanda tutmamis bu uygulama. Bir de bugun bilim dunyasinda -ozellikle tipta- miligram, mililitre kullaniliyor o kadar. Eskiden ER dizinde, simdilerde Grey's Anatomy'de sikca kulagimi geliyor, su kadar centilitre IV verin diye.

Takvim gunu olarak da burada ilk gun pazar. Bunun sebebi nedir acaba diye sordum etrafa, geleneksel, aliskanlik dediler. Hakikaten Wikipedia'ya bakinca bunun Yahulikten ve Misirlilardan gelme oldugu yaziyor.

3 Nisan 2006 Pazartesi

Zalim Bahar

Basligin arabesk oldugunu dusunebilirsiniz, bence de oyle ama su mart-nisan aylarinin bize cektirdiklerine bir bakin. Cicekler acmadan gelen polenlerden gozumuzu acamiyoruz. Oyle boyle degil, bizim oglan gozlerini oylesine bir ovusturuyor ki sabah aksam, sanki boks macindan cikmis gibi her defasinda. Sonra degisen, bir acip 23C'lere cikip 10C'ye jet hiziyla dusen havaya ne demeli? Basinc farki, kararsiz nem orani derken, bahar nezlesi kapida. Ama bir eski dost var ki ziyareti istenmeyen: benim migrenim. Basagrisiyla baslayip migrene donusmesi isten bile degil. Saatler de degisti hafta sonu, bakalim biyolijik saatimiz ne zaman, yeni zamana adapte olacak. Iste bundan yillar once Isvicre bu saat uygulamasina direnmis uzun sure. Sebebi de, ineklerin beslenme saatlerine uyum sorunuymus. Tarim Isvicre'si, finans Isvicre'sine yenik dusmus bir sure sonra ama...

"Nisan aylarin en zalimidir" diye okumustum bir yerde. Intihar olaylarinin exponansiyel arttigi, cinayetlerin fazlalastigi, manik depresyonun tavana vurdugu bir ay. Hakikaten ne oluyor vucumuzda da bu kadar etkileniyoruz anlamak isterim. Bunun bir fiziksel, kimyasal, aerodinamik aciklamasi nedir?

Migrenim diyordum. Zaten beni iyi taniyan dostlar bir beni, bir de basagrilarimi sorarlar. Denemedigim yeni tedavi sekli kaldi mi diye dusunuyorum, evet var: noral terapi. Hint otlarindan, biyoenerjilere, biyofeedback'ten magnezyum terapisine kadar bilimum seyler uygulandi, ogrenildi ve devam da ediliyor. Allahtan su triptanlar cikti da, tedavi etmese bile, 200km hizla giden agriyi 50km'ye indiriyor iki saat icinde.

Iste boyle bahar senligi havasindaki icim; yasasin mavi gok, turuncu gunes, disardaki masalar, fiskiran fiskiyeler, flip floplardan nanik yapan ayaklar, hafifleyen bedenler dese de, bir yandan da surekli "basim agriyo, basim agriyo" diye sizlanmak istiyorum.

27 Mart 2006 Pazartesi

Gundemin Konusu: Vergiler

Her yil 15 nisan bu ulkede bir onceki seneye ait kazanclarinizi devletle hesaplasacaginiz gun olarak takvime isaretlenir. Bu yil 15 nisan cumartesiye denk geldiginden 2 gun daha kazanip 17 nisanda vergi formlarimizi devlete teslim edecegiz. Isteyen daha once gonderebilir tabii ama odevini son zamana birakanlar icin, postaneler o gun fazla mesai yapip, zarfin ustundeki pulda 17 nisan damgasi oldukca icimiz rahat bir sekilde vergi formlarimizi bir federal hukumete bir de bulundugumuz eyalete gonderecegiz.

Saniyorum hicbir gelismis ulkenin vergi durumlari, Amerika'ninki kadar karmasik ve icinden cikilmaz degildir. Eger bordroya bagli calisan insanlarsaniz, ya kagit ustunde giderek ya da bir vergi programi ile bunu yapmak o kadar zor degil ama kazanclariniz standart bir gelirden ibaret degil; isin icine bozdurulan borsa kagitlari, dividentler, bankadaki uc bes dolar paraniza alinan faiz, kirada eviniz varsa, aileninizin size miras biraktigi ya da hediye ettigi bazi mulkler, 1300$'dan fazla kumarda kaybedilen para, dunyanin herhangi bir yerinde (evet dogru duydunuz, sadece Amerika'daki kazanclar degil) size gelir olarak gelen ne varsa (kira, faiz, off-shore, miras) bu federal ve eyalet formlarina girmek zorunda. Cocugunuzun egitimine simdiden koymaya basladiginiz para, evinize odediginiz mortgage, evinize yaptirdiginiz tamiratlar, bunlarin hangisi deduct edilebilir tek tek ustunden gecerek miktari cikarmak, organizasyonlara verilen bagislar, bunlarin miktarlari, faturalari vs. vs. Aksi halde IRS'in audit'lerinde hedef olmak isten bile degil. Bana audit gelir mi diye dusunmeden edemiyor insan. Zaten finans kurumlarindan size gelen formlarin aynisinin diger kopyasi IRS'e de gidiyor. Ozellikle buyuk islemlerde cross-checking yapilip tutmuyorsa IRS'i kapinizda faiziyle bulabilirsiniz. Hatirlayin Al Capone'u karanlik islerinden yakalayamayan devlet, vergi acigiyla Alcatraz'a gondermisti 1931'de.

Iste butun bu kadar karmasik, sofistike vergi durumlari karsisinda insan doldurdugu formlarda acaba yanlislik yaptim mi, yoruma acik birakmadan doldurdum mu diye dusunmeden edemiyor. Yok bu kadar isin altindan kalkamam derseniz, HR Block basta olmak uzere bir suru CPA (mali musavir) var etrafta sizin tax return'lerini yapacak. Aslinda onlarin da yaptigi bir vergi programini takip edip kazanclarinizi doldurmak. Ancak yoruma acik konularda ve degisen vergi yasalarini takip ettiklerinden sorumlulugu ustune alip sizin adiniza vergilerinizi tamamliyorlar.

Bu vergi durumunun uzerinden gecmenin guzel yanlari da var tabii. Emeklilik konusunda vergiden muaf, IRA mi acacaksiniz, 401K'nizi mi arttiracaksiniz, uzun zamandir dokunmadiginiz, ihmal ettiginiz fonlariniza mi bakacaksiniz, yoksa ben faizden az da olsa kazanayim diye money market'e mi paranizi koyacaksiniz.. iste bunlar icin kisisel finans durumunuzu degerlendirmek icin iyi bir zamanlama. Bu arada su linki oneririm degisik urunlere verilen faiz oranlarini gormek icin. Bir de kredi tarihinizi gosteren bir rapor istediniz mi, gelecek seneye kadar iciniz rahat olabilir.

Evet kolluklari takip bir hafta sonunu ya da bir hafta icini ayrimanin vakti geldi. Bahar gelsin ama 17 nisan o kadar erken gelmesin.

24 Mart 2006 Cuma

Sergi - Vucutlar

Ben en cok sinir sistemini merak ederim. Vucudu ag gibi saran sinirler biraz soyut gelir bana. Kaslar, kemikler, damar elle tutuluyor da, sinir deyince icerdigi konsept olarak en ilginci oymus gibiydi ta 1999'da Viyana'da gezdigimiz Body Worlds (Korperwelten) sergisine kadar. Su yanda siyah sapkali adam Prof. Dr. Gunther von Hagens, iste bu sergiyi yaratan adam. Polonya dogumlu ve Nazi askeri olan bir babanin cocugu olan von Hagens Dogu Almanya'da buyumus. Bati Almanya'ya kacmasi sonucu, ilgilendigi tipta kariyer yapmis. Tipta Plastination diye bir teknigin mucidi olmus.

Kadavralarin cesitli olaganustu proseslerden gecirilerek insan vucudu bir sanatsal incelikle teshir ediliyor sergide. Almanya orijinli bu sergi, "insan vucuduna saygisizlik" diye pek cok ulkede tepki gorse de (hatirliyorum Tokyo sergisi sirasinda buyuk protesto olmustu, simdi alisildi sanirim), bence anatomi ve biyolijye egilimi olanlar icin cok egitici. Bir defa gercek insan vucudunu goruyorsunuz. Tum organlar karsinizda; beyin, karaciger, akciger, omurilik, sinir sistemi, kas sistemi. Ve bunlar o kadar guzel ve ilginc sergileniyor ki ornegin kirmizi kaslari lime lime ayirip aralarindan gecen sinirler, damarlarla teshir etmisler. Ya da kanserli hucreler nasil oluyor, sigara icen insanla, icmeyen insanin akcigerlerini yan yana koymuslar. Baska cok ilginc gordugum bolum, kurete edilen ceninlerin haftalarina gore sergilenisiydi. Aralarinda sakat olanlar, minik cam siseler icinde insanda garip duygular uyandiriyor.

Simdi bu serginin farkli versiyonu olarak tahmin ettigim baska kaynakli Exhibition-Bodies isimli sergi var NY'ta 31Mayisa kadar. Web sayfasinin disclaimer bolumunde bunun Dr. von Hagens sergisiyle iliskili olmadigi yaziyor ama ilginc oldugu kanaatindeyim gene de.

23 Mart 2006 Perşembe

Araba Galericileri

Diyelim araba alacaksiniz, bakmak icin galeriye gittiniz esinizle. Iceri girdiniz ve etrafta display arabalar var di mi? Eee MP3 player bakmiyorsunuz, burasi car dealer, bir cengaver atilip "nasil yardimci olabilirim" diye soruyor kocaniza, babaniza, erkek arkadasiniza ya da yaninizda erkek cinsiyetinden kim bulunursa ama size degil dikkatinizi cekerim. Iste bu adama ya da gozunuzun kestigi baska adama ne cevap verdiginiz cok onemli, cunku onunuzdeki 1 ay boyunca adam Mahmutpasa saticilarini aratmayacak bir ustalikla size hergun telefon, email, posta ile ulasmaya calisacaktir. Eger sadece ilgilendiginiz arabalar hakkinda fikir sahibi olmaksa dileginiz cok sorun yok, ama araba almayi dusunuyorum gibi bir cumleyle baslarsaniz, hemen sizi masasina alip baslar sorularini sormaya. Varolan arabanizi trade-in mi edeceksiniz, lease mi edeceksiniz, satin mi alacaksiniz, krediyle mi alacaksiniz? Hemen bir de elinize formu tutusturup imzalatip bir test drive'a (deneme surusune) cikmis bulursunuz kendinizi.

Butun bunlar o kadar saniyelik zaman diliminde oluyor ki, ne oldugunu anlamadan diyelim Honda Pilot'un koltugunda buluverirsiniz kendinizi. Tamam test surusune ciktiniz, memnun kaldiniz. Ev odevinizi yapmadan giderseniz ve gonlunuzde de azicik o arabayi varsa kesin size o arabayi satar o adamlar. Aylik ne kadar odeme gucu oldugunuzu olcup, sizden araba almaya aday olma sinyalleri almissa car dealer, oracikca deal'inizi yapiverir hemen. Bildigim kadariyla Saturn'e 30 gun icinde istemezseniz arabanizi iade ediyorsunuz, ama aksam olup da ben n'ettim derseniz, ustune soguk su icin.

Iste o yuzden derler ki Amerika'da araba saticilari ile avukatlar ulkenin en asagilik insanlaridir diye. Avukatlarla o tecrubem yok cok sukur ama araba saticilari icin buna yuzde yuz katiliyorum. Ben TR'de ne araba almak icin galeriye girdim, ne de alan birinin yaninda bulundum ama burada herhalde en az 10 galerici ziyareti, 20 test surusu gibi bir rakamdan sonra ve periyodik araba bakimlarinin elemani olarak dun bir kez daha ic gecirdim nedir bu araba galericileri diye.

Simdi bunlar nerden aklima geldi? Arabanin yagina suyuna bakilacakti bu ay, is yerinin 500mt guneyine arabayi birakiyorum. Bir defa bayan olmaktan dolayi kesinlikle sen bu isten anlamazsin tavri var. Hakikaten anlamam ama ben de sana kullandigin bilgisayardan printer'a form gonderemediginde "bak Control Panel'deki icon'lari bilmiyorsun" muhabbeti yapmiyorum. Olsun o gene de bana bakmiyor, hele yanimda Burak varsa ben zaten gorunmez miyim diye iki kere dusunuyorum. Bir kere direkt esle (kocayla) muhatap olunuyor, ona sorular sorulup, onun gozlerine bakiliyor cevap almak icin. Ben casper olmaya devam ediyorum.

Eee kimse benimle ilgilenmezken ben de etrafi seyrediyorum. Genelde bu galericilerde acik duzen masa usulu 8-10 satis elemani, arkada biraz daha zor erisimli bir alanda ilk patronlar, fazla degil 3-5 kisi, taa arkada veya asma kattaki yukarda ise patronun oturdugu maun-mese kapli masali ve dolapli bir odasi vardir. Soyisimlerinden bu galericilerin cogu Italyan asilli o anlasiliyor. Adeta aile sirketi gibi bunlar, nihayet patron diye dusunduklerimin hepsi birbirine benziyor. Bir adet resepsiyondaki telefonlara bakan bayan haric herkes erkek. Ikikere iki dort, kadinlar arabadan anlamaz, araba da satamaz.

Ilk arabamizi alirken burada o kadar paranoyak davranmistik ki (herseyi alirken oyleyiz gerci), sizi kesin kaziklarlar, kullanilmis araba alacaksaniz pre-certified alin, soyle pazarlik yapin boyle fiyat verin gibi tavsiyelere sonuc da hic de gerek kalmamisti. Sirketin bazi dealer'larla yaptigi anlasmaya gore fabrika invoice fiyatini gostermeleri ve bunun %1 ila %4 altinda indirim vermeleri gerekiyordu. Oyle de yaptik nitekim. Sevdigimiz 2 arabayi da boyle aldik ama gene de buna ragmen bize son dakikada numara cekmeye kalkmalari Amerika'daki o 2 insan profili icin soylenen sozu hatirlatmadi degil. Gerci KBB (Kelly's Blue Book) ve Edmunds siteleri size hangi arabanin fabrika invoice fiyati nediri detaylariyla gosteriyor. O yuzden pazarliginiz ne kadar kuvvetliyse, o kadar iyi fiyata alabilirsiniz arabayi.

Burasi TR degil ki, hurdasi bile para yapsin aletin. Aldiktan 1 yil sonra nerdeyse %50 depreciate oluveriyor hemen. Bir de Amerikan arabasi filansa satarken olu fiyatina gitmesi isten bile degil. Gecenlerde Newsweek'te yaziyordu, GM arabalarinin 1500$'lik kismi saglik sigortasina gidiyor diye. Toyota'da bu miktar sadece 150-200$.

Yilin 2. yarisindan sonra exponansiyel artan araba reklamlari ile eylulde baslayan kampanyalarla fabrika cikis fiyatina araba almak mumkun. 3000$'a kadar cash rebate, sifir faizli kredi, sifir downpayment'li satislar, 500$'lik bedava benzin, uygun aylik odemelerle lease etmek hep size araba aldirma yontemleri.

Neyse aksam olunca ben arabami aldim eve geldim. Ne zaman araba servisine gitsem ayni duygular dusunceler. Allahtan bu servisler sik degil de idare ediliyor.

21 Mart 2006 Salı

Atmayalim Geri Donusturelim

Camlar, plastikler, kagitlar ve organik copler icin oldukca yaygin geri donusum programi var da bir de icinde kursun gibi zehirli atik iceren elektrikli aletlerin bateri ve pilleri icin, cok az yerde olsa da toplanan recycling kutulari var. Bunlardan birisi bizim sirketin kahve odasi, mutfagi, yemek salonu ne dersenin deyin iste orasi. Gordugum kadariyla atiklarin geri donusumu konusunda Almanya paranoya derecesinde dikkatli. Eger atiklar gruplarina gore ayristirilip atilmazsa ev sahibine ceza geliyor. Apartman gibi coplerin toplu atildigi yerlerde uygulama zor olsa da, insanlar birbilerine gerekli uyarilari yapiyorlar. Bizim sitede salilari organik copler, carsambalari plastik ve kagitlar toplaniyor. Eger ola ki, buyuk karton kutulari sali gunu normal coplerle cikarmissaniz adamlar bunu almiyorlar, cop konteyniriniza geri birakiyorlar.

Cep telefonu baterisi, kalem pil, AAA gibi her cesitten farkli baterinin direkt cope atilmasina karsiyim ve bunlari biriktirip ise getirip kutuya atiyorum. Ustundeki yaziya gore de, Virginia'daki bateri recyling merkezine gonderiliyormus her ay. Sosyal cevre bilinci yerinde olan herkesin uymasi gereken bir sorumluluk diye dusunuyorum. Eger yakinlarinizda boyle bir yer yoksa biriktip bana verebilirsiniz, cok ciddiyim.

Tik Tak Tik Tak

20 Mart 2006 Pazartesi

Crossant'in Hikayesi

Gecen haftaki crossant'li kahvaltilarimi yazarken aklimdan gecti, nerden bu crossant hikayesi geliyor diye. Turklerle iliskisini okumustum da, gene de soyle bir internete bakmak istedim bilgimi saglamlastirmak icin.

1683'te Viyana kapilarina dayanan Turkler, sehri kusatip tunel kazarak sehri ele gecirmeye calisir. Ancak gec saatlere kadar, hatta sabaha kadar calisan bir firinci, Turklerin bu hareketini duyunca askeri guclere haber verir ve tunel operasyonu geri puskurtulup sehir ele gecirilmekten kurturulur. Kahraman ilan edilen firincinin tek istegi ise bu olaya mutakabil Islam'in sembolu olan ay seklinde bir firin urunu yapmak ve bunun da halk tarafindan takdir edilmesidir. Croissant kelimesi crescent (ay seklinde) olarak buradan gelir. Kimi kaynaklar Viyana kusatmasini Budapeste kusatmasi olarak verir, kimileri ise 1850'lere kadar crossant'in uretilmedigini yazar.

15 Mart 2006 Çarşamba

Bu Haftaki Sabah Kahvaltilarim

"Oh be ne kadar da dinlenigim" diye uyandim pazartesi. Allah Allah cok da alisildik degil yani hafta basi icin. Saat de calmadi. Bugunun pazartesi oldugunu hatirlama disinda hersey gozume hos gorunuyor. Ama o da ne, saat 8 olmus, yan odadaki calar saat de uyuyakalmis anlasilan. Usulca kafami uzatiyorum hala misil misil uyuyor. Simdi neden dinlendigimi anliyorum. Extra 1-1.5 saat uyku insana herseyi hos gosteriyor. Ucumuzun yarim saat icinde evden cikmamiz lazim en gec. Bir kosusturma derken kahvalti eksik kaliyor. Napiim babamin kiziyim, illa sabahlari evde kahvalti yapilacak, bu sabah haric. Sabah ise gelirken yolda aklima "cheese crossant" fikri dusuyor. Is yerinin karsisina gecen yil Atlanta Bread Company acildi. Oglenleri sik sik yemeklerini yedigim guzel bir yer. Ya o bastan cikaran firin urunleri. Tamam TR'dekiler kadar cok cesit yok ama ici frambuazli ve peynirli, ustu bademli ya da cukulatali crossantlar yok mu...

Ise ugrayip once bilgisayari boot ediyorum ve sonra bir kosu ABC'ye gidiyorum. Hava da nasil guzel. Yaninda bir bardak da kahve alip masama geliyorum. Simdi bu frambuazli peynirli crossant'i kahve esliginde bir ayindeymiscesine husu icinde sindire sindire yiyebilirim. Ilk isirigi aldim, burasi biraz citir hamur. Bir sonraki, hamurdan tasan peynir ve frambuaz. Bunu agzimdaki her noktada hissedip kahveyle birlikteligini tamamliyorum. Her Amerikan porsiyonunda oldugu gibi oldukca buyuk bir crossant. ABC'nin firin urunleri standartdan sanirim %25 daha buyuk. En guzel tarafina geldim simdi; tam ortasi. Artik her noktadan fiskiran frambuaz ve peyniri isirirken kendimden geciyorum. Bunlar aslinda bildigimiz ucu kivrik ay seklndeki crossantlardan ziyade, ici dolu, bohca seklinde katlanmis olanlardan ama adi hala crossant.

Aksama evde anlatiyorum sabahki kahvalti senligimi. Burak'in da aklina giriyor crossant ama cukulatalisi (Cukulatayi sadece cukulata olarak severim, onunla yapilan hicbir urun beni cezbetmez).

Gunlerden sali. Bu sabah da calar saat uyanmadi. Gene bir telas sabah evden cikiyoruz ama bir yandan da keyifliyim, neden mi? Bu defa peynirli crossant aliyorum. Ilk citir isirik, ikinci citir derken icinden fiskiran peynirlerle karnimi doyuruyorum. Eee tabii bu kadar buyuk bir fiesta'dan sonra oglenleri hic mi hic acikmiyorum.

Bugun carsamba. Saat zamaninda caldi bu sabah ama ben bilerek geciktiriyorum sabah kahvaltisini. Ustu bademli ve pudra sekerlisinden lutfen diyorum bugun. Goz ucuyla icerdekilere bakiyorum. Sominenin karsisinda uyuklayan birkac tip ile, laptop'inda haril haril is yapan finansci kilikli adamdan baska bir de ogrenci oldugunu dusundugum bir kiz var kitabina gomulmus. Neyse ben hizli adimlarla disari cikiyorum. Nasil bir ruzgar esiyor, gozlerimden yas geliyor binaya girdigimde. Bugun itibariyle soz veriyorum kendime. Yarin eski ev duzenine geri donulecek. Miktar itibariyle bu kadar karb ve seker pek hos degil. Biraz ozleyelim birbirimizi.

Ya iste bu hafta harika bir hafta, dinlenip guzel bir is kahvaltisi yapmak gibisi yok.

13 Mart 2006 Pazartesi

Sex And The City'den Sonra

Candace Bushnell kendi hayatindan esinlenerek yazdigi Sex and The City'den (SATC) sonra yeni bir kitap daha cikarmisti gecen yilin sonlarinda. Ismi "Lipstick Jungle".

Manhattan'daki 4 kadin arkadasin hayatlarindan kesitlerin islendigi kitap ve sonra dizi haline getirilen SATC, buyuk basari kazanmisti. Hala ara ara TBS'de denk gelince bir 5-10dk izliyorum. Ilk sezondaki sokaktaki insanlarin sosyolojik yorumlarin yerini, ilerleyen bolumlerde Carrie'nin almasiyla daha bir agirlik kazanan dizi, 6 sezon sonunda izleyiciye veda etti. Hatta bir film projesi de vardi ayni oyucularla SATC icin ama henuz baska bir haber duymadik hakkinda.

Neyse, yazarin bu yeni kitabi, yine Manhattan'da, yine kadinlarla, SATC'nin devami niteliginde. Bu defa 40'larin basinda, kariyer yapan ama evliliklerinde, iliskilerinde, is hayatlarindaki inis cikislari yasayan 3 kadinin oykusu.

Victory Ford moda designer'i ve bekar. Uluslararasi alanda da urunlerini pazarliyor. Nico, buyuk bir fashion dergisinin editoru, evli ve 1 kizi var. Wendy ise NY'taki tek blockbuster film sirketinin produktoru, evli ve 3 cocugu var. Kitap boyunca, is dunyasinda kariyer kadini olmanin zorluklari, is hayatindaki cekismeler, ayak oyunlari, evlerinde esleri ve cocuklariyla olan iliskileri irdelenmis. Nico, Calvin Klein'in ic camasiri modeliyle iliski yasar. Bu arada kariyerinde yukselmek icin onunde engel olan herkesi harcamaktan kacinmaz. Victory uzun sure istedigi beyaz atli prensi bir turlu bulamaz ama sonra ulkenin en zengin is adamiyla cikmaya baslar. Wendy is geregi cok sik seyahat eder. Bu da evdeki 3 cocugunun ve aile duzeninin dengesi bozar ve sonucta esiyle bosanirlar ve o gune kadar kazandigi herseyi de kocasina verir. Zaman zaman cesitli etkinliklerde bir araya gelen bu 3 arkadas, SATC'deki tadi vermemekle birlikte, yazar yine de Manhattan havasini estirmeyi basarmis.

Eglenceli, calisan kadin ve anneler icin empati yaratan, para-mutluluk iliskisini sorgulayan, Manhanattan'daki in lokasyonlarin ve olaylarin adreslerinin verildigi ve sanirim bir sure sonra dizi haline getirilirse insanlarda aliskanlik yaratabilecek turden bir kitap.

Milyonlarca Kucuk Parcacik'tan Once ve Sonra

Ben kitabi okumadan once o kadar buyuk kiyamet kopmustu ki medyada, simdi pek cok dergi, televizyon, yayinevi ani adi altinda yayinlanan eserlere karsi pek bir temkinliler. Eger ses getirmeyen bir yayin olsaydi okurmuydum bilmiyorum, cunku kitabi okurken bu kadar acik, durust, yalin, duygusal ve kendi duygularini saptirmadan birebir ifade eden birisini dinlemek, yazara karsi bir yakinlasma sagladigi gibi, icinde anlattigi olaylara karsi muthis bir urperti hissettim. "Herkesin 2. bir sansa ihtiyaci vardir" mottosuna inanan ama ote yandan sizin cocugunuzu zehirleyen, etrafina buyuk zarar veren, bu arada kendini de ucuruma surukleyen bir insani dusunurken biraz celiskili hissettim kendimi.

Kitabi dinlerken cogu zaman, bazi seylerin eksik kaldigini dusundum. Neden insanlar alkolik olurlar, neden madde kullanirlar, bize aksettirildigi gibi bozuk duzenli ailelerden mi geliyor kokleri, onlari ne ve neden bunlari kullanmaya iter, rehab'de kalmanin finansal boyutu nedir gibi? Bunlari internetten bulmak mumkun elbet ama yasayan birisinin anilarindan ogrenmek sanki daha etkili gibi. Yine bazi seylerin cevabi kitapta ustu ortulu var ama acik degil ya da ben belki bu ani kitapta bu sorulara yazar bakis acisiyla kendi hayatina ortusen konularda daha bilimsel bir yaklasim bekliyordum.

Simdi bakiyorum Newsweek'in okuyucu mektuplarinda, okur kosesinde, bazi daily show'larda, kendi anilarini yazan kisilerde ve bunlari yayinlayacak yayinevlerinde bir tam dogruyu verme dikkati var. Eee onceki baskanini yalan soyledigi icin yargilayan bir ulkede baska turlusunu beklememek lazim herhalde? Bu kitabi yayinlayan Random House, yazarin anilarinin dogrulugunu kanitlama geregi duymamis yayinlamadan once ve medyaya gore kimse bunu yapmiyor.

James Frey kitabinda 3 ila 6 ay arasi kalacagini soyledigi cezaevinde sadece birkac saat kalmis, Lilly isimli kizin olmesini dramatize etmis -hatta bazi kaynaklar boyle bir karakter olmadigini bile soyluyorlar- ya da anestezisiz yaptirdigini soyledigi dislerinin aslinda zarar vermeyen lokal anestezi ile ortaya cikmasi, kitabin butunlugunun dogrulugu konusunda supheler uyandiriyor.
Kendi web sayfasinda bu konuda yer alan ozur beyani ile Larry King Show'da ve Oprah'da insanlari yanilttigi icin 2. bir ozurle bu konuyu aydinlatmaya calisiyor. Bu yanilsamalar kitabin ozunu elbet degistirmiyor bana gore ama okuyucunun kafasinda farkli bir imaj ciziyor yarattigi karaktere gore. Tam kendisi degil, belki olmak istedigi kisinin oykusu gibi demek istiyorum. Kitapta gecen istatistiklere gore dunyanin en basarili diye rehab merkezi diye gecen klinigin basari oraninin sadece %15 olmasi insanda soru isareti yaratiyor. Ustelik Newsweek'in birkac sayi onceki haberine gore bagimli olarak buraya gelen kisi aylik 20bin$ fatura oduyor.

Simdi ne mi yapiyormus yazar; NYC'de yasiyor, evli ve bir kizi var ve film endustrisinde calisiyor.

Daha fazlasi burada.

Milyonlarca Kucuk Parcacik

Genc adam yasli adama tavsiye almaya gelir.
Genc adam "ben birseyler kirdim" der.
Yasli adam "zayiat cok mu buyuk" diye sorar.
Genc adam "milyonlarca kucuk parcacik" der, "korkarim yardim edemem, aciklayamam".
"Neden" diye sorar yasli adam.
"Yapilacak birsey yok, duzeltmek cok zor. Iyilestirilemeyecek olcude parcalanmis, milyonlarca kucuk parca halinde..."

A Million Little Pieces
Ucak Chicago'ya inerken bedeni ve ruhu paramparca olmus, henuz 23 yasinda genc bir adam vardir. Hayata, kendine, gelecege guvenini ve umudunu yitirmis, beklentisi olmayan, herseye karsi ofkeli, sinirli, aciz, perisan,yalniz,nefret icinde bir adam. Ailesi Minesota'da bir rehabilitasyon klinigine goturur James'i. Belirli bir programi takip etmesi ve alkol ve uyusturucu bagimliligindan kurtulmasi icin belirli kurallara uymasi gerekmektedir. Inandigi hicbirsey yoktur, ne metafizik anlaminda Tanri, ne ona yasamda guc verecek insan sevgisi.

Klinikte benzer insanlarla tanisir, kendine yaklasmaya calisanlari reddeder, sorulara cevap vermez, katildigi seminerleri dinlemez. Bedeni ve ruhu 13 yildir alkol ve uyusturucunun esiridir. Rehab'deki birkac gunden sonra ayrilmaya karar verir. Disari cikar ama kisa zamanda onu seven ve pesini birakmayan birisinin iknasi sonucu 24 saat kalmaya karar verir. O hafta sonu ziyaret gunudur ve abisi ile birkac arkadasi onu ziyarete gelir. Milyonlarca parcaya kirilmis kalbi, bu ziyaret sonucu minik de olsa kendini birazcik iyi hisseder ve rehab'e devam eder.Her terapi onun icin anlamsizdir, bostur. Bu kocaman boslugu kendisi gibi cok kucuk yasta uyusturucuya baslayan, hatta annesi tarafindan baslatilan Lilly adinda baska bir hasta kiz doldurur bir nebze.

Kisa sure icinde ailesi gelir Tokyo'dan. Kitapta cok az bahsedilen aile yasantisindan, babasinin avukat oldugu ve Japonya'da bir buroya calistigini anliyorum. Aile terapisini, annesini, babasini gormek istemese de, onlara sarilmak istemese de, onlarla oldugu her ortamda icindeki ofke ve nefret giderek buyuse de, programin bir parcasi olarak caresiz boyun eger. Nasil olup da bu kadar batagin icine girdigini anlatir bu seanslarda.

Ilk 10 yasinda icki icmeye baslar. Evde icilen sarap siselerinin dibindeki alkolu, babasi ve abisiyle gittigi pazar maclarindaki bira sisesinin dibindeki birayi, mahallelerindeki partilerde diger buyuk cocuklarin onu sarhos yapip bunun kendisini guclu hissettigini dusunup, aldigi alkol orani zamanla artmaya baslar. 12 yasinda uyusturucu kullanmaya baslar. 15 yasinda hergun alkol alir artik ve 18 yasinda ikisini de kullaniyordur. Uyusturucu saticiligi da yapar kullanmakla beraber. Hergun blackout'lar olmaktadir (bu sanirim uyusturucu bagimlilarinda krize girme ve sonrasinda madde kullanimi ile hafizanin resetlenmesi gibi birsey).

Kucukten beri hep cok yaramaz bir cocuk olan James, delikanli caglarinda vandalizm basta siddete donuk bir cocuktur. Mahallede, yasadigi yerde, ailesi tarafindan gonderildigi kampta, okulda heryerde bela yaratan bir insan. Ve klinige geldiginde alt ve ust cenesindeki 2 disi kirik, burnu kirik, gozleri sis, yuzu cizik ve kan icindedir. Anestezi almaksizin dislerini yaptirir. Kural geregi agri kesici de vermezler sonrasinda.

Klinikte her ne kadar kadin ve erkek etkilesimi bir selamdan oteye gecmeyecek denilse de, Lilly'le aralarinda ask baslar. Klinikteki program bitince birlikte yasamayi isterler. Ancak James'in cesitli eyaletlerde isledigi suclar dolayisiyla Ohio adliyesi onu suclu bulur ve mahkemeye gitmeden anlasarak , araya hatirli birilerinin girmesi sonucu 3 yillik ceza, 3 ay ila 6 arasina iner. Bu suclardan birisi Ohio'da polise carpmaktir.

Rehab'de 12 Adim'lik programin 5. adimindan sonra bu klinikte isinin bittigini dusunup cezasini cekmek ve sonraki ozgur hayatinda baslamak icin klinikten ayrilir. Cunku James'e gore alkolizim ve uyusturucu bagimliligi hastalik degildir. Bilimsel olarak genetik bir yatkinlik ve hastalik olarak kabul edilse de,aileden dedesi alkolik olsa da, o insanin kendi iradesiyle bunu yenebilecegini, klinige ya da baska bir guce ihtiyaci olmadigini dusunur. Gelecege iliskin tek plani, hapisten sonra Lilly'le birlikte olmaktir. Rehabilitasyon merkezinden cikinca ilk isi bir bara gitmek olur. Barmenden bir bardak votka ister. Bardaga dokunur, kokusunu icine ceker, parmaklarinda gezdirir bardagi. Vucudu, beyni, ruhu oylesine ister ki aslinda ama dayanir, dayanir ve icmez, iade eder barmene.

Ve kitap klinikte tanidigi insanlarin ne yaptigiyla biter. Minnesota'daki bu klinik dunyanin en etkili detox merkezi ve basarili olanidir. Peki basari orani mi ne? Sadece %15'tir ve geri kalani 1 yil icinde alkole ve uyusturucya geri doner. Oda arkadasi hakim Miles bagimliliktan kurtulmustur, Leonard (onu evlat edinir) Las Vegas'a donmustur ve hic madde kullanmamistir ama Aids'ten olur, John CA'da uyusturucuyla yakalanir vs. Lilly ise James'in hapisten ciktigi gun, kendini asarak oldurur. James bir daha hic madde kullanmaz, alkol almaz.

9 Mart 2006 Perşembe

Stew Leonard's

Alisverisi hic sevmem, hele yiyecek alisverisi tam bir azap benim icin. Uzun zamandir gitmek isteyip de "aman canim digerlerinden ne farki olabilir ki" dedigimiz bir markete gittik hafta sonu. Ben hayatimda boyle bir yer gormedim. Adi Stew Leonard's. Tam bir yiyecek cenneti. Hem pisirmek acisindan, hem de hazir pisirilecekler acisindan. Taptaze sebze mi istersiniz, dananin istediginiz yerinden 9 numarali eti mi, T bone steak mi, ya da yok ben hazir tavuk cordon blue alayim ya da filet mignon alayim diyorsaniz etler tam onunuzde. Ya da organic, anitibiyotiksiz tavuk, hindi, kirmizi et isterseniz hemen yan koridora gecmek gerekiyor. Peynir bolumunde kendimizi kaybedip Artun surukluyor bizi dondurma alalim diye. Yok yok. Hersey oylesine cok ve cesitli ki, iste o anda hepsini bir kerede alip bir daha hic alisverise cikmak istemiyorum. Deniz urunleri bolumu ayri olaganustu. Ve o an dusunuyorum biz bugune kadar niye gelmedik buraya diye. Hic sevmedigim hazir yiyecekler bile cazip gorunuyor gozume; hazir lazanyalar, ravioliler, binbir cesit corba, salata, meyve, organik urunler, sutler, yogurtlar tam albenilik. Bir tek TR'deki yas pastalari ariyor gozum, o acidan sinifta kaliyor.

IKEA usulu, bir bolumden digerine gecerek yapilmis. Kotu tarafi geriye donus yok. Alacaginizi aldiktan sonra kasaya geldiginizde, aaa sut almadim, ya da su clam chowder'dan alsaydim derseniz, ta ilk kapidan tekrar girmek gerekiyor. O yuzden koridorlari dolasirken dikkatli olmak lazim.

Markete hemen bitisik bir de likor dukkani var. Burasinin diger likor shop'lara gore cok ozelligi yok ama ugrayip birkac sise Pinot Grigio almak fena olmaz.

Bir aile sirketi olarak baslamis burasi ve simdi Fortune 100 sirketleri arasinda son 4 yildir ustuste "Amerika'da calisalacak en iyi 100 sirket" arasina girmis. Urunlerini toptan dagitim yapiyor degisik markalar adi altinda ve web sitesine gore sadece 3 yerde perakende satis yerleri var. Herseyin titizlikle, tertemiz hazirlandigi belli. Ara ara koridorlarda yiyeceklerden tadimlik ornekler de koymuslar.

Bence boyle yerler cogalmali, her kose basinda olmali. Insanda alisveris yapma zevki uyandiriyor.

7 Mart 2006 Salı

9X4 (9 Baslik 4 Cevap)

Oglen arasi bloglara goz atiyorum. Hindistan'lari okurken 4 cevapli yazi gozume carpiyor. Hizla goz gezdiriyorum ve Adil beni bu posting'inde sobelemis. Himmm, aslinda cevaplamak ilginc olur diye dusunuyorum, ben de kendi hakkimda bir siralama yapmis olurum. Ama bu posting'i tamamlamak gene sonraya kalacak biliyorum. Oglanin doktor randevusu, benim islerim, evin duzeni derken yazi yazmaya cok da vakit kalmiyor. Neyse basliyorum...

YAPTIGIM 4 IS
  • Ilk Almanca dersi verip para kazandim kisa sure. Kisa surdu (6 ay kadar) cunku ders verdigim cocuk cok tembeldi.
  • Okuldan sonra PCB Designer/CAD Engineer olarak calistim. Hani su elektronik aletlerdeki yesil board'larin tasarimi isi diyelim.
  • Unix admin'lige switch oldum. Uzun sure boyle devam etti ve kariyerime cok sey katti. Yasasin Solaris, yasasin Unix :)
  • Simdi bir telekom sirketinde NY ve Boston'un network'unden sorumlu (LAN/WAN degil, GSM'e benzer) calisiyorum.

DEFALARCA IZLEYEBILECEGIM 4 FILM

  • English Patient
  • Meet the Parents
  • The bridges of Madicon County
  • Fugitive

YASADIGIM 4 YER (Benimki 6 Yer oldu)

  • Isvicre
  • Canakkale
  • Istanbul
  • Georgia (Amerika'daki, Rusya'daki degil)
  • Slovakya (Pek bir guzeldi orada yasamak. 2 yil boyunca tum Avrupa'yi dolastik)
  • New York

IZLEDIGIM 4 TV PROGRAMI

  • Desperate Houseviwes
  • Grey's Anatomy
  • Gilmore Girls
  • Whose Line Is It Anyway?

TATIL ICIN GITTIGIM 4 YER

  • Her daim Prag
  • Her daim Italya, Italya'da herhangi bir yer, ozellikle kuzey, Toscana vadisi, Venedik, Verona ve her minik kasaba, koy
  • Her daim Datca, Aktur
  • Amerika'da Newport, RI. Burayi da Avrupa'yi hatirlattigi icin seviyorum.

EN SEVDIGIM 4 YIYECEK

  • Frambuazli pasta (burada yok, cok kotu. En cok da Pelit'in pastasini severim)
  • Izgara balik (her cesit deniz urunu desem cok mu ac gozluluk ederim)
  • Yesil salata ama icinde domates, havuc, avakado, roka, turp, mor lahana olacak
  • Cukulata

HER GUN ZIYARET ETTIGIM 4 BLOG

Hergun duzenli okumak nerde... Firsat buldukca link'lerdeki bloglari toptan okuyorum.

HEMEN SIMDI OLMAK ISTEDIGIM 4 YER

  • Canakkale
  • Istanbul
  • Sicak ve gunesli herhangi bir yer. Fethiye olabilir mesela, cok da iyi olurdu.
  • E madem ki hayal, bir de Prag alalim son olarak.

EBELEDIGIM 4 BLOGGER

  • Miss Mine senin siran.
  • Bay Smirna, hadi bakalim artik topu yuvarla, sende cok malzeme var.
  • Ferda diyecegim ama o da tembellerden, hala tek yazi yok. Hazir oldugunda basla lutfen.
  • Sonuncusu da kara kedi.