18 Mart 2011 Cuma

Khan Academy

Bir site var ki ozellikle lise seviyesindeki ogrencilere cok basarili bilgiler veriyor, video'larla, test'lerle ve ogrencinin durumunu gosteren istatistiklerle: Khan Academy. Salman Khan kendi yegenlerine bazi dersleri ogretmek icin video kilpler hazirlayip youtube'e koymus ama tiklanan ziyaretci sayisi artinca Khan Academy'i kurmus. Ilginc bir hikayesi var burdan okuyun lutfen.

Oglan basit toplama cikarmadan baslayip simdi carpma ve bolme konusuyla ilgili testler aliyor bu sitede. Takildigin yerde ilgili video'yu izleyebiliyorsun, ya da ipucu istersen sana problemi cozmekte yardimci oluyor. Guzel bir tarafi da ebeveyn olarak cocugunun durumunu takip etmek. Saat kacta, kac problem cozdu, zayif noktalari nedir, basari egrisi nasil sekilleniyor gibi...

Bayiliyorum boyle beyinlere. Bir soru var ki , Khan'nin verdigi cevap cok hos.

Are you interested in turning this into a business? Maybe with some VC funding?

I've been approached several times, but it just didn't feel right. When I'm 80, I want to feel that I helped give access to a world-class education to billions of students around the world. Sounds a lot better than starting a business that educates some subset of the developed world that can pay $19.95/month and eventually selling it to some text book company or something. I already have a beautiful wife, a hilarious son, two hondas and a decent house. What else does a man need?

With that said, if you are a social venture capitalist and are looking to deploy capital with the highest possible social return per dollar invested, we should talk. I think you'll find that there is no more measurable, scalable and high impact way to educate the world.

Bugun oglanin okulunda...

Egitimle ilgili saatlerce konusup yazabilirim sanirim. Bu konuda okumayi ve ogrenmeyi cok seviyorum.

Bugun oglanin okuluna ogretmeniyle konusmaya gittim. Eyalete mi bagli, yoksa genel bir uygulama mi bilmiyorum ama NY'daki okullarda yilda 2 kez ogretmenle bire bir gorusebileceginiz ogretmen-veli toplantisi yapiliyor. Biri kasimda, digeri nisanda. Bu toplantilarda aileye cocugun karnesi (report card) verilip, degerlendirme yapilan kategoriler ustunde konusuluyor. Bu toplantiya ayrilan sure 15 dk. Benim soracaklarim ve konusacaklarim genelde bu zamana sigmadigindan ya ilk sirayi aliyorum, ya da en sona kaliyorum. Bizim oglanin sinif ogretmeni cok iyi bir kadin. Arada email'le durumunu soruyorum ve yuzyuze gorusme imkani da yaratiyoruz arada. Ocakta ve haziranda ders yili bitince de postayla yil icindeki karnesi geliyor gene. Yani 4 karne aliyoruz.

10 gun kadar once oglanin odevlerinde bir degisiklik farkettik. Normalde 20-30 dk'da biten odev (pazartesi-persembe, hafta sonu odev yok) son gunlerde 2 saate uzamaya basladi. Toplama cikarmalardan, birden iki basamakli carpma ve bolmeye basladirlar. Zaten bugun sabahtan randevu almistim, bu konuyu da uzun uzun konusma ortami buldum.

Singapur Matematik modeli Amerika'da cok konusulan ve bazi okullarda (Scarsdale Public Schools gibi) 2-3 yildir uygulamaya gecmis bir model. Bizim okulda K-6 siniflarda pilot olarak uygulanmaya baslamis ama bizim oglanin sinifinda degil. Bizim oglanin sinifi 19 kisilik ve ogretmeni 10 cocugu parlak buldugu icin onlara zenginlestirilmis mufredat programi (enriched curriculum) uygulamaya baslamis. Bu extra mufredat tamamen ogretmenin insiyatifina kalmis olup, okul mudurunun onayi gectikten sonra uygulanan birsey. Programa katilan cocuklar (10 kisi kadar) Mart basindan beri akademik agirlikli derslerde (matematik, okuma, yazma ve fen) ogretmenle ders yapip, extra odev aliyorlar. Ben bu durumdan cok memnunum ama seneye 3. sinifa basladiginda bu cocuk seviyesinin altinda ders gorurse napacak konusu gundeme geldi. Ogretmen bu konuyu okul muduruyle konusup onumuzdeki sene icin gene guclendirilmis mufredati takip edecekleri bir sinif olusturmaya calisacagiz dedi. Singapur modeli bizi matematikte kuracak ama okuma, yazma ve fen derslerinde de guclendirilmis mufredata gereksinim var. Mayista tekrar bulusalim planlari konusalim dedi. Gerekirse mudurle de gorusebilir ve 3. siniflari gozlemleme sansiniz var dedi.

Konu extra mufredat ya da odev harici akademik ugraslara gelince bir kac isim aldim ogretmenden. Onlari da bir ara yazarim muhakkak.

Dedim ya egitim konusu acilinca cenem duser diye....

Finlandiya'daki Egitim Sistemi Hakkinda Yazi

PISA skorlarinda Finlandiya basi cektiginden beri aklimda. Bugun bir yazi gordum. Finlandiya'daki egitim sistemine iliskin Egitim Bakaniyla yapilmis bir roportaj var.

Bilinmedik seyler degil ama anlasilan o ki, 5 milyon nufusu olan ulkede ogretmenlik meslegi onemli bir kariyer meslegi olarak goruluyor. Sendikalar ve bakanlik ayni amac icin ugrasiyoruz diyor. Ogretmenler universitede egitim gordukten sonra 5 yillik master programina katilip gozlemci ogretmenlerle beraber, hem egitim alip hem de universite yakinlarindaki egitim okullarinda ders vermeye baslayabiliyormus. Maaslari ortalamanin uzerinde olup, egitimde firsat esitligi veriyoruz diyor. Siniflarda cocuk sayisi 20'ymis. Yardimci ogretmenle beraber ozel egitim ihtiyaci olanla, cok basarili olan da ayni sinifta oluyormus. Mufredat yogun ve Fin kulturu 50 yil onceki tarim toplumundan Nokia'yi ureten sanayi toplumuna ciddi egitim politikalari sayesinde gecmis.

Gene bu soylesiyi destekler baska bir yazi da burada. Ya da buradaki video klip de gayet bilgilendirici.

14 Mart 2011 Pazartesi

NY Times Debate Room

NY Times'in cesitli konulara ayrilmis muzakere odalari (debate room) var. Konunun ozune gore uzman kisilerden yazi geliyor bu kosede. Egitim sektorune cozum ureten bir sirkette calistigimdan egitimle ilgili kisiler ve konular yakinen radarimda. Bazi isimlerin aciklamalari, yazilari, yorumlari oldukca ilgili cekiyor. Egitim konusunda arada bir bu link'e bakmakta fayda var.

Bugun CNN'nin sayfasinda vizyonerler baslikli kisimda gordum. Geoffrey Canada'nin egitimle ilgili goruslerine kisa bir videosu var. Izlemege deger.

12 Mart 2011 Cumartesi

Waiting For Superman

Waiting for "Superman" gecen eylulde gosterimi yapilan ve yakinlarda da DVD'si cikan bir dokumanter. Bir sure once Amerika'daki egitim konusunda bir post yayinlamistim burada. Bu film Amerika'da kamu ya da devlet egitimi dedigimiz public school sistemine iliskin irdelemeler yapan bir film. Yonetmeni Davis Gugenheim, Inconvenient Truth'un da yonetmeni.

Filmde cocuklarini devlet okullarina gonderen ya da devletten alip charter ya da ozel okula gondermek isteyen ya da tam tersi bir kac karakter islenmis. Dokumanter egitim sistemindeki aksakliklari, kirikliklari, yanlisliklari isliyor. Ben bu ornekleri genele yayacak kadar Amerika'nin her yerinde okul sistemi kotu olarak gormuyorum ama sistem, citasi yuksek ulkelerle (Finlandiya, Uzak Dogu Asya ulkeleri) karsilastirilinca Amerika, temel egitim test sonuclarinda basi ceken ulkelerde degil!!

Burada devlet okullarinin cogunda sendika var. Bir ogretmen bir okul bolgesinde calismaya basladiginda tenure'unu kazanana kadar is garantisi yok. Okul bolgesine gore degismekle birlikte, bizim burada yasadigimiz bolgedeki okullarda 3 yil ayni okulda calisinca ogretmen bir daha isten cikarilamiyor. Cunku tenure denilen hak geregi, emekli oluncaya kadar ya da kendi istegiyle isten ayrilincaya kadar isi garanti.

Tenure denilen bu sistem aslinda baslangicta universite egitmenlerinin is guvencesini korumak amacli politik ya da uydurma soylentilerle isini kaybetme hakkindan mahrum etmek icin ten year (tenure) -10 yil calismadan sonra verilen bir hakmis. Zamanla universitelerden ilk ogretim seviyesindeki egitimcilere 3 yillik ayni okulda calisma sonucu verilen bir hakka indirgenmis.

Peki ogretmen sinifta kotu performans gosterirse ne olur? Pek de birsey olmuyor. 2-5 yillik suren 27 adimlik proses sonucu ogretmeni isten cikarmak hic de kolay degil. Gecen hafta haberlerde cikti. Chicago devlet okullarindaki ogretmeni sorusturma islemi su grafikte aciklanmis. Diger eyaletlerde de cok benzer bir sistem var.

Iste bu yuzden superintendent denilen okul yonetcileri sik sik sendikayla catisip dusuk performansli ogretmenleri ve siniflari belirleyip onlarin uzerine gitmeye calisiyorlar ama genelde bu da cok ise yaramiyor. Bugunlerde Wisconsin valisinin adi sik sik haberlerde geciyor, cunku ogretmenlerde tensikata gitmek istiyor ve tabii sendika da ayaklaniyor yapamazsin boyle birsey diye.

Filmde ve medyada cok sik gecen DC devlet okullarinin yuksek profilli okul yoneticisi vardi; adi Michelle Rhee. Adrian Fenty DC valisi secilince DC chancellor'ligine Michelle Rhee'yi getirdi. Michelle Rhee okul performanslarina bakip bazi okullari kapatma, ogretmenleri isten atmaya ve sendikayla pazarliga oturunca sik sik gundeme gelen isim olmustu. Cunku ulkenin baskentindeki devlet okullari, ulke capinda matematik ve okuma testlerinde en kotu sohrete sahip okul bolgesi... Michelle Rhee koydugu hedeflerin bir kisminda basarili oluyor ama sendikayla pazarlikta cok az. 3 yil suresince basinda oldugu okullardaki perfomans artiyor ama egitimde yoneticilik yapmak icin politik destek gerektiginden gecen kasimda Fenty, Primary Election'da koltugu kaptirinca Bayan Rhee de istifa ediyor. Simdilerde Student First diye devlet okullari egitiminde bir hareketin onculugunu yapiyor.

Filmdeki KIPP charter okullarindan ve Harlem Children's Zone'dan da bahsedeyim.

Geoffrey Canada
diye bir adam var bu ulkede, egitimci ve aktivist bir adam. Cok politikaticin kendisine yonetici olarak almak istedigi adam. NYC public school'lari icin de Mr. Bloomberg'in kendisine chancellor'luk teklifi yapildigi konusuldu. Canada, Harlem'de 97 blokluk alani icerecek buyuklukte, cocuklarin dogumundan baslayip is hayatina atilincaya kadar egitimleriyle ilgilen HCZ diye bir charter school kurmus. Hemen bir dip no ile Charter school'u acikliyayim. Bunlar bir suru regulasyondan bagimsiz sekilde isleyen, kaynagini eyalet ya da lokal okul bolgesinden butceleyen devlet okullari. Genelde akademik basariya donuk calistiklarindan bir suru okulun charter okula donusturulmesi projesi var gundemde. HCZ iste Geoffrey Canada'nin basarisi. Istatiktilere gore yoksul, yetersiz kosullardan gelen cocuklarla (Harlem'de yasayanlar gibi), durumu iyi olan standart kosullarda egitim alan cocuklar arasinda, kapanmaz bir acik oldugu tezi ortaya atilmis 10-15 yil oncesinde. Ancak teke tek cocuk takibi, motive eden bir mufredat, performansi yuksek ogretmenler ile HCZ'dan mezun olup universiteye giden ogrenci orani %96. Film diyor ki; iste olabiliyormus. Neden bu diger devlet okullarinda da basarilamasin ki???

1 Mart 2011 Salı

Austin, TX'da 4 gun


Gecen hafta Austin'e 4 gunlugune bir konferansa katilmak uzere kactim. NY'un soguk, karli, bitmeyen kisindan sonra, Austin, TX bana yaz gibi geldi. Hava 22-27C, gunesli, biraz nemli ama sicakti.

NCES
diye Ulusal Egitim istatistiklerini toplayan bir kurum var, hukumete ait ve her yil eyaletlerin ve okul bolgelerinin egitim icin topladiklari data'lari nasil kullandiklarini, ne cesit raporlama yaptiklarini, yaratici cozumlerini paylasmak icin her eyalet ya da okul bolgesi degisik sunumlarda bulunuyorlar. Sadece egitim kurumlari degil bizim gibi egitim sektorune cozum sunan degisik sirketler de, bu konferansa katilip bilgi alisverisinde bulunabiliyor ya da kendi cozumlerini gosterebiliyor. Musterilerle kaynasmak, ihtiyaclarini anlamak, sirketteki diger gruplarla birlikte olmak icin guzel bir ortamdi. Ben memnun kaldim, yeni seyler ogrendim ve yeni insanlar ve sirketlerle guzel iliskiler de kurdum.

Gelelim Austin, TX'a. Bir defa hic de Dallas ya da baska guney sehri gibi kafamda canlandirdigim bir yer degilmis. Tam bir genc ve ogrenci sehri... Otel tam downtown'da sehrin gobegindeydi. Havaalani da 20dk filan uzakta sehre. Aksam konferans biter bitmez kendimizi sokaklara attik. Iki kez de oglen arasi disarida yemek yedik. Ah o 6. cadde yok mu? Bar, restaurant, gece klubu, disariya tasan muzik ve icerlere sigmayan universiteli doluydu. Hafta ici olmasina ragmen gece-gunduz sokaklar capcanli, gencler egleniyor, ders-sinav takar bir havalari yoktu.

Austin'e gidilir mi gene, kesinlikle... Havaalani da hos ve duzgun ama bana aktarmali ucagimi kacirtti ya, o yuzden az biraz kara listede.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Havadan Sudan


Yukardaki hava durumu 2 gun oncesine ait. Bugun -3C'ye uyandik. -5C, ya da -8C'ye kadar cok soguk oldugunu hissetmiyoruz ama -17C veya hissedilen sicaklik -22C olunca, elimiz ayagimiz burnumuz buz kesiyor.

Dun surpriz bir sekilde kara uyandik, bugun aksama baslayacagi tahmin edilen kar yagisi erkence geldi, saat 8AM gibi. Evde olup camdan disari bakmak guzel de... Tanri bu havada disarda calismak zorunda olanlara, evsizlere yardim etsin...

Gecmis Olsun Steve Jobs !!

25 Ocak 2011 Salı

Egitimde Kaplan Anne Modeli


Bizim oglanin piyano ogretmeni Japon. Orta yaslarda sevimli bir bayan. Oglani derse ben goturdugumde sagdan soldan, sik sik da egitimden konusuyoruz.

Gecenlerde buradaki Turk bir arkadasla konusurken OECD'nin 2010 icin yayinladigi uluslararasi egitim performans raporundan (PISA) bahsetti. Orjinali burada, asagidaki liste de cocuklarin okuma, matemati ve bilimdeki performanslarina gore siralama.

1. Shanghai-Cin
2. Kore
3. Finlandiya
4. Hong Kong -Cin
5. Singapur
6. Kanada
7. Yeni Zellanda
8. Japonya
9. Avusturalya
10. Hollanda
11. Belcika
12. Norvec
13. Estonya
14. Isvicre
15. Polonya
16. Izlanda
17. ABD
18.Lichteinstein
19. Isvec
20. Almanya
..
40.Turkiye

Buradaki medyada sik sik uzakdogu egitim modelinden bahsediyor. Tam da bugunlerde once Wall Street Journal'in Amy Chua'yla yaptigi soylesisi, sonra da NY Times'in "Kaplan Anne" Amy Chua hakkinda yaziklari cikinca simdilerde her dergi, gazete, NPR radyo; once ani seklinde yazdigi kitabindan, sonra da "Cinli ebeveyn" tarzindan bahseder oldu. Pazar gunu Hurriyet'te Tolga Tanis da gundemi ozetleyen bir yazi yazmis.

Genelde benim gozlemledigim durum su:

-Cinli cocuklar demiyorum, genel olarak Uzak dogulu cocuklarin elinden kitap dusmuyor. Buz pateni yapmaya gidiyor bizim oglan mesela, sirada beklerken, ya da kafeteryada ders saati gelmesini beklerken, anne ya da baba basinda olmak uzere, kitap okuyorlar, odev yapiyorlar, kafalari mutlaka bir sayfanin icinde. Amerikali cocuklar kenarda atari ya da ellerinde PSP ile oyun oyunuyorlar.

-Okuldan arta kalan saatlerde bir iki tane aktivite secip, bunlara konsantre oluyorlar. Uzun saatler boyunca pratik yapmaktan kacinmiyorlar.

-Uzakdogulu cocuklarin genelde anneleri calismiyor. Boyle olunca cocuklara verilen yonlendirme, aktivitelere goturup getirme, basinda birebir oturtup ders calistirma, is sonrasi zamana sikisip kalmiyor.

-Ders, ders, ders, pratik, pratik, pratik gibi sureklilik gerektiren, cocuga cogu zaman sikici gelen seyleri konsantrasyon ve fokus ettirerek yaptirabiliyorlar. Bu konuda kati olmaktan kacinmiyorlar. Sanirim bu en onemli ozellikleri. Uzun zaman bunun uzerinde dusunmustum nasil basarabiliyorlar diye. Cevabi Malcolm Galdwell'in Outliers kitabinda.

Gladwell diyor ki, Uzakdogulular cok sabirli insanlar cunku yuzyillardir pirinc yetistiriyorlar. Ve pirinc yetistirmek o kadar sabir ve tahammul gerektiren bir istir ki, sabah gun dogmadan kalkar tarlani kontrol edersin, aksam gun batarken gene gelir calisirsin ve bunu mevsimsel degil tum yil yaparsin, ustelik fiziksel kosullar hic de kolay degildir ( dize kadar suya gireceksin vs..) Dogal olarak da insana sabirli olmayi, beklemeyi, yilmamayi, tekrar etmeyi ogretir.

-Cince ya da Mandarince nasil bilmiyorum ama Japon ogretmenimiz diyor ki, Japonca cok zor bir dil. Yukardan asagi, sagdan sola sekillere gore okundugu icin cocuklar ilkokul bitene kadar (5. sinif) Japonca'yi ogrenmek icin 1000 kelime ezberlemek zorundalar. Lise bitene kadar da diger 1000 kelimeyi yani toplamda 2000 kelimeyi okuma ve yazma olmak uzere ogrenmek zorundalar. Bazen kendisi bile gazete okumak icin sozluge ihtiyac duygugunu soyluyor.

-Gene Japon ogretmenimizin dedigine gore, cocuklar ilkokul ve ortaokul biterken iyi devlet okullarina girmek icin sinava girmeleri gerekiyor. Bu sinav da cook cok zor. Dolayisiyla surekli calismak zorundalar. Ama cocuklarin stres katsayilari asiri yuksek, hic mutlu degil, cocukluklarini yasayamiyorlar.

-Okulda ders saatleri Amerika'ya gore cok daha uzun. Yil icinde okul gun sayisi da buraya gore daha uzun. Gene Gladwell'in kitabinda bu konuda karsilastirmali ornekler vardi.

Simdi bu objektif gorusten sonra ben de dusunuyorum, kendi cocuklarimiza nasil davraniyoruz, nasil davranmaliyiz... David Brooks da zaman zaman NY Times'daki kosesinde egitimle ilgili yaziyor. Gecenki yazisinda "Amy Chua bir pisirik" diye baslik atmis. Amy Chua cocuklarina zorla baski kurarak bir egitim modeli uyguluyor, bu biraz da kolay olani, akademik olarak cocugu baskiyla saatler boyu calistirabilirsin ama sosyallesmeye iliskin aktivitelerden alikoyarsan ya da grupla temasini kesersen cocugun cognitive (zekasal) gelisimine engel olursun diyor.

Bizim oglan 2. sinifta. Gordugum kadariyla cocugun basarisi; cocuga, aileye, ogretmene ve icinde bulundugu kosullara gore sekillenir. Akademik egitim bir yere kadar. David Brooks'un onceden de yazdigi uzere, ben akademik egitim yaninda, ikincil egitimin onemine, cocuklari sosyal hayata hazirlayan aktivitelere, iletisime, zaman zaman tatli sert modele ama yasaklayan, "cocuga sen bir copsun" diyen, asagilayici, baskici modele hic razi degilim...

New Yorker'in bu haftaki yazisi burada.
Time'in kapak yazisi da burada.
Amy Chua'nin gundem yaratn kitabi da burada.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Harflerle 2010

Bir kez daha boyle bir sey yazmistim. O zamanki, 2008 yazinin trendlerine iliskindi. Gec de olsa bu post, harflerle 2010 icin olsun.

A for Android: Ben hala Verizon'dan iPhone'un cikmasini bekliyorum ama ara ara aklima acaba Android tabanli bir akilli telefon alsam diye dusmuyor degil.

B for BP: Meksika korfezine petrol sizdiginda BP'nin CEO'su yat yarisina katilmamis miydi?

I for iPhone, iPad, iPod Touch ya da Steve Jobs'un urunleri demek yeterli genel olarak. Apple urunleri ortaligi kasip kavuruyor, baska soze gerek var mi? Apple rocks...

W for Wikileaks: Bilinmeyen, gizli hicbir sey kalmayacak.

J for Juilan Assange: Yilin gizli, gizemli adami...

M for Mark Zuckerberg: Bu da yilin oteki adami. Mark tam da bizim yasadigimiz kasabaya komsu kasabadanmis, kendimize ciktirim yapmakta ustumuze yok.

F for Facebook: 700milyon uyesiyle dunyanin en buyuk 3. ulkesi populasyonuna sahip.

L for Lady Gaga: Bizim oglan sarkilarina bayiliyor. Biz de artik cocuk sarkilarindan pop kulture yumusak gecis yaptik yaptik sayesinde.

O for Obama: Hala high profile ama populer olmayan tarafta.

H for Haiti: Gecen yilin basindaki depremle 250 bine yakin hayat kayboldu.

V for Volcanic Ashes: Izlanda'da bir volkandan cikan duman ve kulleri bu kadar mi cok etkilermis dunyayi.

T for Twitter: Twitter twitter little star...

1 Ocak 2011 Cumartesi

1.1.11


Her yil artik gelenegimiz oldu. Yilin ilk gununu kitapcida geciriyoruz. Aslinda matah, ozel birsey degil ama yilbasi gecesinden ayilip kendimize gelene kadar ogleden sonra oluyor, napalim, her yilin ilk gunu yaptigimizi yapalim, kitapciya gidelim dedik. Genelde bu gunde takvimlerimi alirdim. Son iki yildir aceleciyim, 1 ay oncesinden aldim, eve de is yerime de astim.

Yeni yil basladi ya, gene de heyecanlar, umutlar, istekler, beklentiler var da var... Guzeldi 2010 benim icin, bizim icin. Bugun evdeki agaci soktuk, garaj kapisinin ustundeki isiklari da kaldirdik. Aslinda keske butun bir kis boyle isikli, renkli gecse...

Resimlerde kisa bir yolculuk yaptim 2010 icinde. Yaz ne kadar uzak gorunuyor simdiden.

Gezmek, gormek, cok okumak, gulmek, iyi yemek, dostlarla kadeh dokusturmak, sevdiklerimize sarilmak ve yeni kesifler yapmak dilegiyle...

14 Aralık 2010 Salı

Deli-kanli Gunleri

Bebeklik ve cocukluk insanin anne babasinin kanatlari altinda olup, aile sicakligini hissettigi yillar.

Sonrasinda genclik basliyor ya.. Kanatlarini takip uctugun, kaninin deli deli aktigi, delikanlilik donemi... Yilmaz Ozdil bir yazi yazmis bugun, okuyun derim. "Genclik insanin basina bir kere gelir" demis.

Sonra da kendi ilk gencliginizi hatirlayin. Ben bu aksam resimlere bakip kesin gulumseyecegim. Ah genclik ah deyip Sibi'yle Sebo'ya satasicam :)

3 Aralık 2010 Cuma

Formda Kalmak Icin Yazi Yazmak Lazim.... Sibi'me

Sali gunu uzun bir kara yolculugu yaptim. Guzergahim ev yani Metro NY'dan - Harrisburg, PA'ydi. Yolumun hemen hepsi otobandan gectiginden pek sikiciydi demek dogru olur. Amerika demek yol demek, yol demek araba demek, kamyon demek, tasimacilik demek, sik sik orta seritte sikisip saga kacmak demek, sonra onumdeki benden daha yavas olunca gene kamyonlarin onune atlamak demek. Ama oylesine canavar gibi suruyorlar ki, sanki ben saga gecmezsem ham yapip yutuvericeklermis duygusu veriyor insana.

Sali gunu yani 30 Kasim cok sevdigim iki arkadasimin dogum gunuydu. Telefon da acamadim, ruhsuz 2 mail'le kutladim yeni yaslarini ama Sibi'me gec de olsa bir yazi yazmak istedim alem-i blog dunyasinda.

Bu siralar Ally McBeal dizisine taktim. Gunumu onunla tamamlarsam kendimi daha iyi hissediyorum. Gecen bolumlerde bizim kiz ,yani Ally, kalp kirikligindan muztarip, ev arkadasi Renee'in kolunda Boston sokaklarinda teselli buluyordu. Icim ciz etti o an, dedim ki iste biz de boyleydik Sibim'le. Beni cekistire cekistire disari cikarir, oylesine dolasirdik da dolasirdik. Daha cok kol kola, gene cekistire cekistire, kiza kiza, soylene soylene illa disarda olmak isterdi. Ben de asagi kalmazdim ama onun icin hayat, o zamanlarda hep disarda olmakti. Kardesi bile halimiza sasirirdi neden birgun bile evde oturup totomuz minder yuzu gormuyor diye.

Pespembe, cirtlak, cingene pembesi ojeleriyle ilk tanidim onu, universitenin 2. gununde (kizdin mi bu ojenin rengini yazdim diye, o zaman saclarini ilk boyattigin rengi yazmiyim bari). O Bandirma'dan gelmisti, ben Canakkale'den. Ikimizin de Istanbul'da Bostanci taraflarinda yasayan dayilarimiz vardi. Ikimizin de o kadar cok ortak noktasi vardi ki; ama ikimiz de aslinda farkli kisiliklerdik, ve ikimiz de biliyorduk bunu. Yillar boyunca oda arkadasi olduk, ev arkadasi olduk her hafta sonu birbirimize, Gungor teyzenin nefis kurabiyleriyle beslendik uzun somestir aralarinda, ya da soguk kis hafta sonlarinda. Illa icmek icin bahane arardik, daha cok Sibim tabii, benim midem doluverir 2 bardakla ama Sibi'ye ne verirsen ver icer, hayir demez. Sallana sallana kantine gitsin, bara gitsin, cafe'ye gitsin ve hep birseyler icsin. Insan ictigi her kahveyi begenir mi gulum ya, ama gecenlerde ona da dedim, yemin ederim her kahve alisimda, sirkette, Dunkin'de ya da bizim favori bezincide, hele de aromaliysa seni hatirliyorum diye, kesin buna da bayilirdi diye. Yok hakkini yemiyim, ucundan tadip attigi da olurdu.

Sonra bana demis ki bu ayin baslarina dogru, sirkette York testi mi ne aliyorlarmis "buralarda bu moda oldu, yiyecek-vucut metabolizmasi iliskisindeki besin inteloransini kesfetmek icin..." Tam da benim dogum gunumden 1 gun sonra; kuzucugum mayali besinlere, biraya, peynire intoleransi varmis bunu haber veriyor. Hepsi de cok sevdigi seyler, uzuluyor yiyemeyecek diye. "York amcanin dediklerini uygula da aklin basina gelsin, benim dogum gunumu belki seneye hatirlarsin" diye yanit verdim. "Ama tekila ve raki icebilirim ..." Sibi'den gelen cevap bu, evet yeter ki icsin o :))

Akillidir, sasirtir beni bazi cin fikirleriyle, hassastir, sefkatlidir, benim olamadigim kadar genis ve uyumludur. Yuzumden anlar hemen icimdeki duygulari, sormaz anlatmami bekler. Dalgindir, unutkandir, "ay ... " diye bir baslar ama bilirim unutkanligini hele bir York diyetini uygulasin o zaman iyilesecek :) Cok iyi bir dinleyicidir en cok bunu mu ozluyorum ne...

Bugun cuma, tam da seninle kolkola gezebilecegimiz bir gun. Eski gunlerdeki gibi Istiklal mi olur, Bagdat mi olur, Kucukyali sahil mi olur, NY mu olur, harita okumayi bilmiyorsun diye kizdigim Panama City sahili mi olur. Off nasil da yagmurluydu donus yolu hatirliyor musun? Anilar o kadar cok ki, hani Valley, AL'dan ciktik etrafi kesfedicez diye kucuk kasabalardan gecerken bir kalabalik gormustuk de, acik arttirma var diye dalmistik aralarina. Hava yapisik ve sicak otesiydi. Bir cadirin altinda adamin biri heyecanli heyecanli birseyler anlatiyordu hani ve evet saticiydi nihayetinde. 70'lik moruklarina arasina dalip guneylilerin o bakislari arasinda elimize Incil verilince anlamistik, sattiklari seyin ne oldugunu.

22 yil olmus biz arkadas olali az once hesapladim da. Uzaklastik, geldik-gittik aramizdaki iliskide, kizdik, kustuk hatta birbirimize, ama hic kopmadik, birakmadik birbirimizi. Simdi Atlantik'in iki tarafinda aramiza kendi hayatlarimiz girmisken ben seni cok ozluyorum ve seviyorum...

Forma girmek icin birimizin York diyeti yapmasi ve digerinin yazi yazmasi yeter mi bilmem?.

3 Eylül 2010 Cuma

2010-2011'e Baslarken


Havada circir boceklerinin sesi ... ates bocekleri gece olunca hala isildiyorlar ... gunduz sicaklik 34C yapti dun golgede, gunese gecinde firindayiz sanki, Istanbul'un sicagini aratmiyor mazallah ... Biz de biraz serinleriz diyorduk TR'den donunce, malum burasi 40°43′ enlem, 73°59′ boylamda, Istanbul 41'e 29 kaliyormus (Canakkale asagi yukari burayla ayni enlemde). Gecen sene de benzer tarihlerde geri donmustuk ama bu seneye gore epey bir serindi hatta kizimin hasta oldugunu bile hatirliyorum.

5 hafta yoktuk ya gundem hemen kendine cekiyor insani. Oradan burayi buradan orayi anlamak kolay degil. Her lokasyonun kendi dinamikleri var, onu yakalamak lazim herhal! Referandum, Kilicgaroglu, yaz ikoncalarindan; Tiger'in bosanmasina, Kasim'daki ara secimlere yumusak inis yapiyoruz.

Mesela Apple'in yeni oyuncaklarini gormek lazim. Steve Jobs carsamba gunu Apple'in update olmus yeni cicilerini acikladi. iPad bir fenomen oldu gidiyor nisandan beri, iPod classic tarih oldu ama gecen sene cikan iPod Touch'a onlu arkali kamera eklenmis, HD kalitede video da cekiyor, Apple TV'yi miniklestirip fiyati da 99$'a kadar indirmisler, iPhone 4 daha once cikmisti di mi? Eee daha ne olsun, bizim de bir tane olsun. Gozum su iPod Touch'da...

Sali gunu okullar aciliyor. Yine yeni bir yil basliyor. Haydi dalya diyelim 2010-2011 icin.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Petrol Sizintisina Iliskin Harita

Meksika korfezindeki petrol sizintisina iliskin guzel bir interaktif harita, gene NY Times'dan.
Nisan 22'den itibaren gun ben gun etki alani, onleme calismalari, dogal hayati nasil etkiledigi gibi ustteki tab'larla degisik calismalari gormek mumkun.

20 Haziran 2010 Pazar

Istanbul'dan Mektuplar

Baslik benim degil, Thomas Friedman'in. Bugunku NY Times'daki yazisinda Turkiye ile ilgili gozlemlerini yazmis. Bu 2. bolumdu. Ilk yazisi ise burada gecen sali yayinlandi.

Friedman, Amerika'nin dis iliskiler alaninda basarili gazetecilerinden biri. Iliskileri kuvvetli, Beyaz Saray'la bagi iyi, egitim, politika, dis iliskiler gibi konularda yaziyor. Tum kitaplarini dinledim ama en cazip olani Dunya Duz (The world is flat) diye yayinladigi kitabiydi.

Sonra gecenlerde NPR'da dinlerken kulagima takildi. Leonard Lopate benim NPR'daki 2. adamin (ilki Brian Lehrer). 12-2PM arasi kitap, muzik, sinema gibi konularda soylesi yapiyor. Stephen Kinzer yeni bir kitap yazmis: Reset (Iran, Turkiye ve Amerika'nin gelecegi). Onunla soylesisi vardi radyoda. Kurt sorunundan, laiklik konusuna, Ermeni sorunundan, TR'deki AKP hukumetiyle gelisen toplumsal dinamiklere iliskin yarim saat suren konusma yaptilar. Bazen Lopate tarafindan sorularin icinde cevabin verilmeye calisildigi, bir parca on yargili bir hissiyata kapildiysam da, Kinzer TR'yi ve Ortadogu'yu cozmus bir adam, aciklamalari tatminkardi. Yeni kitabini merak ettim, gittim hemen audio'sunu aldim.

Disardan birinin iceriyi nasil algiladigini anlamak ozellikle TR'dekiler icin onemli olmali diyorum. Tabii burada, bizde de TR'ye iliskin algida secicilik durmuyor.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Icimizdeki...


Uzun suredir P'yu gormemistim. Geldi yanima, mac yapiyoruz di mi dedi. Tamam dedim. P. benim 60 kusur yaslarinda, gittim spor salonunun sahibi. Arada denk gelirsek raketball oynuyoruz. Nerelerdesin dedim, haftaya Polonya'ya Auschwitz'e gidecegiz dedi. 150 kisi gelecek, ayin var, onun hazirliklariyla ugrasiyorum dedi. 11 sene once ben de gittim cok etkilendim dedim. Benim 7. gidisim olacak, Kasim'da da gidiyoruz gene dedi. Her dinden, bir suru milletten insan gelecek, herkes kendi inancindan dua edecek dedi. Biraz lafladik bu konu uzerine...

Sonra dondu "Herkesin icinde aslinda, -kucuk de olsa- bir Nazi var" dedi.

Civi gibi cakildi beynime...

10 Haziran 2010 Perşembe

Yoksa Siz Hala Sosyallestiremediklerimizden misiniz?

Bir sosyal iletisim dalgasidir gidiyor son yillarda. Facebook'undan, Tweeter'ina, FriendFinder'dan, blog posting'e kadar kendimizle ilgili vermedigimiz/yazmadigimiz bilgi yok su sanal ortama. 400 milyon uyesiyle Facebook fena halde ileri bu yarista. Facebook'un seyrek kullanicisiyim ama ilk kendi hesap bilgilerimi girdigimde, sadece arkadaslarim gorsunler secenegini secmistim. Zaten 2 fotograf ve generic bilgiden baska fazla birseyim yok ama, gecen haftalarda Facebook'un guvenlik aciklari yazilip cizilince bakayim dedim. Meger Mr. Zuckerberg benim kendi circle of trust'imda tuttugum bilgilerimi, arkadaslarimin arkadaslarina da acmis. Degistirdim tabii hemen. Sonra onlar da yeni guvenlik update'leri yaptilar. Ama eski haline getirmek icin, kisisel ayar cekmek lazim bilesiniz.

Zaman zaman bu konu beni fena endiselendiriyor aslinda. Kendimizle ilgili girdigimiz bilgilerin guvenliginden nasil emin olabiliyoruz? Cogu zaman cok limitli ve genel anlamda tutsam da, girdigim site "ben bunlari kimseyle paylasmayacagim" dese de -ki o yuzden 850 tane tanimadigim yerden email geliyor hergun-, internetin anahtari kimsede degil.

Internette yaptigimiz her tik, girdigimiz her bilgi, www.xxx diye baslayip baska yerlere zipladigimiz her adim, analiz ediliyor (web analytics), kaydedilip gelecek adimlar tesbit edilmeye calisiliyor (data mining) ve ustunden data profilleri ile is zekasi raporlari cikariliyor (business intelligence).

Bir arkadasim vardi Amerika'da calisan. Uzaklarda simdi, kimbilir hangi ulkede contractor. Bir ara burada kimlik numarasi (SSN=vatandaslik no'su da denilebilir) calinip basina tonlarca is gelmisti. O demisti birkac sene once, kendi kontrolumde olmayan hicbir yere bilgi vermiyorum diye. Adam her daim internette biliyorum ama her yeri aradim, hicbir yere kaydolmamis. Kolay mi bu devirde, degil ama yazdigimiz yer de kara tahta degil ki silesin, nerdeyse bizimle omur bu digital kayitlar.

Imza
Web: www.deletemeforever.com
Tweeter: www.tweeter.com/benitakipet
Facebook: www.facebook.com/CatchMeIfYouCan

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Lost in Lost?


Dun aksam TV'nin karsisina 2.5 saatlik Lost dizisinin finalini izlemek uzere oturdum. Kafamda bir sonuca varmayi isteyerek, merakla, dikkatle, tonlarca soruyla... Oyle ya, her ilginc dizi ya da sinema filmi gibi bunun da ruhani bir yolculukla sonuclanacagini, neye inaniyorsaniz onun kivilcimlarinda cevaplandirilabilecegini, eski sezondaki karakterler ve verilen mesajlarla baglantili ucu acik bir final, yoruma dayali bir sonuc mu cikti simdi ortaya? 6 yillik gizem cozuldu mu? Meger aslinda hepsi daha adaya dustukten hemen sonra olmus muydu en son karedeki goruntuye gore, ve ada onlarin Araf'i miydi, ya da toplandiklari kiliseden sonra Cennet'e mi gidiyorlardi?

Lost Wikipedia'ya girmis bile. TV'nin en pahali dizilerindenmis. 2 gundur ne olacak, nasil bitti yorumlariyla calkalaniyor medya. Yorumlardan birisinde Oceanic 815, Al Kaide tarafinda dusuruldu diye okudum, yerlere yattim :)

Bazi okumalar icin ABC'ye, NYTimes'a ya da gene NYTimes'a bakilabilir.

Ilgincti, merak ettiriyordu, muzigi hafizalara kazindi, karakterler hayatin icindeydi, ama maceralariyla surreeldi, kendi kisisel yolculugumuza da sorular soruyordu, karizmatik yakisiklilar (!) vardi ve bitti... Yeni bir fenomen dizi bulana kadar.

Netflix Kuyruguna Goz Atalim

NY Times'in interaktif sitelerina bayiliyorum. Asagidaki link, Netflix'den kiralanan filmlerin sehir bazinda (city), komsu bolgelerdeki (neighbor) durumunu gosteriyor. Bu calisma 2009 yili icin yapilmis. Guzel bir BI visualization raporlamasi olmus.

A Peek Into Netflix Queues

23 Mayıs 2010 Pazar

3 Kusur Hafta Kadar Once

Once Mart sonunda posta kutuma bir email dustu, onun da oncesinde Kasim 2009'da bir dosya hazirlayip okula "What Beaty means" gorsel sanatlar yarismasina oglus icin guzellik neyi ifade ediyorsa, onu cizdigi bir resmini gonderdik ve unuttuk tabii. Aradan 5 ay gectiktan sonra "cocugunuz Westchester ve East Putnam County'lerindeki local ve regional PTA seviyesindeki yarismada dereceye girdi" diye email geldi.


Nisan sonunda yakinimizdaki ablasi ile uzaktaki teyzesi geldiler, okula gittik, kutlama programina katildik, sertifikasini aldi. O anki hissettigim sey, onu mutlu eden seyden dolayi mutluluk ve gururdu. Cunku oglan cizim yapmayi cok seviyor; resim, karikatur, cizgi roman, kolaj, o anki istegine gore... Hafta sonu cizgi resim yapmaya basladi. Bir proje ustunde calisirken epeyce ciddiye aliyor, ona hikaye yaratiyor, birbiriyle uyumlu olmasina, mantik boslugu olmamasina dikkat ediyor.

Yukardaki cizdigi resmin hikayesi de soyle. Yale'de Peabody Museum'u gitmistik epey bir once. Orada squid (murekkepbaligi) gormustu ve canavar squid diye epeyce evde konusmustuk. Sonra oturdu bu squid'i ben cok begendim diye ondan bir guzellik ortaya cikardi. Temasi da "Squid at rest" olsun dedi. Iyi dedik, dosyaya koyduk ve okula gonderdik.

Eee guzelin sonu yok, hersey neyi nasil gordugune bakmiyor mu sonucta ...

16 Nisan 2010 Cuma

Buralardan Sezen Aksu Gecti

Cafe Mistral


Gecenlerde Julie'nin, blog'dan yola cikarak kitaplastirdigi ve Hollywood'un sinemalastirdigi Julie & Julia filmini yazmistim. Benim shutterbug arkadasim Esra da, hergun'e bir foto diye bir cafe acti sanal alemde; Cafe Mistral. Hardcore muhendis arkadasim, gezmeyi, yemeyi-icmeyi, gormeyi ve guzellikleri sever. Kendisinin buyuk ve guzel bir foto arsivi var. Fotograflari biraz edit ederek hayati renklendirmeye, resimlerle bin kelimeye ozdes kucuk hikayeler yaratmaya calisiyor.

Dusunuyorum da aslinda kolay degil her gune bir foto vaadetmek ama ben hergun merakla fotograflarini bekler oldum dogrusu. En cok close-up'larini ve arkasi texture'li olanlari seviyorum. Eminim 1 yilin sonunda harika bir blog olacak, simdiden 105 post'u bulmus bile...

5 Nisan 2010 Pazartesi

Film: Julie & Julia

Bu kis o kadar film seyrettim ki, ama cogu Hollywood yapimi olmayan filmler. Sanirim Amerikan filmlerinin tarzindan. oyuncularindan, yorumculugundan bir mola almak istedim hala ara ara bu sevdam devam ediyor. Neler mi izledim? Cogu Alman ve Fransiz filmleriydi. Aklimda kalanlari yazayim. Cogu 2. Dunya Savasi sirasinda geciyor

Tell No One
I've Loved You So Long
Au Revoir Les Enfants
Black Book
As Far as My Feet Will Carry Me
The Baader Meinhof Complex
El Bola
....
Derken gecen aksam Julie & Julia cikti Netflix'den. Julia Child (1912-2004), Amerika'ya Fransiz mutfagini ogretmis bir karakter. Juile de isinden ve hayatindan sikilmis ve 1 yilda Julia Child'in kitabindaki 524 yemek tarifini deneyerek, deneyimlerini blog'unda paylasarak bir anlam olusturmaya calisan 30'larinin basinda bir kadin. Julia'yi Merly Streep, Julie de Amy Addams oynuyor. Ikisi de cok basarili rollerinde. Ve hos olan bu iki kadinin hikayesi de gercek.

Julie, gercekten boyle bir blog tutmus. Sonra bunu kitaplastirmis, sonra da Hollywood bunu filme cekmis. Simdiki yeni blogu da surada.

22 Mart 2010 Pazartesi

No Rain!


Guzeldik gecen hafta, gene mi yagmur :(

Saglik Reformu, Nihayet ...


Dun gece gec saatlerde saglik reformu diye adlandirilan tasari, Temsilciler Meclisinde (House) onaylandi. Kiti kitina denilebilecek 219'a karsi 210 oyla.

Bu ne demek simdi? kurumsal sirketlerde calisan cogu Amerika'linin saglik sigortasi var zaten ve kisa zamanda bir degisiklik olmayacak ancak mesela isini kaybettin o zaman kendi cebinden odeyip saglik policesi almak zorundasin ve bu da 2014'den itibaren baslayan bir uygulama olacak.

Hali hazirda 30 milyon Amerika'linin saglik sigortasi yok. Bu kadar gelismis bir ulkenin bir ayibiydi bence ve bu yasa ile devlet ulusala yakin bir kapsam getirmeye calisiyor.



Ornek vereyim. Bir arkadasimin esinin kendi isi var ve bu ailenin 3 cocugu var. Aylik 1700$ (20400$ yillik) prim odeyip, aldiklari saglik hizmetine gore de cebinden extra odemek zorundalar. NY ve CA eyaletlerinde primler bu yil %35 oraninda yukselmis ya da sigorta sirketleri onceden varolan saglik sorunundan (pre-existing condition) dolayi sizi sigortalamayabiliyorlardi. Iste bu yasa ile primlerin makule inip, pre-existing condition'lari kaldirmasi ve is yerinden veya kisisel bazda sigortalanma zorunlulugu geliyor.

Henuz cok yeni ve bir suru soru da var kafalarda ama Baskan Obama napti ne etti, Amerika'nin oteki sorunlarinin onune bu yasayi gecirip kil payi da olsa onaylatti, SONUNDA...

Okumak icin baska linkler:
The Fix Is In
Prescription For Health Care Crisis
Health Care's Generation's Gap
Health Care Conversations

21 Mart 2010 Pazar

Ne Guzel Bir Haber


Bugun sabah gazeteye bakiyorum, Friedman'in kosesinde gozum ilisti. Amerika'nin gercek ruya takimi diye, burada lise ogrencileri arasinda duzenlenen Intel Bilim Yetenek Bulma yarismasindaki finalistlerin adini vermis ve aralarinda bir Turk'un de adi geciyor: Levent Alpago. Ne kadar guzel bir haber... Mutluluk verici, ailesi ne kadar gurur duysa azdir.

Intel Bilim Yetenek Bulma yarismasi lise ogrencileri arasinda duzenlenen bir cesit Petit Nobel odulu ya da Bilim'in Super Bowl'u, yani prestiji fazla ve citasi yuksek akademik bir odul. Ilk 1942'de Westinghouse onculugunde baslatilmis ve 1998'den bu yana da Intel tarafindan sponsor ediliyormus. Her yil 1600'a yakin tez sunulup, bunlar Ocak ortasinda 300'e elenip, aralarindan 40 dahi finalist, bursa hak kazaniyorlar. Burs miktari 20bin ile 100bin USD arasinda degisiyor.

Bu genc bilim adamlarinin (ya da kizlarin) ugrastiklari seyler de haliyle kompleks. Birinciligi kazanan Erika DeBenedictis - ne guzel bir kiz kazanmis-; solar sisteme yolculuk yapan uzay gemisi navigasyon sisteminin iyilestirilmesiyle ilgili bir yazilim projesi yapmis. Levent Alpago damar hastaliklarinin nedenlerinin incelenmesinde MRI scan'lerini analiz ederek otomatik bir damar bulma yöntemi üzerine bir proje gelistirmis.

Hepsine kocaman alkis !!

23 Şubat 2010 Salı

Ikincil Egitim

Bir sure once NY Times'da David Brooks yazmisti oteki egitim basligi altinda bir yazi. Okullarda verilen akademik egitimin yani sira, uzun vadede mutlulugumuzu, duygusal ihtiyaclarimizi saglayan "ikincil egitim"in ihtiyacindan bahsetmis ve kendisinin ilk genclik yillarinda ilah edindigi Bruce Sprinsteen konserine gitmenin, oradan aldigi hazzin kendi kisisel gelisimde ne kadar onemli oldugunu yazmisti.

O yazi uzun zaman aklimdan cikmadi. Kendime donuk bir hesap yaptim da... ben okul yillarinda neler yasadim, ikincil egitimim nasil basladi, kimler nasil katkida bulundu diye. Ilk sinemaya gidisim, ilk kez Madonna albumunu dinlemem, Duran Duran'in ezbere bildigimiz hayati, Alman sarkici Nena TV'de cikinca nefes bile almadan o tek ama tek sarkisini dinlemem, okul sonrasi Dilek'le mandolin dersine kalmamiz... Kisitli Canakkale sosyal hayatinda neler yasanmis diye durdum dusundum, evde konustuk Burak'la gulerek, cogunlukla dalga gecerek.

Amerika'daki egitim hayatinda cocuklar bizim egitim hayatimiza gore cok daha rahat, daha yaratici, daha ozgur, daha az sinirli. Ikincil egitime daha onem veriliyor. TR'de de benzer bir degisim vardir tabii artik.

1 ay once okulda bir yarisma baslattilar. Hangi sinif daha cok okursa, o sinif okul mudurunun sacinin rengini boyama karari verecek diye. Ustteki adam bizim mudur, Mr. Harder. Cocuklara daha cok okusunlar diye atmadigi takla yok. Basarili da oluyor... 2.5 hafta biz cok istifimizi bozmadan okuyabildigi kadar okudu oglan. Okuduklarini dakika miktari ve kitap ismiyle log edip gonderdik ogretmenine. Sonuc su: Bizim cocugun sinifi okuma yarismasinda birinci olmus ve oglan da sinifta en cok katkiyi yapmis. "Eee ne renk sectiniz Mr. Harder'in sacini" dedim. "Yanlar sari, diger taraf mor" dedi. "Yok canim" dedim icimden, "cesaret edip o renge boyatabilir mi?" Iste kaniti.

Sanirim bu tecrubeyi oglan hayati boyunca unutamayacaktir. Birincil egitimde kendisine verilen, eglendirerek, heyecanlandirarak, motive ederek, sac boyatarak(!) ogretmenin keyfini. Sonucta onca yillik ogrenimden akilda kalanlar degil, ruyanda hala sinav degil, mudurun sac rengini goruyorsan ne ala !!

Bir Kis da Boyle Gecerken ...

Ha gayret diyoruz arada bir kendimize, subat da ciksin, mart o kadar koymaz kisi bitirmek icin. Ara ara cok soguk, az da olsa az soguk-gecen hafta sonuki gibi 4C'lere varan- bir kis ile bahari beklemekteyiz. Bugun bir ara kuslarin civiltisini duydum agacta, nasil da mutlu oldum, acaba goc mu basladi diye.

Domuz gribi haberleri, Tiger Woods'un Sukran gunu kazasi, kis Olimpiyatlari, Toyota krizi, saglik reformu, ekonomiyi resesyondan cikaran haberler derken Subat 23 yapmisiz yeni yili. Bugun Municigimin dogum gunuydu. O da kisin hatiri sayili gunlerinden. Dun ise annemle babamin 40. evlilik yildonumuydu. Nasil da yanlarinda olup onlara en sevdigi yemekleri pisirmek istedim !!

Sabahki sulu kar, simdi yagmura donustu. Su yukarda fotografi gorulen yer var ya, ara ara yuruyus yapmak icin takildigim bir yer. Gol kenarinda uzun bir parkur... Her sabah mutlaka ama mutlaka -10C de olsa kosan ya da yuruyus yapanlar oluyor. Hele hala sort giyen cilgin gencleri gorunce "Iste budur!!" diyorum icimden gulumseyerek.

Dun Microsoft Office'in OneNote programini install ettim. Hayati kolaylastiran baska bir guzellik. Nasil bunca zaman habersiz yasamisim kendime sastim.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Ve Karsimizda iPAD


Steve'cigim gene siyah kazagini ve kotunu cekmis ve gunlerdir bekledigimiz Apple Tablet Bilgisayari az once acikladi. Incecik zarif birsey...1.5 pound agirliginda, yarim inch kalinliginda.
Adi iPAD, ben iLOVEIT, video'su surada youCLICKIT, yazisi burada. 60 gun sonra dagitimi yapilacakmis, fiyati 499$'dan basliyor.

22 Ocak 2010 Cuma

TV Gunlugu

Bir Eylul bir de Ocak ayi yeni bir baslangic gibi oluyor TV programlari icin. Eylulde yeni diziler start aliyor sonra yil sonuna dogru ara verip Ocakta keldiklari yerden devam + Ocakta baska diziler basliyor gecen donemden kaldiklari yerden. Tabii gecen yilda olanlari hatirlamak icin hizli bir crash course almak da lazim ya... Lost mesela 2 Subatta baslayacakmis (O, Ocakta baslayanlardan degil). Ama ben Lost'da oyle bir kayboldum ki, ilk sezon ile sonuncusu arasinda daglar kadar fark var. Neyse lafim 24'a aslinda.

24, Fox'un dizilerinden. Gecen pazar aksami 24 ile sezonu baslatti, Pazartesileri de normal saatinda yayinlamak uzere devam etti. De... biz hic Fox'ci degiliz. Fox malum biraz Ciss kanal. 24'u de Colbert'te duya duya, Newsweek'te okuya okuya izlemeye basladim gecen yil. Kendiligimden dizi kesifligim yoktur. Ya tavsiye olacak ya da zaplarken o 2-3 kareye kanim isinacak.

24'de bu sezon sicak bir konu isleniyor. Hikaye cok bilindik gundeme cok yakin. Bir Ortadogu ulkesi baskani ulkesindeki Nukleer tesisleri denetime aciyor (bilin bakalim kim?). Ama once IRK ulkesinin baskanina suikast tesebbusu var ve Bauer tam da LA'de kendine yeni bir hayat kurma tesebbusundeyken CTU operasyonu ile olaya dahil oluyor. Konu guzel, olaylar hareketli ama gelgelelim casting seciminde bir sorun var. IRK ulke baskanini Hintli bir oyuncudan secmisler: Anil Kapoor, Slumdog Millionaire'deki yarisma programini sunan oyuncu. Hic oldu mu, bir Iran'liyi Hint'li oynar mi? Yaninda Farhaat diye kardesi ile UN'e Amerikan Baskan'i ile gorusmeye geliyorlar ama Farhaat, ensesine dokulen uzun saclariyla, o da Iranli karakterine hic uymuyor. Sonra Dana Walsh'e ne demeli. Sanki Bayan Vucut yarismasinda cikmis gibi, dimdik, yana atilmis sari saclariyla, CTU'daki analist pozisyonuna hic uymuyor.

Grey Anatomy de bu sezon o kadar drama yasatiyor ki dizideki karakterlere, ilk sezonlarda izledigim dizi ile bu sezon arasinda daglar kadar fark var. Bu yil icim bayildi, her birinin gonul iliskisine kafa yormaktan :) Allah'tan Addisson Private Practice'e gitti de sikinti yaratacak bir kisi eksildi.

Bir zamanlar Gilmore Girl vardi. Istedigim oyle bir dizi. Cunku populer Amerikan kulturunu yakalamak icin guzel bir diziydi. Drama az, karakter yelpazesi cok genis degil, ama gundemi de dizide tutan bir diziydi. Bitti gitti birkac sene once.

Nelere hayiflaniyorum Tanrim...

Obama Yil Bir



Dahasi surada...

11 Ocak 2010 Pazartesi

2010'un Ilk Post'u Mutluluk Ustune Olsun


Herkesin bir sekilde, bir mutluluk tanimi vardir elbet. Sabahlari kahvalti yaparken oglanla kizin satasmalari, aksam yatmadan once 'jumping saati' diye uydurdugumuz kosma-kovalama-saklanma-ziplama-yuvarlanma aktiviteleri icin kucuk kizimizin dumping saati baba diye seslenisi, onlar uyurken yanaklarina yumulup koklamayi, ayaklarini opmeyi, sonrasinda oh bu sessizlikte iyi bir film gider diye 2 saat dunyadan kopmayi, sevdigim bir kitabi okumayi, Jean Jacques'in bademli krossan'larindan yiyip lezzet buymus demeyi, ya da ogleden sonra yemek ustune kahve icip illa ama illa bir parca da olsa cukulata agzima atmayi ben mutluluk atfediyorum. Baska uzun suren ya da ambiyans etkisi yaratan, hos paylasimlarin, insan iliskilerinin getirdigi huzur ve mutluluk ve guven veren duygular da oluyor elbet, birbirinden ayirdetmek zor ...

Derken bunlar Nicholas Kristof'un NY Times'da gecen Persembe yazdigi makaleden sonra aklima geliyor.

Dunya Mutluluk Database'i diye toplumlarin mutlulugunu olcen bir veritabani olusturmuslar. Iste web adresi bu. Yorum yapmak icin biraz ordan oraya ziplamak gerekiyor. Yazarin yazisina gore Kosta Rika 1. , Danimarka 2. , Amerika 20.'ymis 148 ulkelik siralamada.

Bir baska arastirma da Happy Planet Index'in web site'sinde var. O da Kosta Rika'nin tacini tescilliyor birinclikte. Buradaki veriler toplumlarin memnuniyetleri, yasam suresi ve ulkelerin ekolojik footprint'leri gozonune alinarak olusturulmus. Turkiye 68. Amerika 114. ve Zimbabwe sonuncu 143 ulke arasinda. Su PDF dokumaninda ilginc bilgiler var, zamani olan icin okumaya deger.

Simdi bunun Turkce'si ne diye biraz dusundum, biraz Burak'la konustuk... Mesela iPhone'u olan insan daha mi mutlu (bence evet). Ama ekolojik footprint'i sonucta daha yuksek, yani bunu uretmek icin cevreyi kirletip daha cok karbon atimina sebep olunuyor. O zaman teknolojik ya da gelismis ulkelerin mutluluk index'lerinin daha dusuk olmasi beklenmez mi? Pek de oyle degil gercekte. Ama su da var; 300 milyonluk Amerika'da birilerinin daha az yasamdan zevk almasi ve yasam suresinin az olmasi pahasina (bunlar index kriterleri oldugu icin yazdim) diger cogunluk, mutlu cogunluk kategorisine giriyor iste.

Karsimizda Hummer'i olan bir komsumuz var. Daha cok benzin yakiyor cevreyi kirletiyor diye daha mi az mutlu... yoo sanmiyorum yoksa almazdi. Zaten gorr gorr diye ucak motoru gibi bir calismaya basliyor alet, bizim kiz yerinden zipliyor. Ama adamin aldigi zevk, mutluluk iste orada o seste olmali.

Uzun ve derin bir konu. Mutluluk dolu ama en basta saglik ve huzur dolu bir 2010 olur umarim.

PS: Su yukardaki iguana fotografi var ya, Datca'da babaannemizin komsusunun evine gelmis ormandan. O da etrafta dolasip cocuklara gosteriyordu. Bizim cocuklar o kadar heyecanlandi ve mutlu oldular ki, hayvancagiz korkup buzustu tabii. Sonra komsu onu ormana goturup saliverdi.

17 Aralık 2009 Perşembe

Almanya 2009 (Fulda, Frankfurt, Darmstadt, Nurnberg)

Ben hala gittigim yerlerden kafaca gelmeye calisiyorum. Avrupa'ya gitmek icin en guzel zaman bu zaman. Noel isiklari, suslenmis caddeler, binalar, sicak sarap icilip sosis yenen Noel pazarlari, dukkanlarda siralanmis cesit cesit cukulatalar, donen atli karincalar, bir insan kalabaligi ve beni icimi mutlu eden, soguk olacagini umdugum ama sicacik gecen bi 10 gun ... Amerika hala krizle ugrasa dursun geleyim mi dedim, gel diyen can kuzusu kiz kardes ve 3. sortie ile ben kendimi Frankfurt'ta buluyorum. Bu sanirim 5. Almanya cikarmam ve bir surprizle Municigim, ben de geliyorum demez mi. Daha onceki Almanya seyahatlerimde hava cok soguktu hatta karliydi. Sicak sarap icerken nefesimizi goruyorduk. Bu defa hazirlikli olayim diye kar pantolonu, kayak coraplariyla dort dortluk gidiyorum ama ben havami alayim diye havalar nefis guzel, sicak kazaklarin, kalin coraplarin icinde pise pise dolasiyoruz 3 hatun Fulda, Frankfurt, Darmstadt, Nurnberg sokaklarinda.


Bazi gunler Thelma ile Louisse olduk Municimle, cogu zaman kardescim de katildi bize. Frankfurt'un altini ustune getirdik; Modern Sanatlar muzesi, Goethe'nin evi, 18. yy'dan kalma Yahudi Getto'su, eski Opera binasi o kilise bu katedral derken gel diyorum Muni'ye geyik eti yiyelim. Baska bir gun Wurz sosisle patates kizartmasi yiyip biralarimizi iciyoruz. Bir gun gel Schnitzel yiyelim, yaninda da Radler iyi gider dedik. Sonraki bir aksama kardescigimin 30. yas gununu kutlamak icin ormana bakan otantik bir Alman restauranina Pfeffer Steak zevkimi saklamistim. Yaninda saraplarimiz nefis gitti, ustune de serinlemek icin Radler'leri diktik gene. Gurmelikde ustumuze yok, birgun Patlican Snitzel bile deniyoruz :)


Dukkanlara girip ciktikca cukulata canavarina donuyoruz. Onu gordun mu, bunu da alalim, Allah'im ben bunu da tatmaliyim, benim ufakliklar bayilacak sunlara, Burak likorlu de istedi, kahveliyi unutma, aaa bu markayi hic duymamistim derken bir bavul doluveriyor. Evde getirdiklerime bakiyorum hala az geliyor aldiklarim, aklimda marketlerde gorup de tadamadiklarim var...

Nurnberg'e gidiyoruz maaile, kardesim ve ailesi, biz de Thelma ve Loiuse olarak katiliyoruz Muni'yle. Yolda giderken kaymak gibi akan Alman otobanlarinin keyfini cikariyoruz. Ben hizi sevmem, korkarim da ama 200km'ye yaklasan ibre ile sanki yag gibi kayiveriyoruz yolllarda. Nurnberg Avrupa'da en buyuk Noel pazari ile unluymus bir de Lebkuchen denilen Amerika'daki cookie'lere benzer kurabiye ile. Sehir merkezine gitmeden once simdi Dokumantasyon Merkezi denilen, Hitler zamanindaki Sosyalist Partinin mitinglerinin yapildigi 50bin kisilik binadayiz. Savasta bina yikilmis tabii, kalintilarina ekleme yapilmis su haliyle. Belgesel niteliginde Almanya'nin 1. Dunya Savasi'ndan sonraki doneminden baslayarak, Hitler'in yukselisi, savasa girmesi, savas sonrasi yargilanmalarin yapildigi Nurnberg durusmalarina kadar kisa film gosterileri, maketler, belgeler ve duvardaki resimlerle tarihi izliyoruz. Asil amacimiz 600 no'lu salonun oldugu Nurnberg durusmalarinin yapildigi yere gitmekti ama Aralik ve Ocak'ta kapaliymis bu yil, maalesef olamadi.


Nurnberg
eski bir sehir. 700 yillik bira mahzeninden tutun da, orta cagdan kalan hapishaneye, sehri merkezden cevreleyen surlardan tepedeki katedrale kadar buram buram tarih kokuyor. Bayiliyorum bu sehre... Sehir merkezi ana baba gunu gibi. Herkes Noel pazarinda, cogu stantlarin onunden bile gecemedik kalabaliktan. Hava -2C gibi, hatta Fulda cikisinda kar bile vardi yerlerde ama hala kar pantolonu giymek icin ilik bir hava. Aileler cocuklarini sikica sarip sarmalamislar. Yuzlerini saran kar maskeleri, termal pantolonlar, yun kazaklarin icindeki cocuklar pusetlerinde otururken, anne-babalar Gluhwein'larini icip arkadaslariyla sohbet ediyor. Tam bir bayram havasi, yaklasan Noel'e ve yilbasina hazirlik, yeni bir yila ahoy demenin seremonisi...
Darmstadt yollari tastan diye trene atliyoruz gene. 130bin nufuslu cok buyuk olmayan ama gezmek icin yeterince ilginc yerlere sahip bir sehir. Spiral Building, Matilden Hohen, Darmstadtium, Luisen Platz, Schloss, Rathaus, Teknik Universite ... Gez gez ayaklarimiz buyuyor hissediyorum.


Gidip gezmedikce, yasamadikca anlatmak da cok sey ifade etmiyor sanki. Buralari gezerken Londra ve Paris'i dusunuyorum, Berlin, Madrid ve Prag da cok keyifli olmali diyorum. Sanirim tum Avrupa yilbasi onceki baska guzel oluyor. 10 yil once Avrupa'dan Amerika'ya tasinirken kaz cigerli durumlerimizi yiyip, icimizi sicak iceceklerle isitirken acaba 10 yil sonra ne yapiyor olacagiz demistik. Eski yerlere seyahat bir nevi kisisel tarihine de yolculuk. Eksilen ve artanlarla kisisel hesaplasma da ayni zamanda. Bir yili daha kapatirken yeni yasanacaklarin heyecani, yapilamamislarin buruklugu ama gene de en cok heyecan ve merak, acaba neler olacak, hayat neler getirecek sorgulamasi.


Gelecek sefere kadar Tschüß Almanya!!

PS: 2005'deki gezi notlarindan
http://troywind.blogspot.com/2005/12/2005-almanya-gezisi.html
http://troywind.blogspot.com/2005/12/almanya-gezi-notlarina-devam.html

5 Kasım 2009 Perşembe

Steve Jobs


Keske yukardaki gibi Steve Jobs'in bir fotografini cekebilseydim... Tabii kisisel yakinligimiz yok :) ama medyada ne zaman hakkinda haber bir ciksa hemen yalar tutarim. Bugun CNN yazmis uzun uzun, iste burada.

Bu adam var ya bu adam, son 10 yildaki teknoloji dunyasindaki elektronik esyalara yeni dizayn verdi, muzik dunyasina ipod'i sokarak bize baska boyut katti ve iphone'la cep telefonu aletini konusturdu. (Hala bir iphone'um yok o baska)
Ne zaman fotograflarina baksam o hafif gulumsemesinin altindan aklindan kirk tilki geciyormus duygusu yaratiyor bende. Sen cok yasa seytan bakisli adam !!

30 Ekim 2009 Cuma

3 Film - 2. Dunya Savasi

Aslinda sik sik film seyrederim ama tavsiye etmeye gelince bu isin tamamen zevk ve tercih oldugunu dusundugumden kendimi geri cekiyorum. 2. Dunya savasi filmleri favori film kategorisinde benim icin. Valkyrie'i beklerken film zevkine guvendigim bir arkadasim Downfall'i (Der Untergang) tavsiye etti. Bir savas filmi bu kadar guzel mi islenir... Hitler hem deliligiyle hem insani yonuyle bu kadar basarili mi anlatilir... Filmi Almanlar yapmis, Alman oyuncular oynamis. Berlin icin St. Petersburg secilmis mekan olarak. Filmin konusu Hitler'in yaninda sekreter olarak calisan kizin yillar sonra yayinlanan anilarina dayanarak olusturulmus ve daha cok savasin son 2 haftasina egilinmis. Film Almanca cekilmis, Ingilizce altyazi konulmus ve boylesi de cok cok hos olmus.

Sonra Valkyrie geldi postada, ertesi aksam da onu izledim. Tamam iyi guzel bir film. Hitler'e duzenlenen suikasti anlatan, Tom Cruise'in da karakteri basariyla canlandirdigi Hollywood filmi. Ama Downfall citayi o kadar yukseltti ki bu film biraz zayif kaldi yaninda.

Derken bir sonraki aksam da The Reader'i izliyeyim dedim. Zaman olarak 2. dunya savasi yillarinda genc bir lise ogrencisi ile Kate Winslet arasindaki iliskiyi, sonra bu lise ogrencisinin hukuk ogrencisi olarak Kate Winslet'in mahkemede yargilandigi sirada hakkindaki gecmisini ogrendigi ve tutuklandiktan sonra da zamana kadar getiren yaslandiran makyaji, zaman ve mekan gecisleri ve karakterleri basariyla canlandiran guzel bir film. Ve de Kate Winslet bu roluyle 2008 en iyi kadin oyuncu dalinda Oscar'i almisti.

28 Ekim 2009 Çarşamba

27 Ekim 2009 Salı

Ne Okuyalim?: "What the Dog Saw"

Canakkale'deyim, arkadasimi bekliyorum Yali Caddesi sokagi icinde. Sokagin ici kitapci dolu, bana Istanbul'daki sahaflar cagristiriyor burasi. Disarda ahsap kitapliga koyduklari yeni ve ikinci el kitaplari satiyorlar, yerde de kitaplar var ve tabii bir de icerideki dukkanda tonlarca kitap. O gunlerde ne okusam diye dusunuyordum. Tek tek tum kitaplara dokunmak, on ve arka sayfalarini okumak, kokularini icime cekmek istiyorum. Aaa o da ne, Tipping Point Turkce'ye cevrilmis. Yanilmiyorsam Kivilcim Ani olarak cevrilmisti. Malcolm Gladwell'in 2. kitabi ama posetlenmis, icine bakamiyorum. Iceri giriyorum heyecanla ... Gencten bir adam sahibi, bazi kitaplari kartonlardan cikariyor, iceri bir iki musteri girip bazi kitaplari soruyor, onlara yardimci oluyor... Nasil da sicak bir gun, temmuz sonu gibi. Sohbet ediyoruz ayak ustu, Canakkaleli guzel okuyor diyor, icin icin cok seviniyorum.

....

Simdi blog arsivime baktim yazmamisim, oysa ki Malcolm'un 3. kitabi ciktiginda da bugunlerde hissettigim heyecani ve mutlulugu hissetmistim. The Outliers'i buradan haber vermistim gecen sene, sonra da bir solukta audio'sunu dinledim kitabin. Kitap bastan sona cok basarili. Ozet olarak; basarinin arkasinda egitim, azim, disiplin ve sans (evet sans cunku bazi donemleri ornek gosteriyor ki mesela bugunun 100 Forbes zengini zamaninin avantajini kullanmis olanlar diyor) ile birlikte 10bin saatlik profesyonel bir calismanin ve deneyimin olmasi gerekliligini savnunuyor. Bu 10 thousand hour rule kavrami literature de gecti, ara ara radyoda ya da medyada da duyuyorum. Ve gene bunu yaziya dokerken o kadar guzel ve ikna edici ornekler vermis ki kitapta, bilgi ve arastirmaci ruh konusuyor kesinlikle.Bu hafta yazarin 4. kitabi yayinlandi. Dogrusu bu kadar cabuk beklemiyordum yenisini, kendini ozleten yazarlardan kategorisindeydi benim icin, ne hos ki surpriz oldu gercekten bu kitap. Yeni kitabinin adi "What the Dog Saw". Gerci New Yorker'daki yayinlanmis yazilarinin edit'lerinden olusan, 3 ana kategoride, 20 denemeden olusan derleme, yeni demek ne kadar dogru bilmem. Yorumlara bakilirsa gene ilginc, kurnaz konular secmis okuyucuya.

16 Ekim 2009 Cuma

100$'lik Ozur

Cloud computing diye bir uygulama var bazi sirketlerde. Uyelik bazda ya da kullanim basina para odeyerek internet uzerinden bir servis aldiginizda, bunun arka planinda yatan data center'i, sirket, baska bir sirketten hizmet aldiginda kisaca buna cloud computing deniyor. Amazon'un web servisleri, Microsoft, Google data center'lari bu konudaki en buyuk ornekleri olusturuyor..

Gecenlerde ne oldu burada? T-Mobile'in Sidekick denilen smartphone musterileri, telefonlarindaki kontakt bilgilerini, fotolari, notlari, to-do list'leri, kisisel kayitli bilgileri kaybettiler. Cunku aslinda -bazi- telefonlardaki kayitlar siz telefona kaydediyorum sansaniz da, o bilgiler internet uzerinde bir warehouse'da tutuluyor. Ve eger bu kayitlar yedeklenmiyorsa, baska bir yerde de extra backuplanmiyorsa ya da clon'lanmiyorsa gecmis olsun. Telefonu acip Ahmet'i aramak istediginizde telefonunuzun adres hanesi bombos gorunebiliyor. Cunku T-Mobile bu isi Microsoft/Danger data center'ina cloud'lamis. Soylentiye gore onlar da Hitachi ile SAN disklerin upgrade'i ile ugrasirlarken disk gocuyor ve ellerinde yedeklenmis tape ya da data olmadigindan musteri kayitlari da ucuyor. Simdi T-Mobile, musteriden ozur dilemek icin de 100$'lik hediye karti ile 1 aylik ucretsiz servis veriyor.

IT'de bu is cok sik olur. Yedekleme isi, sistem yonetiminin en buyuk ozelliklerinden biridir. Biz gunluk backup haricinde bir de clone denilen, backup'in backup'ini alirdik.
SON SOZ: Siz siz olun, her daim data'nizi yedekleyin, baskasina guvenmeyin.

8 Ekim 2009 Perşembe

Kitapcidan


Kitaplari audio book olarak dinlemeye bayiliyorum. Ne var ne yok diye gecenlerde Borders'a gitmistim, gordum ki Orhan Pamuk'un 2 kitabi audio olarak rafta hafifce egilmis. Hemen duzeltip rafta iyice gorunecek sekilde ortaladim.

Diger bir sevdam da takvimler. Is yerinde Lonely Planet'le her ay seyahate cikardim, evde ise anne takvimi kullaniyorum. Evet boyle birsey var gercekten. Adi Mom's Calendar gibi birsey. Ilk olarak Almanya'da gormustum, o zamanlar US'de yoktu. Her birey icin ayrilmis satir ve gunune gore aktivite, randevu, seyahat vs. ne gerekiyorsa yazilabilecek sekilde duzenlenmis. Boylece evde sen bana soylemedin, ben bilmiyordum kavgasi yok.

Waldo kitaplarini hatirlar misiniz Bounce filminden. Hani Ben Affleck, Gwynett'in ogluna Waldo kitabini gosterip "buna bakalim mi" diyordu. Cocuk da buyumus edasiyla "ben artik 8 yasindayim" diyordu. Bence bu kitaplar her yasa, ozellikle konsantrasyon problemi olanlara buyuk fayda sagliyor. Yazari her sayfaya minik minik, incik cincik oylesine guzel cizimler yapmis ki, yapmaniz gereken her sayfada Waldo'yu, hirsizi, kopegi, durbunu, camera'yi, gozlugu, hediye fiyonkunu, kemigini bulmak. Eglenceli, zevkli ve kesinlikle duruma hakimiyet gerektirip, fokuslanilan bir kitap. Once buyuklere sonra cocuklara tavsiye edilir. Yukardaki resme tiklayin biraz bilgi verir belki. Iste onun takvimini de yapmislar, plastigin icinde oldugundan bakamadim.