14 Nisan 2006 Cuma

Gecip Giden CTIA Arkasindan

Bizim telekom sektorunun nabzi gecen hafta 5-7 Nisan tarihlerinde Las Vegas'taki CTIA fuarinda tutuldu. Maalesef fuara katilmamis olmakla beraber is, Amerika'daki cep telefonlarina veya daha genel olarak wireless sektore gelince iki kelam yazmak istedim. 98'deki CTIA Atlanta'da yapilmisti. O zamanlarda orada yasadigimdan fuara gitmek mumkun olmustu. Bir fuar bu kadar show icerir diye dusunmustum. Palyacolar, tiyatrolar, isik oyunlari, sebil dagitilan esantiyon urunler...

Bir defa artik sagir sultan bile duydu, tekrarlamayacagim. Amerika, telekomda, cep telefonu sektorunde Avrupa'nin teknik olarak kullandigi alt yapisinin bir hayli gerisinden basladi bu ise. GSM diye Avrupa'da standart kullanilan wireless sistem, Amerika'da PCS, TDMS, IDEN diye farkli sistemlerle kullanilmaya baslaninca -liberal ekonominin faturasi- dezavantajlarini anlamak biraz zaman aldi. Finans sektorune yapilan yatirim gibi degil ki, kurulan kuleler, baz istasyonlar, kontrolir birimleri, santraller surekli eklenen, surekli guncellenen network parametreleriyle cok cok masrafli bir yatirim. Bir kez yatirim yapinca da bunu hop diye degistirmek, baska sisteme gecmek cok zor. Iste gecen yillara kadar herkesin dilinde olan 3G'ye gecmek bundan dolayi zordu. Ama bir zaman geliyor ki, sisteminizi upgrade etmeniz hatta degistirip yenilemeniz gerekiyor. Simdilerde hemen herkes 3G'ye gecmis bulunup, EV-DO denilen wireless packet data olarak kisaca tanimlanabilecek, cep telefonundan hizli web surfleme ve bilimum programlari calistirma kapasitesine sahip sebekelerden servis alma imkani dogdu.

Baslangicta bolgesel bazda verilen wireless lisanslari daha sonraki duzenlemelerle ulke genelinde Verizon, Cingular, Sprint Nextel, T Mobile olarak bu isin buyukleri arasinda paylasilmakta artik. Hala bazi bolgelerde yerel operatorler (Midwest'teki Alltel, South'daki South Link gibi) var ya da bazi buyuk sirketlerin kendi wireless telefon sistemleri var. Ornegin ConEd isimli elektrik sirketi, kendisine cep telefonu sebekesi kurmus.

Teknik bir eleman olaraktan piyasadaki rekabetten, urunlerden, diger sirketlerin servis kalitesinden cok haberdar degilim. Ama buraya gelen hemen herkesin basina gelen bir iki seyden bahsedeyim kisaca.

Amerika'ya tasindigim ilk gun, yerel telefon ofisine gidip eve telefon baglatmak istedim. 3 cesit konusma tipi var. Lokal arama (sehir ici degil, dikkat), uzak arama (long distance, yani yerel konusmalari kapsamayan aramalar) ve uluslararasi arama. Uluslararasi arama anlasilir da diger ikisi arasindaki farki anlamak kolay olmadi. Ayni blok icindeki aramalar lokal de, 10 mil otesi veya sehirlerarasi, eyaletlerarasi aramalar long distance'a girebilir. Ve bu servisleri de o zamanlar yerel icin ayri telefon sirketi, long distance ve uluslararasi icin baska bir sirket veriyordu. Kadin bana bir ton plan ve isim soyleyince iclerinden sadece AT&T tanidik geldi ve onu sectim. Ne Sprint'ten haberim vardi, ne MCI'dan. 1. ayin sonunda gelen fatura ulkedeki tum telefon sirketlerini ve planlarini anlamama sebep oldu zira. 600$'di ister inanin ister inanmayin. Hatta kredi tarihim olmadigi icin 1. ayin sonunda bu kadar faturayi odeyemecegimi dusunup bir de telefonumu kesmezler mi? Ertesi gece musteri hizmetlerini aradim da, uzun uzun telefonda sorunu, durumu, bana verilen rate'ler ile uyguladiklari oran arasindaki farki aciklayip yariya indirebildim. Bu zamanlarda VOIP ile servisler ve ucretleri cok daha uygun. Simdi bu isin landline, wireline yani tel ile evimize, ofisimize ulan telefon servisi yani.

Cep telefonu servisi olayi da bu 4 buyukler arasinda benzer sekilde isliyor denilebilir. Cunku her bir wireless operator'in bir de wireline kismi var. Ulkenin 280 milyonluk nufusu soyle paylasilmis operatorler arasinda. Cingular 52.3Milyon, Verizon 49M, Sprint Nextel 45.6M ve T-Mobile 20.3M. Hala buyumeye elverisli potansiyel olmakla birlikte pazarin 2009'da saturasyona girecegi, sonrasindaki savasin operatorlerin sunduklari urun cesitliligi, servis kalitesi ile birbirlerinden musteri calmakla devam edilecegi dusunuluyor.

Iste bir cuma gecesinde saat 12'ye gelirken ben bir proje icin ofiste onceden basladigim bu posting'in son cumlelerini tamamlamaya calisiyorum. Musterilerimiz etkilenmesin diye sistemde upgrade var bu gece. Bazilari su anda misil misil uyur, bazilari sinema, film keyfi yapar, bazilari keyifli bir yemek sonrasinin rehavetini yasar, bazilari da ofiste proje basinda, ne olur bir sorun olmadan tamamlansin diye dua eder. Sorun olunca neler mi oluyor, en iyi simdilik hic dusunmemek, yazmamak. Hele bir bu gece gecsin...

10 Nisan 2006 Pazartesi

Single Mother C.

C. 27 yasinda, 3.5 yasinda bir kizi var. Kizi benim oglumla da iyi anlasinca hafta sonu play date icin bulustuk. Cocuklar oynarken hayatini anlatti. Boston'dan gelmis buraya 3 yil once. Kizina hamileyken erkek arkadasiyla anlasamayinca ayrilmislar. Devletten cocuk bakimi ve ev kirasi yardimi aliyor. Kizinin babasinin hicbir katkisi olmadigini soyluyor. Liseyi zar zor bitirmis, simdilerde akli universiteyi bitirip guvenli ve parali bir ise girmekte. Saat ucreti $10'dan bir kreste yardimci ogretmenlik yapiyor. Daha once baska yuvada saati 8$'dan calisiyormus, burasi icin odemesi iyi diyor, sosyal guvenlik ve saglik sigortasi primlerini de oduyorlarmis.

"Kendimi sanki babaannem kadar yasli" hissediyorum diyor. Oysa ilk genclik hayallerinde 27'sinde 2. cocuk, 30'sunda 3. cocugunu dogurmayi hayal etmismis. Kendisi tek cocuk. Annesi ile babasi hic evlenmemisler, ama annesi 5 yil once baska bir adamla evlenmis.

Is yerinde de cok single mother var. Cogu hispanik ya da zenci, egitim duzeyleri oldukca dusuk, finansal olarak zayiflar ya da borc icindeler. Georgia'da yasadigim zamanlardan hatirliyorum; beni soke eden, 16'sindaki zenci kizlarin hamile goruntuleri hep aklima "neden bu yasta cocuk sahibi oluyorlar da baska opsiyon dusunmuyorlar" sorusunu getirirdi. Cogu dinsel sebepler yuzunden kurtaji reddediyor. Zaten guney eyaletlerde kurtaji engellemek babinda cikarilan yasalar akil alir gibi degil.

NY'a ilk geldigim zamanlarda da erkek arkadasiyla yasayan ama ilk evliliginden/iliskisinden olan cocuklarini da yaninda tutan single mother sayisi gene beni epey sasirtmisti. Zamanla 50 yasindaki adamlarin girl friend'imle sunu yaptik, bunu yaptik deyislerine yadsimalar azalsa da, single mother'lara alisilsa da, gercek uzuntum bu iliskilerden olan cocuklarin ne kadar saglikli buyudukleri konusundaki soru isaretlerim. J. diye bir kiz arkadasim var is yerinde. 5 yil once evlendi. Su anda 38 yasinda ama 21 yasinda kizi ve 8 yasinda oglu olduguna inanmak zor. Iki cocuk da baska iliskilerden olan cocuklar. Hayatinin cahil diye adlandirdigi o donemlerde ne kadar zorlandigini anlatiyor da, bunlarin ustesinden gelmek icin gece gunduz 3 iste calistigini, bir donem uyusturucuya ne kadar yaklastigini ama Allahtan baslamadigini, aklini kacirma derecesinde fiziksel yorgunluktan uyuyamadigini ve kazandigi tum paranin nasil olup da gene hicbir seye yetmedigini vs. vs. Sadece beni inanclarim kurtardi diyor 16'li 17'li yaslari icin. Simdilerde hayati duzenli ama kendi yasadiklarinin asla kendi cocuklarinin basina gelmesini istemiyor.

Iste boyle zamanlarda insan kendinde yer etmis evliligin ve aile degerlerinin kutsalliginin farkina variyor.

Bazilari icin hayat ne kadar da zor gercekten.

5 Nisan 2006 Çarşamba

01:02:03 04/05/06

Sayilara sadece ben takili degilim ki. Gruptan birisi bugun icin "tarih bir daha 01:02:03 04/05/06'yi gostermeyecek" diye email atmis. Kendi gibi herkesi Amerikan formatinda olcu birimi kullananlar hakli olabilir(di). Ama "Ingiliz formatinda 04/05/06 yani Mayis 4 de sayi dizilimi olarak ayni formati gosterecek gelecek ay" diye yazdim ben de.

Metrik sistem yerine imperial sistemi kullanmak pek kolay degil bu ulkede. Celcius yerine Fahrenheit, gram yerine pound, hacim olcusu icin ounce/oz, metre yerine foot/feet diye uzayip gidiyor liste. Zamanla alisiliyor tabii ama onde ayi gosterecek sekilde ifade etmek farkli bir duzenleme (bunun imperial sistemle ilgisi yok bu arada, sadece format ifade farki). Kac defa once gunun tarihini koyup imza atmadik ki? 10'luk duzen esas alinarak olusturulan metrik sistem yerine, 12 duzen esas alinarak olusturulan imperial sistemin hacim olculerinde daha dogru olcmek bakimindan avantaji varmis.

Wikipedia'ya bakinca bu MM/DD/YY (AY/GUN/YIL) formatini USA ve Kanada disinda kimsenin kullanmadigini goruyorum. Imperial sistemi ise Amerika ile birlikte bir de Liberya ve Myanmar kullaniyormus dunyada. Ee artik Amerika da metrik sisteme gecse ne iyi olur diye dusunuyor insan. Aslinda bunu '80'li yillarda denemisler ama yurumemis. Piyasadaki litrelik su siselerinden baska hicbir alanda tutmamis bu uygulama. Bir de bugun bilim dunyasinda -ozellikle tipta- miligram, mililitre kullaniliyor o kadar. Eskiden ER dizinde, simdilerde Grey's Anatomy'de sikca kulagimi geliyor, su kadar centilitre IV verin diye.

Takvim gunu olarak da burada ilk gun pazar. Bunun sebebi nedir acaba diye sordum etrafa, geleneksel, aliskanlik dediler. Hakikaten Wikipedia'ya bakinca bunun Yahulikten ve Misirlilardan gelme oldugu yaziyor.

3 Nisan 2006 Pazartesi

Zalim Bahar

Basligin arabesk oldugunu dusunebilirsiniz, bence de oyle ama su mart-nisan aylarinin bize cektirdiklerine bir bakin. Cicekler acmadan gelen polenlerden gozumuzu acamiyoruz. Oyle boyle degil, bizim oglan gozlerini oylesine bir ovusturuyor ki sabah aksam, sanki boks macindan cikmis gibi her defasinda. Sonra degisen, bir acip 23C'lere cikip 10C'ye jet hiziyla dusen havaya ne demeli? Basinc farki, kararsiz nem orani derken, bahar nezlesi kapida. Ama bir eski dost var ki ziyareti istenmeyen: benim migrenim. Basagrisiyla baslayip migrene donusmesi isten bile degil. Saatler de degisti hafta sonu, bakalim biyolijik saatimiz ne zaman, yeni zamana adapte olacak. Iste bundan yillar once Isvicre bu saat uygulamasina direnmis uzun sure. Sebebi de, ineklerin beslenme saatlerine uyum sorunuymus. Tarim Isvicre'si, finans Isvicre'sine yenik dusmus bir sure sonra ama...

"Nisan aylarin en zalimidir" diye okumustum bir yerde. Intihar olaylarinin exponansiyel arttigi, cinayetlerin fazlalastigi, manik depresyonun tavana vurdugu bir ay. Hakikaten ne oluyor vucumuzda da bu kadar etkileniyoruz anlamak isterim. Bunun bir fiziksel, kimyasal, aerodinamik aciklamasi nedir?

Migrenim diyordum. Zaten beni iyi taniyan dostlar bir beni, bir de basagrilarimi sorarlar. Denemedigim yeni tedavi sekli kaldi mi diye dusunuyorum, evet var: noral terapi. Hint otlarindan, biyoenerjilere, biyofeedback'ten magnezyum terapisine kadar bilimum seyler uygulandi, ogrenildi ve devam da ediliyor. Allahtan su triptanlar cikti da, tedavi etmese bile, 200km hizla giden agriyi 50km'ye indiriyor iki saat icinde.

Iste boyle bahar senligi havasindaki icim; yasasin mavi gok, turuncu gunes, disardaki masalar, fiskiran fiskiyeler, flip floplardan nanik yapan ayaklar, hafifleyen bedenler dese de, bir yandan da surekli "basim agriyo, basim agriyo" diye sizlanmak istiyorum.

27 Mart 2006 Pazartesi

Gundemin Konusu: Vergiler

Her yil 15 nisan bu ulkede bir onceki seneye ait kazanclarinizi devletle hesaplasacaginiz gun olarak takvime isaretlenir. Bu yil 15 nisan cumartesiye denk geldiginden 2 gun daha kazanip 17 nisanda vergi formlarimizi devlete teslim edecegiz. Isteyen daha once gonderebilir tabii ama odevini son zamana birakanlar icin, postaneler o gun fazla mesai yapip, zarfin ustundeki pulda 17 nisan damgasi oldukca icimiz rahat bir sekilde vergi formlarimizi bir federal hukumete bir de bulundugumuz eyalete gonderecegiz.

Saniyorum hicbir gelismis ulkenin vergi durumlari, Amerika'ninki kadar karmasik ve icinden cikilmaz degildir. Eger bordroya bagli calisan insanlarsaniz, ya kagit ustunde giderek ya da bir vergi programi ile bunu yapmak o kadar zor degil ama kazanclariniz standart bir gelirden ibaret degil; isin icine bozdurulan borsa kagitlari, dividentler, bankadaki uc bes dolar paraniza alinan faiz, kirada eviniz varsa, aileninizin size miras biraktigi ya da hediye ettigi bazi mulkler, 1300$'dan fazla kumarda kaybedilen para, dunyanin herhangi bir yerinde (evet dogru duydunuz, sadece Amerika'daki kazanclar degil) size gelir olarak gelen ne varsa (kira, faiz, off-shore, miras) bu federal ve eyalet formlarina girmek zorunda. Cocugunuzun egitimine simdiden koymaya basladiginiz para, evinize odediginiz mortgage, evinize yaptirdiginiz tamiratlar, bunlarin hangisi deduct edilebilir tek tek ustunden gecerek miktari cikarmak, organizasyonlara verilen bagislar, bunlarin miktarlari, faturalari vs. vs. Aksi halde IRS'in audit'lerinde hedef olmak isten bile degil. Bana audit gelir mi diye dusunmeden edemiyor insan. Zaten finans kurumlarindan size gelen formlarin aynisinin diger kopyasi IRS'e de gidiyor. Ozellikle buyuk islemlerde cross-checking yapilip tutmuyorsa IRS'i kapinizda faiziyle bulabilirsiniz. Hatirlayin Al Capone'u karanlik islerinden yakalayamayan devlet, vergi acigiyla Alcatraz'a gondermisti 1931'de.

Iste butun bu kadar karmasik, sofistike vergi durumlari karsisinda insan doldurdugu formlarda acaba yanlislik yaptim mi, yoruma acik birakmadan doldurdum mu diye dusunmeden edemiyor. Yok bu kadar isin altindan kalkamam derseniz, HR Block basta olmak uzere bir suru CPA (mali musavir) var etrafta sizin tax return'lerini yapacak. Aslinda onlarin da yaptigi bir vergi programini takip edip kazanclarinizi doldurmak. Ancak yoruma acik konularda ve degisen vergi yasalarini takip ettiklerinden sorumlulugu ustune alip sizin adiniza vergilerinizi tamamliyorlar.

Bu vergi durumunun uzerinden gecmenin guzel yanlari da var tabii. Emeklilik konusunda vergiden muaf, IRA mi acacaksiniz, 401K'nizi mi arttiracaksiniz, uzun zamandir dokunmadiginiz, ihmal ettiginiz fonlariniza mi bakacaksiniz, yoksa ben faizden az da olsa kazanayim diye money market'e mi paranizi koyacaksiniz.. iste bunlar icin kisisel finans durumunuzu degerlendirmek icin iyi bir zamanlama. Bu arada su linki oneririm degisik urunlere verilen faiz oranlarini gormek icin. Bir de kredi tarihinizi gosteren bir rapor istediniz mi, gelecek seneye kadar iciniz rahat olabilir.

Evet kolluklari takip bir hafta sonunu ya da bir hafta icini ayrimanin vakti geldi. Bahar gelsin ama 17 nisan o kadar erken gelmesin.

24 Mart 2006 Cuma

Sergi - Vucutlar

Ben en cok sinir sistemini merak ederim. Vucudu ag gibi saran sinirler biraz soyut gelir bana. Kaslar, kemikler, damar elle tutuluyor da, sinir deyince icerdigi konsept olarak en ilginci oymus gibiydi ta 1999'da Viyana'da gezdigimiz Body Worlds (Korperwelten) sergisine kadar. Su yanda siyah sapkali adam Prof. Dr. Gunther von Hagens, iste bu sergiyi yaratan adam. Polonya dogumlu ve Nazi askeri olan bir babanin cocugu olan von Hagens Dogu Almanya'da buyumus. Bati Almanya'ya kacmasi sonucu, ilgilendigi tipta kariyer yapmis. Tipta Plastination diye bir teknigin mucidi olmus.

Kadavralarin cesitli olaganustu proseslerden gecirilerek insan vucudu bir sanatsal incelikle teshir ediliyor sergide. Almanya orijinli bu sergi, "insan vucuduna saygisizlik" diye pek cok ulkede tepki gorse de (hatirliyorum Tokyo sergisi sirasinda buyuk protesto olmustu, simdi alisildi sanirim), bence anatomi ve biyolijye egilimi olanlar icin cok egitici. Bir defa gercek insan vucudunu goruyorsunuz. Tum organlar karsinizda; beyin, karaciger, akciger, omurilik, sinir sistemi, kas sistemi. Ve bunlar o kadar guzel ve ilginc sergileniyor ki ornegin kirmizi kaslari lime lime ayirip aralarindan gecen sinirler, damarlarla teshir etmisler. Ya da kanserli hucreler nasil oluyor, sigara icen insanla, icmeyen insanin akcigerlerini yan yana koymuslar. Baska cok ilginc gordugum bolum, kurete edilen ceninlerin haftalarina gore sergilenisiydi. Aralarinda sakat olanlar, minik cam siseler icinde insanda garip duygular uyandiriyor.

Simdi bu serginin farkli versiyonu olarak tahmin ettigim baska kaynakli Exhibition-Bodies isimli sergi var NY'ta 31Mayisa kadar. Web sayfasinin disclaimer bolumunde bunun Dr. von Hagens sergisiyle iliskili olmadigi yaziyor ama ilginc oldugu kanaatindeyim gene de.

23 Mart 2006 Perşembe

Araba Galericileri

Diyelim araba alacaksiniz, bakmak icin galeriye gittiniz esinizle. Iceri girdiniz ve etrafta display arabalar var di mi? Eee MP3 player bakmiyorsunuz, burasi car dealer, bir cengaver atilip "nasil yardimci olabilirim" diye soruyor kocaniza, babaniza, erkek arkadasiniza ya da yaninizda erkek cinsiyetinden kim bulunursa ama size degil dikkatinizi cekerim. Iste bu adama ya da gozunuzun kestigi baska adama ne cevap verdiginiz cok onemli, cunku onunuzdeki 1 ay boyunca adam Mahmutpasa saticilarini aratmayacak bir ustalikla size hergun telefon, email, posta ile ulasmaya calisacaktir. Eger sadece ilgilendiginiz arabalar hakkinda fikir sahibi olmaksa dileginiz cok sorun yok, ama araba almayi dusunuyorum gibi bir cumleyle baslarsaniz, hemen sizi masasina alip baslar sorularini sormaya. Varolan arabanizi trade-in mi edeceksiniz, lease mi edeceksiniz, satin mi alacaksiniz, krediyle mi alacaksiniz? Hemen bir de elinize formu tutusturup imzalatip bir test drive'a (deneme surusune) cikmis bulursunuz kendinizi.

Butun bunlar o kadar saniyelik zaman diliminde oluyor ki, ne oldugunu anlamadan diyelim Honda Pilot'un koltugunda buluverirsiniz kendinizi. Tamam test surusune ciktiniz, memnun kaldiniz. Ev odevinizi yapmadan giderseniz ve gonlunuzde de azicik o arabayi varsa kesin size o arabayi satar o adamlar. Aylik ne kadar odeme gucu oldugunuzu olcup, sizden araba almaya aday olma sinyalleri almissa car dealer, oracikca deal'inizi yapiverir hemen. Bildigim kadariyla Saturn'e 30 gun icinde istemezseniz arabanizi iade ediyorsunuz, ama aksam olup da ben n'ettim derseniz, ustune soguk su icin.

Iste o yuzden derler ki Amerika'da araba saticilari ile avukatlar ulkenin en asagilik insanlaridir diye. Avukatlarla o tecrubem yok cok sukur ama araba saticilari icin buna yuzde yuz katiliyorum. Ben TR'de ne araba almak icin galeriye girdim, ne de alan birinin yaninda bulundum ama burada herhalde en az 10 galerici ziyareti, 20 test surusu gibi bir rakamdan sonra ve periyodik araba bakimlarinin elemani olarak dun bir kez daha ic gecirdim nedir bu araba galericileri diye.

Simdi bunlar nerden aklima geldi? Arabanin yagina suyuna bakilacakti bu ay, is yerinin 500mt guneyine arabayi birakiyorum. Bir defa bayan olmaktan dolayi kesinlikle sen bu isten anlamazsin tavri var. Hakikaten anlamam ama ben de sana kullandigin bilgisayardan printer'a form gonderemediginde "bak Control Panel'deki icon'lari bilmiyorsun" muhabbeti yapmiyorum. Olsun o gene de bana bakmiyor, hele yanimda Burak varsa ben zaten gorunmez miyim diye iki kere dusunuyorum. Bir kere direkt esle (kocayla) muhatap olunuyor, ona sorular sorulup, onun gozlerine bakiliyor cevap almak icin. Ben casper olmaya devam ediyorum.

Eee kimse benimle ilgilenmezken ben de etrafi seyrediyorum. Genelde bu galericilerde acik duzen masa usulu 8-10 satis elemani, arkada biraz daha zor erisimli bir alanda ilk patronlar, fazla degil 3-5 kisi, taa arkada veya asma kattaki yukarda ise patronun oturdugu maun-mese kapli masali ve dolapli bir odasi vardir. Soyisimlerinden bu galericilerin cogu Italyan asilli o anlasiliyor. Adeta aile sirketi gibi bunlar, nihayet patron diye dusunduklerimin hepsi birbirine benziyor. Bir adet resepsiyondaki telefonlara bakan bayan haric herkes erkek. Ikikere iki dort, kadinlar arabadan anlamaz, araba da satamaz.

Ilk arabamizi alirken burada o kadar paranoyak davranmistik ki (herseyi alirken oyleyiz gerci), sizi kesin kaziklarlar, kullanilmis araba alacaksaniz pre-certified alin, soyle pazarlik yapin boyle fiyat verin gibi tavsiyelere sonuc da hic de gerek kalmamisti. Sirketin bazi dealer'larla yaptigi anlasmaya gore fabrika invoice fiyatini gostermeleri ve bunun %1 ila %4 altinda indirim vermeleri gerekiyordu. Oyle de yaptik nitekim. Sevdigimiz 2 arabayi da boyle aldik ama gene de buna ragmen bize son dakikada numara cekmeye kalkmalari Amerika'daki o 2 insan profili icin soylenen sozu hatirlatmadi degil. Gerci KBB (Kelly's Blue Book) ve Edmunds siteleri size hangi arabanin fabrika invoice fiyati nediri detaylariyla gosteriyor. O yuzden pazarliginiz ne kadar kuvvetliyse, o kadar iyi fiyata alabilirsiniz arabayi.

Burasi TR degil ki, hurdasi bile para yapsin aletin. Aldiktan 1 yil sonra nerdeyse %50 depreciate oluveriyor hemen. Bir de Amerikan arabasi filansa satarken olu fiyatina gitmesi isten bile degil. Gecenlerde Newsweek'te yaziyordu, GM arabalarinin 1500$'lik kismi saglik sigortasina gidiyor diye. Toyota'da bu miktar sadece 150-200$.

Yilin 2. yarisindan sonra exponansiyel artan araba reklamlari ile eylulde baslayan kampanyalarla fabrika cikis fiyatina araba almak mumkun. 3000$'a kadar cash rebate, sifir faizli kredi, sifir downpayment'li satislar, 500$'lik bedava benzin, uygun aylik odemelerle lease etmek hep size araba aldirma yontemleri.

Neyse aksam olunca ben arabami aldim eve geldim. Ne zaman araba servisine gitsem ayni duygular dusunceler. Allahtan bu servisler sik degil de idare ediliyor.

21 Mart 2006 Salı

Atmayalim Geri Donusturelim

Camlar, plastikler, kagitlar ve organik copler icin oldukca yaygin geri donusum programi var da bir de icinde kursun gibi zehirli atik iceren elektrikli aletlerin bateri ve pilleri icin, cok az yerde olsa da toplanan recycling kutulari var. Bunlardan birisi bizim sirketin kahve odasi, mutfagi, yemek salonu ne dersenin deyin iste orasi. Gordugum kadariyla atiklarin geri donusumu konusunda Almanya paranoya derecesinde dikkatli. Eger atiklar gruplarina gore ayristirilip atilmazsa ev sahibine ceza geliyor. Apartman gibi coplerin toplu atildigi yerlerde uygulama zor olsa da, insanlar birbilerine gerekli uyarilari yapiyorlar. Bizim sitede salilari organik copler, carsambalari plastik ve kagitlar toplaniyor. Eger ola ki, buyuk karton kutulari sali gunu normal coplerle cikarmissaniz adamlar bunu almiyorlar, cop konteyniriniza geri birakiyorlar.

Cep telefonu baterisi, kalem pil, AAA gibi her cesitten farkli baterinin direkt cope atilmasina karsiyim ve bunlari biriktirip ise getirip kutuya atiyorum. Ustundeki yaziya gore de, Virginia'daki bateri recyling merkezine gonderiliyormus her ay. Sosyal cevre bilinci yerinde olan herkesin uymasi gereken bir sorumluluk diye dusunuyorum. Eger yakinlarinizda boyle bir yer yoksa biriktip bana verebilirsiniz, cok ciddiyim.

Tik Tak Tik Tak

20 Mart 2006 Pazartesi

Crossant'in Hikayesi

Gecen haftaki crossant'li kahvaltilarimi yazarken aklimdan gecti, nerden bu crossant hikayesi geliyor diye. Turklerle iliskisini okumustum da, gene de soyle bir internete bakmak istedim bilgimi saglamlastirmak icin.

1683'te Viyana kapilarina dayanan Turkler, sehri kusatip tunel kazarak sehri ele gecirmeye calisir. Ancak gec saatlere kadar, hatta sabaha kadar calisan bir firinci, Turklerin bu hareketini duyunca askeri guclere haber verir ve tunel operasyonu geri puskurtulup sehir ele gecirilmekten kurturulur. Kahraman ilan edilen firincinin tek istegi ise bu olaya mutakabil Islam'in sembolu olan ay seklinde bir firin urunu yapmak ve bunun da halk tarafindan takdir edilmesidir. Croissant kelimesi crescent (ay seklinde) olarak buradan gelir. Kimi kaynaklar Viyana kusatmasini Budapeste kusatmasi olarak verir, kimileri ise 1850'lere kadar crossant'in uretilmedigini yazar.

15 Mart 2006 Çarşamba

Bu Haftaki Sabah Kahvaltilarim

"Oh be ne kadar da dinlenigim" diye uyandim pazartesi. Allah Allah cok da alisildik degil yani hafta basi icin. Saat de calmadi. Bugunun pazartesi oldugunu hatirlama disinda hersey gozume hos gorunuyor. Ama o da ne, saat 8 olmus, yan odadaki calar saat de uyuyakalmis anlasilan. Usulca kafami uzatiyorum hala misil misil uyuyor. Simdi neden dinlendigimi anliyorum. Extra 1-1.5 saat uyku insana herseyi hos gosteriyor. Ucumuzun yarim saat icinde evden cikmamiz lazim en gec. Bir kosusturma derken kahvalti eksik kaliyor. Napiim babamin kiziyim, illa sabahlari evde kahvalti yapilacak, bu sabah haric. Sabah ise gelirken yolda aklima "cheese crossant" fikri dusuyor. Is yerinin karsisina gecen yil Atlanta Bread Company acildi. Oglenleri sik sik yemeklerini yedigim guzel bir yer. Ya o bastan cikaran firin urunleri. Tamam TR'dekiler kadar cok cesit yok ama ici frambuazli ve peynirli, ustu bademli ya da cukulatali crossantlar yok mu...

Ise ugrayip once bilgisayari boot ediyorum ve sonra bir kosu ABC'ye gidiyorum. Hava da nasil guzel. Yaninda bir bardak da kahve alip masama geliyorum. Simdi bu frambuazli peynirli crossant'i kahve esliginde bir ayindeymiscesine husu icinde sindire sindire yiyebilirim. Ilk isirigi aldim, burasi biraz citir hamur. Bir sonraki, hamurdan tasan peynir ve frambuaz. Bunu agzimdaki her noktada hissedip kahveyle birlikteligini tamamliyorum. Her Amerikan porsiyonunda oldugu gibi oldukca buyuk bir crossant. ABC'nin firin urunleri standartdan sanirim %25 daha buyuk. En guzel tarafina geldim simdi; tam ortasi. Artik her noktadan fiskiran frambuaz ve peyniri isirirken kendimden geciyorum. Bunlar aslinda bildigimiz ucu kivrik ay seklndeki crossantlardan ziyade, ici dolu, bohca seklinde katlanmis olanlardan ama adi hala crossant.

Aksama evde anlatiyorum sabahki kahvalti senligimi. Burak'in da aklina giriyor crossant ama cukulatalisi (Cukulatayi sadece cukulata olarak severim, onunla yapilan hicbir urun beni cezbetmez).

Gunlerden sali. Bu sabah da calar saat uyanmadi. Gene bir telas sabah evden cikiyoruz ama bir yandan da keyifliyim, neden mi? Bu defa peynirli crossant aliyorum. Ilk citir isirik, ikinci citir derken icinden fiskiran peynirlerle karnimi doyuruyorum. Eee tabii bu kadar buyuk bir fiesta'dan sonra oglenleri hic mi hic acikmiyorum.

Bugun carsamba. Saat zamaninda caldi bu sabah ama ben bilerek geciktiriyorum sabah kahvaltisini. Ustu bademli ve pudra sekerlisinden lutfen diyorum bugun. Goz ucuyla icerdekilere bakiyorum. Sominenin karsisinda uyuklayan birkac tip ile, laptop'inda haril haril is yapan finansci kilikli adamdan baska bir de ogrenci oldugunu dusundugum bir kiz var kitabina gomulmus. Neyse ben hizli adimlarla disari cikiyorum. Nasil bir ruzgar esiyor, gozlerimden yas geliyor binaya girdigimde. Bugun itibariyle soz veriyorum kendime. Yarin eski ev duzenine geri donulecek. Miktar itibariyle bu kadar karb ve seker pek hos degil. Biraz ozleyelim birbirimizi.

Ya iste bu hafta harika bir hafta, dinlenip guzel bir is kahvaltisi yapmak gibisi yok.

13 Mart 2006 Pazartesi

Sex And The City'den Sonra

Candace Bushnell kendi hayatindan esinlenerek yazdigi Sex and The City'den (SATC) sonra yeni bir kitap daha cikarmisti gecen yilin sonlarinda. Ismi "Lipstick Jungle".

Manhattan'daki 4 kadin arkadasin hayatlarindan kesitlerin islendigi kitap ve sonra dizi haline getirilen SATC, buyuk basari kazanmisti. Hala ara ara TBS'de denk gelince bir 5-10dk izliyorum. Ilk sezondaki sokaktaki insanlarin sosyolojik yorumlarin yerini, ilerleyen bolumlerde Carrie'nin almasiyla daha bir agirlik kazanan dizi, 6 sezon sonunda izleyiciye veda etti. Hatta bir film projesi de vardi ayni oyucularla SATC icin ama henuz baska bir haber duymadik hakkinda.

Neyse, yazarin bu yeni kitabi, yine Manhattan'da, yine kadinlarla, SATC'nin devami niteliginde. Bu defa 40'larin basinda, kariyer yapan ama evliliklerinde, iliskilerinde, is hayatlarindaki inis cikislari yasayan 3 kadinin oykusu.

Victory Ford moda designer'i ve bekar. Uluslararasi alanda da urunlerini pazarliyor. Nico, buyuk bir fashion dergisinin editoru, evli ve 1 kizi var. Wendy ise NY'taki tek blockbuster film sirketinin produktoru, evli ve 3 cocugu var. Kitap boyunca, is dunyasinda kariyer kadini olmanin zorluklari, is hayatindaki cekismeler, ayak oyunlari, evlerinde esleri ve cocuklariyla olan iliskileri irdelenmis. Nico, Calvin Klein'in ic camasiri modeliyle iliski yasar. Bu arada kariyerinde yukselmek icin onunde engel olan herkesi harcamaktan kacinmaz. Victory uzun sure istedigi beyaz atli prensi bir turlu bulamaz ama sonra ulkenin en zengin is adamiyla cikmaya baslar. Wendy is geregi cok sik seyahat eder. Bu da evdeki 3 cocugunun ve aile duzeninin dengesi bozar ve sonucta esiyle bosanirlar ve o gune kadar kazandigi herseyi de kocasina verir. Zaman zaman cesitli etkinliklerde bir araya gelen bu 3 arkadas, SATC'deki tadi vermemekle birlikte, yazar yine de Manhattan havasini estirmeyi basarmis.

Eglenceli, calisan kadin ve anneler icin empati yaratan, para-mutluluk iliskisini sorgulayan, Manhanattan'daki in lokasyonlarin ve olaylarin adreslerinin verildigi ve sanirim bir sure sonra dizi haline getirilirse insanlarda aliskanlik yaratabilecek turden bir kitap.

Milyonlarca Kucuk Parcacik'tan Once ve Sonra

Ben kitabi okumadan once o kadar buyuk kiyamet kopmustu ki medyada, simdi pek cok dergi, televizyon, yayinevi ani adi altinda yayinlanan eserlere karsi pek bir temkinliler. Eger ses getirmeyen bir yayin olsaydi okurmuydum bilmiyorum, cunku kitabi okurken bu kadar acik, durust, yalin, duygusal ve kendi duygularini saptirmadan birebir ifade eden birisini dinlemek, yazara karsi bir yakinlasma sagladigi gibi, icinde anlattigi olaylara karsi muthis bir urperti hissettim. "Herkesin 2. bir sansa ihtiyaci vardir" mottosuna inanan ama ote yandan sizin cocugunuzu zehirleyen, etrafina buyuk zarar veren, bu arada kendini de ucuruma surukleyen bir insani dusunurken biraz celiskili hissettim kendimi.

Kitabi dinlerken cogu zaman, bazi seylerin eksik kaldigini dusundum. Neden insanlar alkolik olurlar, neden madde kullanirlar, bize aksettirildigi gibi bozuk duzenli ailelerden mi geliyor kokleri, onlari ne ve neden bunlari kullanmaya iter, rehab'de kalmanin finansal boyutu nedir gibi? Bunlari internetten bulmak mumkun elbet ama yasayan birisinin anilarindan ogrenmek sanki daha etkili gibi. Yine bazi seylerin cevabi kitapta ustu ortulu var ama acik degil ya da ben belki bu ani kitapta bu sorulara yazar bakis acisiyla kendi hayatina ortusen konularda daha bilimsel bir yaklasim bekliyordum.

Simdi bakiyorum Newsweek'in okuyucu mektuplarinda, okur kosesinde, bazi daily show'larda, kendi anilarini yazan kisilerde ve bunlari yayinlayacak yayinevlerinde bir tam dogruyu verme dikkati var. Eee onceki baskanini yalan soyledigi icin yargilayan bir ulkede baska turlusunu beklememek lazim herhalde? Bu kitabi yayinlayan Random House, yazarin anilarinin dogrulugunu kanitlama geregi duymamis yayinlamadan once ve medyaya gore kimse bunu yapmiyor.

James Frey kitabinda 3 ila 6 ay arasi kalacagini soyledigi cezaevinde sadece birkac saat kalmis, Lilly isimli kizin olmesini dramatize etmis -hatta bazi kaynaklar boyle bir karakter olmadigini bile soyluyorlar- ya da anestezisiz yaptirdigini soyledigi dislerinin aslinda zarar vermeyen lokal anestezi ile ortaya cikmasi, kitabin butunlugunun dogrulugu konusunda supheler uyandiriyor.
Kendi web sayfasinda bu konuda yer alan ozur beyani ile Larry King Show'da ve Oprah'da insanlari yanilttigi icin 2. bir ozurle bu konuyu aydinlatmaya calisiyor. Bu yanilsamalar kitabin ozunu elbet degistirmiyor bana gore ama okuyucunun kafasinda farkli bir imaj ciziyor yarattigi karaktere gore. Tam kendisi degil, belki olmak istedigi kisinin oykusu gibi demek istiyorum. Kitapta gecen istatistiklere gore dunyanin en basarili diye rehab merkezi diye gecen klinigin basari oraninin sadece %15 olmasi insanda soru isareti yaratiyor. Ustelik Newsweek'in birkac sayi onceki haberine gore bagimli olarak buraya gelen kisi aylik 20bin$ fatura oduyor.

Simdi ne mi yapiyormus yazar; NYC'de yasiyor, evli ve bir kizi var ve film endustrisinde calisiyor.

Daha fazlasi burada.

Milyonlarca Kucuk Parcacik

Genc adam yasli adama tavsiye almaya gelir.
Genc adam "ben birseyler kirdim" der.
Yasli adam "zayiat cok mu buyuk" diye sorar.
Genc adam "milyonlarca kucuk parcacik" der, "korkarim yardim edemem, aciklayamam".
"Neden" diye sorar yasli adam.
"Yapilacak birsey yok, duzeltmek cok zor. Iyilestirilemeyecek olcude parcalanmis, milyonlarca kucuk parca halinde..."

A Million Little Pieces
Ucak Chicago'ya inerken bedeni ve ruhu paramparca olmus, henuz 23 yasinda genc bir adam vardir. Hayata, kendine, gelecege guvenini ve umudunu yitirmis, beklentisi olmayan, herseye karsi ofkeli, sinirli, aciz, perisan,yalniz,nefret icinde bir adam. Ailesi Minesota'da bir rehabilitasyon klinigine goturur James'i. Belirli bir programi takip etmesi ve alkol ve uyusturucu bagimliligindan kurtulmasi icin belirli kurallara uymasi gerekmektedir. Inandigi hicbirsey yoktur, ne metafizik anlaminda Tanri, ne ona yasamda guc verecek insan sevgisi.

Klinikte benzer insanlarla tanisir, kendine yaklasmaya calisanlari reddeder, sorulara cevap vermez, katildigi seminerleri dinlemez. Bedeni ve ruhu 13 yildir alkol ve uyusturucunun esiridir. Rehab'deki birkac gunden sonra ayrilmaya karar verir. Disari cikar ama kisa zamanda onu seven ve pesini birakmayan birisinin iknasi sonucu 24 saat kalmaya karar verir. O hafta sonu ziyaret gunudur ve abisi ile birkac arkadasi onu ziyarete gelir. Milyonlarca parcaya kirilmis kalbi, bu ziyaret sonucu minik de olsa kendini birazcik iyi hisseder ve rehab'e devam eder.Her terapi onun icin anlamsizdir, bostur. Bu kocaman boslugu kendisi gibi cok kucuk yasta uyusturucuya baslayan, hatta annesi tarafindan baslatilan Lilly adinda baska bir hasta kiz doldurur bir nebze.

Kisa sure icinde ailesi gelir Tokyo'dan. Kitapta cok az bahsedilen aile yasantisindan, babasinin avukat oldugu ve Japonya'da bir buroya calistigini anliyorum. Aile terapisini, annesini, babasini gormek istemese de, onlara sarilmak istemese de, onlarla oldugu her ortamda icindeki ofke ve nefret giderek buyuse de, programin bir parcasi olarak caresiz boyun eger. Nasil olup da bu kadar batagin icine girdigini anlatir bu seanslarda.

Ilk 10 yasinda icki icmeye baslar. Evde icilen sarap siselerinin dibindeki alkolu, babasi ve abisiyle gittigi pazar maclarindaki bira sisesinin dibindeki birayi, mahallelerindeki partilerde diger buyuk cocuklarin onu sarhos yapip bunun kendisini guclu hissettigini dusunup, aldigi alkol orani zamanla artmaya baslar. 12 yasinda uyusturucu kullanmaya baslar. 15 yasinda hergun alkol alir artik ve 18 yasinda ikisini de kullaniyordur. Uyusturucu saticiligi da yapar kullanmakla beraber. Hergun blackout'lar olmaktadir (bu sanirim uyusturucu bagimlilarinda krize girme ve sonrasinda madde kullanimi ile hafizanin resetlenmesi gibi birsey).

Kucukten beri hep cok yaramaz bir cocuk olan James, delikanli caglarinda vandalizm basta siddete donuk bir cocuktur. Mahallede, yasadigi yerde, ailesi tarafindan gonderildigi kampta, okulda heryerde bela yaratan bir insan. Ve klinige geldiginde alt ve ust cenesindeki 2 disi kirik, burnu kirik, gozleri sis, yuzu cizik ve kan icindedir. Anestezi almaksizin dislerini yaptirir. Kural geregi agri kesici de vermezler sonrasinda.

Klinikte her ne kadar kadin ve erkek etkilesimi bir selamdan oteye gecmeyecek denilse de, Lilly'le aralarinda ask baslar. Klinikteki program bitince birlikte yasamayi isterler. Ancak James'in cesitli eyaletlerde isledigi suclar dolayisiyla Ohio adliyesi onu suclu bulur ve mahkemeye gitmeden anlasarak , araya hatirli birilerinin girmesi sonucu 3 yillik ceza, 3 ay ila 6 arasina iner. Bu suclardan birisi Ohio'da polise carpmaktir.

Rehab'de 12 Adim'lik programin 5. adimindan sonra bu klinikte isinin bittigini dusunup cezasini cekmek ve sonraki ozgur hayatinda baslamak icin klinikten ayrilir. Cunku James'e gore alkolizim ve uyusturucu bagimliligi hastalik degildir. Bilimsel olarak genetik bir yatkinlik ve hastalik olarak kabul edilse de,aileden dedesi alkolik olsa da, o insanin kendi iradesiyle bunu yenebilecegini, klinige ya da baska bir guce ihtiyaci olmadigini dusunur. Gelecege iliskin tek plani, hapisten sonra Lilly'le birlikte olmaktir. Rehabilitasyon merkezinden cikinca ilk isi bir bara gitmek olur. Barmenden bir bardak votka ister. Bardaga dokunur, kokusunu icine ceker, parmaklarinda gezdirir bardagi. Vucudu, beyni, ruhu oylesine ister ki aslinda ama dayanir, dayanir ve icmez, iade eder barmene.

Ve kitap klinikte tanidigi insanlarin ne yaptigiyla biter. Minnesota'daki bu klinik dunyanin en etkili detox merkezi ve basarili olanidir. Peki basari orani mi ne? Sadece %15'tir ve geri kalani 1 yil icinde alkole ve uyusturucya geri doner. Oda arkadasi hakim Miles bagimliliktan kurtulmustur, Leonard (onu evlat edinir) Las Vegas'a donmustur ve hic madde kullanmamistir ama Aids'ten olur, John CA'da uyusturucuyla yakalanir vs. Lilly ise James'in hapisten ciktigi gun, kendini asarak oldurur. James bir daha hic madde kullanmaz, alkol almaz.

9 Mart 2006 Perşembe

Stew Leonard's

Alisverisi hic sevmem, hele yiyecek alisverisi tam bir azap benim icin. Uzun zamandir gitmek isteyip de "aman canim digerlerinden ne farki olabilir ki" dedigimiz bir markete gittik hafta sonu. Ben hayatimda boyle bir yer gormedim. Adi Stew Leonard's. Tam bir yiyecek cenneti. Hem pisirmek acisindan, hem de hazir pisirilecekler acisindan. Taptaze sebze mi istersiniz, dananin istediginiz yerinden 9 numarali eti mi, T bone steak mi, ya da yok ben hazir tavuk cordon blue alayim ya da filet mignon alayim diyorsaniz etler tam onunuzde. Ya da organic, anitibiyotiksiz tavuk, hindi, kirmizi et isterseniz hemen yan koridora gecmek gerekiyor. Peynir bolumunde kendimizi kaybedip Artun surukluyor bizi dondurma alalim diye. Yok yok. Hersey oylesine cok ve cesitli ki, iste o anda hepsini bir kerede alip bir daha hic alisverise cikmak istemiyorum. Deniz urunleri bolumu ayri olaganustu. Ve o an dusunuyorum biz bugune kadar niye gelmedik buraya diye. Hic sevmedigim hazir yiyecekler bile cazip gorunuyor gozume; hazir lazanyalar, ravioliler, binbir cesit corba, salata, meyve, organik urunler, sutler, yogurtlar tam albenilik. Bir tek TR'deki yas pastalari ariyor gozum, o acidan sinifta kaliyor.

IKEA usulu, bir bolumden digerine gecerek yapilmis. Kotu tarafi geriye donus yok. Alacaginizi aldiktan sonra kasaya geldiginizde, aaa sut almadim, ya da su clam chowder'dan alsaydim derseniz, ta ilk kapidan tekrar girmek gerekiyor. O yuzden koridorlari dolasirken dikkatli olmak lazim.

Markete hemen bitisik bir de likor dukkani var. Burasinin diger likor shop'lara gore cok ozelligi yok ama ugrayip birkac sise Pinot Grigio almak fena olmaz.

Bir aile sirketi olarak baslamis burasi ve simdi Fortune 100 sirketleri arasinda son 4 yildir ustuste "Amerika'da calisalacak en iyi 100 sirket" arasina girmis. Urunlerini toptan dagitim yapiyor degisik markalar adi altinda ve web sitesine gore sadece 3 yerde perakende satis yerleri var. Herseyin titizlikle, tertemiz hazirlandigi belli. Ara ara koridorlarda yiyeceklerden tadimlik ornekler de koymuslar.

Bence boyle yerler cogalmali, her kose basinda olmali. Insanda alisveris yapma zevki uyandiriyor.

7 Mart 2006 Salı

9X4 (9 Baslik 4 Cevap)

Oglen arasi bloglara goz atiyorum. Hindistan'lari okurken 4 cevapli yazi gozume carpiyor. Hizla goz gezdiriyorum ve Adil beni bu posting'inde sobelemis. Himmm, aslinda cevaplamak ilginc olur diye dusunuyorum, ben de kendi hakkimda bir siralama yapmis olurum. Ama bu posting'i tamamlamak gene sonraya kalacak biliyorum. Oglanin doktor randevusu, benim islerim, evin duzeni derken yazi yazmaya cok da vakit kalmiyor. Neyse basliyorum...

YAPTIGIM 4 IS
  • Ilk Almanca dersi verip para kazandim kisa sure. Kisa surdu (6 ay kadar) cunku ders verdigim cocuk cok tembeldi.
  • Okuldan sonra PCB Designer/CAD Engineer olarak calistim. Hani su elektronik aletlerdeki yesil board'larin tasarimi isi diyelim.
  • Unix admin'lige switch oldum. Uzun sure boyle devam etti ve kariyerime cok sey katti. Yasasin Solaris, yasasin Unix :)
  • Simdi bir telekom sirketinde NY ve Boston'un network'unden sorumlu (LAN/WAN degil, GSM'e benzer) calisiyorum.

DEFALARCA IZLEYEBILECEGIM 4 FILM

  • English Patient
  • Meet the Parents
  • The bridges of Madicon County
  • Fugitive

YASADIGIM 4 YER (Benimki 6 Yer oldu)

  • Isvicre
  • Canakkale
  • Istanbul
  • Georgia (Amerika'daki, Rusya'daki degil)
  • Slovakya (Pek bir guzeldi orada yasamak. 2 yil boyunca tum Avrupa'yi dolastik)
  • New York

IZLEDIGIM 4 TV PROGRAMI

  • Desperate Houseviwes
  • Grey's Anatomy
  • Gilmore Girls
  • Whose Line Is It Anyway?

TATIL ICIN GITTIGIM 4 YER

  • Her daim Prag
  • Her daim Italya, Italya'da herhangi bir yer, ozellikle kuzey, Toscana vadisi, Venedik, Verona ve her minik kasaba, koy
  • Her daim Datca, Aktur
  • Amerika'da Newport, RI. Burayi da Avrupa'yi hatirlattigi icin seviyorum.

EN SEVDIGIM 4 YIYECEK

  • Frambuazli pasta (burada yok, cok kotu. En cok da Pelit'in pastasini severim)
  • Izgara balik (her cesit deniz urunu desem cok mu ac gozluluk ederim)
  • Yesil salata ama icinde domates, havuc, avakado, roka, turp, mor lahana olacak
  • Cukulata

HER GUN ZIYARET ETTIGIM 4 BLOG

Hergun duzenli okumak nerde... Firsat buldukca link'lerdeki bloglari toptan okuyorum.

HEMEN SIMDI OLMAK ISTEDIGIM 4 YER

  • Canakkale
  • Istanbul
  • Sicak ve gunesli herhangi bir yer. Fethiye olabilir mesela, cok da iyi olurdu.
  • E madem ki hayal, bir de Prag alalim son olarak.

EBELEDIGIM 4 BLOGGER

  • Miss Mine senin siran.
  • Bay Smirna, hadi bakalim artik topu yuvarla, sende cok malzeme var.
  • Ferda diyecegim ama o da tembellerden, hala tek yazi yok. Hazir oldugunda basla lutfen.
  • Sonuncusu da kara kedi.

6 Mart 2006 Pazartesi

Chicago ve Motorola Kampusu

Yapilacak sey cok olunca zaman hizli geciyor. Gecen hafta 2 gunluk bir toplanti icin Motorola'nin Chicago'daki kampusune gittim. Kampus diyorum ama ciddi buyuk bir yer. Ilinois gibi kuzey Amerika'daki eyaletler cok duz, baktiginiz zaman ufuk cizgisinin yerle kesistigi yeri gorebiliyor insan. NY gibi engebeli, inisli cikisli bir yerden gelince ilk dikkatimi ceken bu oluyor. Sehrin merkezi bana NY'u hatirlatiyor. Daha duzenli, daha kompakt, daha kucuk.

Bizim sirketin HW ve SW vendor'i Motorola ve benim gunumun buyuk cogunlugu onlarla calismakla geciyor. Uzun suredir tanidigim yuzler ve telefonda birlikte oldugum insanlarla, gelecek yil bize deploy edilecek programlarin tanitimi ve beyin firtinasi yapildi. Hangi ozellikler eklenmeli, hangi spect'ler hangi fonksiyonu yerine getiriyor, sorular, istekler gibi guzel konular tartisildi ve aksaminda da disarida yemek yenildi. Ilk aksamki yemegi kacirdim cunku ucagim gecikti NY'ta ve ben gruba yetisemedim.

Motorola'nin ana kampusu Schaumburg, IL'de, Chicago'ya yarim saat uzaklikta bir suburb'de. Etraf goz alabildigine teknoloji sirketi dolu. Motorola etraftaki ana isveren olmali cunku sirf ana kampuste 15bin insan calisiyor diye soylediler. Kapsadigi alan, Ckale'nin sehir yuz olcumu kadar buyuk geldi bana. Muhtelif binalar, yonetim ana binasi, Galvin Center, icinde muze, birkac kafeterya, gym, konferans salonlari, calisanlarin binalari vs. derken surekli bir hareketlilik var. Okul gibi bir yer aslinda. Hani gozlerimi kapatip beni buraya getirseler once kendimi Cin'de sonra da Hindistan'da bir universitede sanirim. Teknolojistlerin buyuk cogunlugu Cinli, kalani Hintli, yoneticiler de beyaz Amerikali. Bas donduren hizda akan bir enerji var. Ana kampus disinda etrafa serpistirilmis onlarca binada da Motorola'nin genis M logosu goruluyor.

Gelelim Chicago'ya... Bir kere Michigan Golu kenarinda nefis bir sehir. Diger Amerikan sehirlerinin tersine insanlarin sehirde yasamayi tercih ettikleri bir yer. Bu yuzden trafik is saatlerinde sehre dogru kalabaliklasiyor ya da azaliyor (gideceginiz yone bagli). Sehir merkezinde caz dinleyip yemek yiyebileceginiz guzel restaurantlar var. Kis olunca her yer insana gri gorunuyor. 6 yil once ilk egitime gittigimde gezmistim uzunca. Bot gezisi, sehir turu, Sears tower (ustundeki anten uzunluguyla birlikte sanirim hala Amerika'nin en yuksek binasi) gibi sehrin ana noktalarini kesfettikten sonra, yillik seyahatlerde ayni seyleri yapmak pek cazip gelmiyor artik. Takdir ettigim, guzel isleyen bir havaalani var. Ozellikle WC'leri temiz ve klozetlerinde her kisiye gore otomatik dispose olan plastik cover'lar var. Terminaller birbirine bagli, istenirse yurunebilir. Havaalanindaki yemek cesitleri fast food'la sinirli degil. Guzel restaurantlar, kafeler mevcut. "Windy City" diye bilinen Chicago bu yil bence bu sifatini NY'a kaptirdi. NY'ta ucaktan indim disariya cikacagim, Tanrim ruzgar o kadar siddetliydi ki yuzum felc oldu sandim. Bir ic deniz olarak da anilan Michigan Golu'nde her turlu deniz sporlari yapiliyor. Jackal filmini hatirlayanlar bilir, Mr. Jackal Kanada'dan Chicago'ya gelirken sehir o kadar guzel goruntulenmisti ki, sehir aklimda gorulmesi gereken bir yer olarak kaldi. Bir de sik sik filmlerde filan gorursunuz, apartmanlarin arasindan, yuksek raylardan giden bir metrosu var. Insana asansorde yatay gitme hissi uyandiriyor.

Bir de Chicago benim icin, 96 yilinda is teklif edilen 3 sehirden biri olarak kisisel tarihime gecmis ama isminden baska ici sadece boyle seyahatlerle doldurulan bir sehir olarak orada oyle duruyor.

Velhasil, dondum gene kurkcu dukkanina, islerin basina, hayatin akisina...

27 Şubat 2006 Pazartesi

My Way Or Highway

Amerika'da calismak profesyonel is hayati ve kariyer gelisimi icin cazip olmakla beraber konu eleman azaltmaya, sirketlerin departmanlari tasfiye etmesine, birlestirmesine ya da tensikata gelince son derece acimasiz.

Sirket elinize son bordronuzu verip gule gule diyebilir. Calisma yilina bagli olarak ne tek kurus tazminat alma gibi bir durum , ne de devletin size sagladigi issizlik guvencesi var. Amerika'da calisan haklari bu konuda Avrupa ve hatta sanirim degisen is kanunu dolayisiyla Turkiye ile bile kiyaslanamayacak derecede kotu. Unemployment adi altinda belirli sartlara bagli olarak eger is yerinden cikarilmissaniz 6 aya kadar ayda 440$'lik odeme yapiliyor. Yil sonunda ucte birinin vergiye gidecegini varsayinca aylik 1200$'lik bir geliriniz oluyor. Hic yoktan iyi tabii...

Tazminat verilmiyor dedik ama bazi sirketler ayrilan elemanlarina son bir iyilik(!) yapmak icin sirketin finansal verilerine bagli olarak "severance package" adi altinda 1,2,3 belki tam 6 maasa varana kadar tazminat verip is akdinizi feshediyor. Ya da bizim gibi iki sirket birlesip 80binlik hantal bir telekom devi olusunca gene eleman cikartmak kacinilmaz oluyor. Her iki sirketten gelen marketing, HR, satis, teknik destek gibi bolumler ilk organize edilmesi gereken departmanlar oldu.

Belki insanlari urkutmemek, belki finansal ve vergi yukumluluklerinin avantajlarindan simdilerde sirket sadece IT ve pazarlamacilara, gonullu ayrilma paketi (volunter separation package) sunuyor. Ben bu gruplarda calismiyorum ve boyle bir oneri gelseydi ne yapardim diye kendimi yokluyorum, cunku verilen paket oldukca cazip gorunuyor. Halihazirda isten ayrilmayi dusunenler, emekli olmak isteyenler, sikilanlar, bikanlar, yenilik arayanlar ve piyasada kisa surede is bulabilecegine inananlar icin iyi bir firsat. Oyle de bu gruplarda 9bin kisi calisiyor ve simdilik sadece 200 kisi gonullu olmus. Yani is guvencesine sahip olmak gene agir basiyor herkeste.

Peki isten ayrilinca neler kaybediyor insan?

  • Bir defa duzenli her ay ya da iki haftada aldigi baz maasi
  • Kendi imkanlarinizla alsaniz 4 kisilik bir aile icin yilda 10bin$ odemeniz gerekirken, sirketin sigorta sirketleriyle yaptigi ozel anlasmalar sonucu her ay bordronuzdan kesilen saglik, dis, eczane, goz primleri ki bunlar gayet mantikli rakamlar
  • Yasam sigortasi, sakatlanma sigortasi
  • 401k gibi ozel emeklilik primlerine katki
  • Pension plan ya da o sirkete ozel emeklilik plani. Gerci bunu uygulayan sirketler artik vazgecme yolundalar. GM, IBM yilin basinda bu planlarin dereceli olarak kalkacagini soyledi.
  • Bir isverene bagli calistiginiz icin devletin sizin icin odedigi emeklilik ve saglik sigortasi primleri ve bunlara bagli olarak kazandiginiz puanlar (40 puan olmadan emeklilige hak kazanilmiyor Amerika'da)
  • Sirketin verdigi hisse senedi opsiyonlari (Google'de calisan herkesin neden BMW'si var saniyorsunuz)
  • Sirketin verdigi cep telefonu
  • Gene sirketine bagli olarak sizin evinize sagladigi internet ve telefon hatti odemeleri
  • Sirketinizin anlasmasi varsa araba alma, ev, araba sigorta policesi indirimleri, cocuk yuvasi, legal konularda yardim gibi bilimum konularda indirim ve yardim saglama
  • Ve unuttuklarim...

Bunlar sadece isin maddiyati. Uzun yillardir calisma hayatinin icinde olan insanlar icin bir de ustune eklenecek manevi faktorler olacaktir ki, bu da kisiye gore degisir.

Iste buranin corporate sirketleri gun geliyor, benim yolum mu senin yolun mu diye karsiniza cikabiliyor. My way ya da highway diye sorunca iyi, hic olmazsa secme sansiniz var, bir de sormadiklari...

23 Şubat 2006 Perşembe

Iyi ki Dogdun Arkadasim...

Ilk karsilastigimiz gunu hatirliyorum. Merkez Ortaokulu'nun bahcesinde yaninda birkac arkadas vardi, Ckale'ye yeni geldiklerini soylediler. Tanistirildik ... Ilk gozleri dikkatimi cekmisti. Yesil, cekik, badem gozleri vardi, sicak, cok yumusaktilar. Lise sona kadar ayri siniflardaydik, hep selamlastik, konustuk, sinavlari, dersleri, ogretmenleri cekistirdik ama asil dersaneye giderken ve ayni sinifa dusunce kaynastik. Birbirimize matematik, fizik sorulari sorar, yardimlasirdik. Soruya yaklasirken tavri hep ayniydi. Once mutlaka dinler, dusunur, kafasinda muhakeme eder ve "soylesine simdi..." diye anlatmaya baslardi.

OYS Sinav sonuclari aciklaninca ayrildik, biliyorduk aslinda ayni sehirde okumayacagimizi. O Istanbul'u yazmadi ben de Ankara'yi. Ben sayilari seviyordum, analiz etmeyi, cozumlemeyi, o insanlara yardim etmeyi. Ayri yerlerde olmamiza ragmen hic ayrilmadik, uzaklasmadik, hep yazistik, ara ara telefonda bile konusamadik ama hep yazistik. Guzelim yazisiyla 13-15 sayfalik mektuplar yazar, uzun uzun anlatirdi. Hatta yazisinin duzgunlugunden "ben iyi bir doktor olamayacagim galiba" derdi.

Universitede ilk senenin sonunda ailesi Ankara'ya tasininca cok uzulmustum. Bir de yaz tatilinde Ckale'yi erkenden birakip Ankara'ya donmeyi dusundugunu soylediginde uzulmustum. Ama donmesi icin o kadar guclu bir sebep vardi ki, anlayin artik...Gene de yaz tatillerinde geldiler Ckale'ye. Hepten kopmadilar hic. Hala bile gelirler Ckale'ye, evleri olmasa da artik...

Ckale yazlarini yasardik 3 ay universite tatilerinde. Kordon, Lodos, Akol, Golf, Zargana, Guzelyali bizim ev disinda 2. adresimiz olmustu. Cok konusurduk ama en cok o konusurdu, hala cok konusur ya !! Cok gulunce kizarir, sonra surati bir an ciddilesir ve gene baska bir konu gelir, gene guleriz.

Yillar icinde arkadasligimiz, dostluga, kardeslige ilerledi. Benim icin o aileden biri oldu, ben de onun icin. Staj icin Aselsan'a gittigimde 1 ay onlarda kalmistim. Onun tip ogrenciligini tecrube bile etmistim laboratuarlarinda. Simdi her yaz TR'ye gittigimde mutlaka beni gelir bulur. Datca'daysam, Istanbul'daysam, Canakkale'deysem mutlaka izin alir gelir, 3-5 gunu, 3-5 saati birlikte geciririz. Zaman elverdikce uzun uzun konusuruz. En cok beni dinlemesini severim. Dinler, kafasinda dusunur ve sonra kendi yorumlarini soyler, tipki lisedeki gibi bir problem cozme ustaligiyla yaklasir konuya. Birbirimiz icin en hassas konulari bile konusmaktan cekinmemisizdir. Kim once birseyi yapacak, o benden ne bekler gibi onyargili, hesapli, kitapli hic dusunmedik. Hic ama hic kirmadik da birbirimizi. Ama birbirimize faydali, dogru dost olmak icin hep kendi kisiligimizle, ozverili yaklastik.

Ne zaman ihtiyacim olsa ararim. MSN IM'e girdigimde gozum icon'unu arar, gordugumde mutlaka bir naber der, mesgulsek sonra yazisiriz. Birbirimiz icin maddi manevi her zaman varoldugumuzu biliriz. Saglik konusunda bizde gelisen herseyden haberdar ederim onu. Sezgilerine ve doktorluguna guvenim kuvvetlidir.

Gezmeyi cok sever. TR kepce, benim arkadasim kazan gezer. Antalya'ya tatile gider ama donusu Bursa ustunden olur. Derken Istanbul'a gecer ordan ve bogazda bir kahvalti yapip aksam otobusuyle eve doner nihayet. Her sehirde ne kadar cok arkadasi oldugunu soylememe gerek bile yok. 7'sinden 70'ine hatta 90'nina cok guzel dostlari vardir. Bir yere gitmesi icin uzun uzun aranjman yapmasina hic gerek yoktur kafasinda ama yolculuga bir baslayinca da didik didik her ayrintiyi dusunur. Kimle nerede, ne zaman bulusulacak, nerede kalinacak, hangi restauranta gidilecek.

Ona NY'a gel dedigimde de hemen olur demisti. 3 hafta kaldi burada ve sadece 1 gun evde kaldi. Eylul ayinin yagmur azizligine ugrayip evde mahsur kaldigini soyleyince telefonda, "bari ben senin is yerinin oraya geleyim" dedi. Cunku ev fobisi var bilirim, illa disari cikilacak, ev basar onu kalamaz.

Balik burcunun hassasligi ve duygusalligi yaninda, hayattaki olumsuzluklar ve mutsuzluklar karsisinda hep pozitif bir insan oldu. Hastane anilari bir alem. Bayramda hangi hasta acile, doktora ziyarete gider, ama ona gelirler. Iyi, ilgili, guleryuzlu bir doktor olduguna eminim hem de en iyisinden.

Simdi yazdiklarimi bastan tekrar okudum. Hic mi kotu birsey gecmedi aramizda, hic mi olumsuz bir ozelligi yok diye tekrar dusundum. Yok valla, "sevgi insani" dedi bir arkadasim onun icin gecen sene. Taniyan herkes ona kaynar, o kadar sevecen ve vericidir. Ailemle, kardesimle konusurken nasil diye sorarlar, Burak ara ara check eder, bizim gezgin napiyor diye.

Ve iste bugun, benim guzel arkadasimin dogum gunu.
Sevgili Muni'cim, IYI KI DOGDUN, IYI KI VARSIN< IYI KI BENIM ARKADASIMSIN.

Seni cok ozledim. Hadi atla gel NY'a.

PS: Yazidaki devrik cumleler icin ozur. Gece proje icin ofisteyim ve bu yaziyi mutlaka yazmak istedim.

21 Şubat 2006 Salı

Komedi Sov

Cumartesi aksami komedi sov'a gittim, daha dogrusu ayagimiza kadar kasabamiza gelince kacirmak istemedim. Sirketin yillik grup toplantilari Atlantic City'de oluyor(du). Ve biz her gidisimizde komedi sov'a gidiyoruz orada. Merger'dan sonra bu yilki toplanti askiya alindi Allahtan ve yas ortalamasi 85 olan bu sehre gitmek zorunda kalmadim. Atlantik City'e gelen kisi profili bir kez, emekli ceklerini alip, hayatinin son gunlerini slot makinelerinde gecirmek isteyen insanlardan, penny makinalarinda son nefesini sigara ile vermek isteyen kisilerden olusuyor. Bir de otellerin ve toplanti salonlarinin ekonomik olmasi sebebiyle sirketlerin toplanti ve konferanslarini eglence anlayisiyla birlestirebileceklerini dusunduklerinden azinlik bir kisim profesyonellerden olusuyor. Zaten komedyen Bobby Collins de NY'dan bir gece once Atlantik City'de gosteri yaptigindan bu konuyu bol bol isledi, bizleri guldurdu.

Komedyenimiz NY asilli Bobby Collins'ti. Gunluk hayattan, politika, televizyon, tv reklamlarindan, ev, aile, yasama iliskin kisa kisa carpici, zaman zaman da anekdotlara yer veren beden diliyle, mimikleriyle, ses tonlamasi ve performansiyla guzel bir 1.5 saat yasatti bize. Kendisinden once Jeff Polin diye baska bir komedyen cikti ama Bobby'i izledikten sonra ilk komedyenin henuz cirak oldugunu dusundum.

Amerikalilari guldurmek kolay nitekim. Genelde hayata yaklasimlari itibariyle pozitif ve derin dusunmediklerinden herseye guluyorlar da denebilir. 2 sira arkamda, adamin agzindan cikan her kelimeye gulen bir kadin vardi ki, sanirim show'un en egleneni kendisi oldu. Atlantik City, Florida, LA gibi yoresel farkliliklara, Amerikalilarin obezligi, teknolojinin gunluk hayata yansimasi ve bol bol da belden asagi esprilere yer verdi.

Velhasili soguk, -12C'de gittigim aksam, komik, sicak bazi yer eden esprilerle bitti.

17 Şubat 2006 Cuma

MacOS ile Windows Arasi File Transferi

Yaklasik 1 yildir kullandigim portable hard drive'im var. Hergun laptop'i eve tasimaktansa, ustundeki dosyalari tasiyorum portable drive'la, isim kolaylasiyor. Simdi iMac'te de calismaya basladiktan bu yana gordum ki MacOS, benim HD'i sadece okuyor (read only), write access'i yok. HD'im NTFS formatlanmis, fabrika cikisi oyle oldugundan farketmemistim bile bu konu sorun olana kadar.

Cozum icin web'e bakinca, Mac ile Windows'u arasinda file transfer yapmanin tek yolu, drive'i FAT32'de formatlamak. Once is yerindeki Windows 2000 desktop'da yapiyim dedim, "format failed" mesaji verdi. Evdeki XP'de format opsiyonunu menu'de goremedim bile. Sebebi ise 32GB'dan buyuk drive'lari FAT32 ile formatlayamamak. Benim HD'in size'i 40GB. O zaman partition'lamak gerekti.

FAT32'li hayat daha kolay. Mac'i olanlara duyurulur.

Omaha,NE, Valley,AL Ya da Amerika'nin Kirsali

Omaha'nin nerde oldugunu hic duymamistim. Ulke buyuk, her sehri kasabayi bilecek degiliz ama belki bir asinalik vardir diye hafizami yokladim, sadece Omaha Steak'lerini hatirladim, steak house'larin menusunden. Haritaya bakinca Midwest'te Nebraska'da bir sehir. Zaten direkt hic ucus yok NY'tan. Chicago ya da Dallas'tan baglantili ucmak lazim. Fargo filmini izleyenler bilir, ya da hani su Oliver Stone'nun U Turn filmini. Bence Amerika'yi en iyi anlatan filmdir U turn. Biz burda NY'da yasiyoruz ama burasi gibi birkac sehir haric -Boston, SF, DC, LA, Miami gibi- geri kalan pek cok yer bunalim yaratacak kadar bana gore sikici, hayatin yavas, yerlesim yerlerinin birbirinden uzak, kopuk, sadece alabildigine yollarin uzandigi bir ulke.

Guneyde, Georgia'da yasadigim zamanda ev ile en yakin supermarket arasi 10km, sinema 40km, en yakin baska yerlesim ormanlar arasi baska bir yesillikteydi. O yuzden araba sart, must, olmazsa olmaz bu ulkede. NY'da sansliyiz gene. Istenirse, mecbur kalinirsa ise de, alisverise de otobus, taksi bulmak mumkun. Toplu tasimanin en gelismis oldugu metro eyalet NY...

Buyuk sehirlerden bahsetmiyorum ama geride kalan kasaba ayarindaki her yerlesimde, downtown(!) diye adlandirilan ana merkez, ortadan gecen bir yol, yolun iki kenarina dizilmis banka, diner, ufak bir hardware dukkani, postane, farmer's market. Ana yolun bir arkasinda kasabanin en buyuk oteli, yaninda bir restaurant ve ana merkezden biraz uzaklasinca ususen fast foodcular, Mc Donald's, Arby's, KFC ve artik town'u terkedince de rakip iki benzinci ve highway'e cikan bir yol ile nereye gidecekseniz kuzey, guney ya da dogu bati enlem veya boylaminda otoban. Sirketler ise, iste bu ana yollari kesen ara yollarin eteklerinde kurulmus. Malum yer fazla olunca sirketler de genis genis kurulup kisi basina dusen alan da fazla oluyordu, NY gibi plazalarda calismamiz gerekmiyor o eyaletlerde.

Biz ne kadar kasaba ve sehir merkezinde yasamaya merakliysak, Amerikalilar o kadar uzakta olmayi seviyorlar. Zaten kasaba demek apartmanda yasamak demek onlar icin ve kimse privacy'sini alt kattaki ya da yan taraftaki komsusuyla paylasmak istemiyor. Nufus herhalde kilometrekareye 30-40 insan dusecek kadar azdir.

Burak bana Omaha'yi anlatinca yukarda tasvirledigim Valley,AL canladi gozumde. Guney gene bir nebze iyi mi desem kuzeye gore. En azindan evler yeni ve buyuk, yollar gicir gicir, havasi sicak ve gunesli, kuzey gibi yilin 6 ayi karli gecmiyor. Ben Valley'de "bu insanlar napiyorlar, nerede yasiyorlar" diye dusunurken her persembe aksami ve pazar sabahlari nerede oldugunu goruyordum. Her kose basinda, her yol kesisiminde, her 50mt'de bir kilise mi olur, oluyor iste. Ve herkes ibadet vakti kilisede oluyordu. Yollar, kilisenin parkindan tasan arabalarla dolardi. Lokal TV kanallari vaaz ya da din programlarindan gecilmiyor, ozellikle pazarlari. Din yasamlarinda cok cok cok onemli bu adamlarin.

Omaha diyordum... Goz alabildigina uzanan cifliklerden anlasiliyor neden Omaha Steak'lerinin meshur oldugu. Tarim ve sigircilik ekonominin ana catisi. Gozumle gormeden ancak bu kadar anlatilir. Ama suphe yok ki, wikipedia Omaha icin ne kadar Nebraska'nin en buyuk sehri dese de Valley'in ya da Westpoint'in (GA) buyuk versiyonundan daha farkli degilmis gibi geliyor.

Kuzeyi kar da vurunca Burak'in persembe aksamki Chicago ustunden ucusu iptal edildi ve cumaya kaldi. Otele tekrar check-in ol, biletini ayarla, arabayi geri al ve hepsini tekrar geri vermek uzere bir kez daha check out ol. Bu arada NY ustunde firtinalar esiyor, desktop'imdaki weather bug, 5PM'e kadar etkili olacak diye alert veriyor surekli. Ve iste bir hafta sonu da boyle basliyor...

12 Şubat 2006 Pazar

Durmadan Yagan Kar ve Hatirlattiklari

Daha sabahin ilk saatleri ... ama kar oylesine iri ve yogun yagiyor ki eve hapsoldugumuz kesin bugun. Bir de faranjit olup, sesimiz de kisilinca donusumlu salon-yatak odasi arasi gidip geliyoruz Burak'la.

Artun'a gel fotograf albumlerine bakalim diyorum. Elime gelen albumu acip bakinca cocuk icindekilere saskin gozlerle bakiyor. Eee yil 90-91 arasi, kalin kasli, perma sacli, buyuk gozluklu zat-i muhteremleri tanimak pek de mumkun degil onun icin. Babayla yeni tanisilmis, hatta ilk gezinin resimleri de var albumde. "Bak oglum burada Yedi Goller'e gittik" diyorum. Bir otobus dolusu cilgin genc. Hepimiz sardalye misali ustuste resim cektirmisiz. Sonra sandal kiralayip gezinmisiz etrafta. Mehmet Cakmak'in Burak'la Nefi'ye "hadi keciler, kizlari da alin gelin" deyisini hatirliyorum yemek saatinde.

Birkac sayfa sonra dogum gunlerimizi hep Emirgan Kortan'da kutladigimiz resimler var. Once benim dogumgunum, sonra Sibel'in sonra Saadet diye gidiyor arsivde. Bir ara Mecidiyekoy'deki Manti'ya giderdik kutlamalar icin. Disardan sarap getirmeye bile izin veririlerdi. Mantisi da meshurdu ama hep karma birseyler secer menuden paylasirdik aramizda. Koltugumuzun altinda pastamiz, ogleden sonra dersi kirmis, 30 kisiyle Manti ya da Kortan'da cekilmis resimler var elimde simdi. O yillarin kislarini hatirlamaya calisiyorum. Kampusten bizim binaya yururduk ve sanirim en az 500-700mt vardi. Kan ter icinde okula girince iyice bir kurulanmamiz lazimdi o yillarda, palto, pantolon kardan islanirdi sirilsiklam. En cok vize final doneminde sikinti yaratirdi acaba iptal olur mu diye. Birkac kez ertelendigi de oldu nitekim...

Sayfalar sonra bahar gelmis, biz Fenerbahce, Bebek, Emirgan epey bi gezmisiz gene resimlere bakilirsa. Ctesi AKM konserleri, Taksim kitapcilari, Galatasaray Sampiyonda kokorec, Yapi Kredi Kazim Taskent Galerisinde resim sergileri, Odabasi'nda fuarlar derken ne de yogun gecerdi hafta sonlari... Sonra yaz gelmis ... Ve biz bir koloni halinde yasardik yaz tatillerini. Gunduzleri hep Munevver'le ama aksam olunca pardon aksam ustunden baslayarak once Koray ve Tansu'yla cay-kahve icin bulusmalar, tabii ki Golf'te olacak bu, sonra aksam lise grubunun da eklenmesiyle Lodos ya da bir donem sadece Akol otelin terasina takilmamizla canli muzik, dans, kuruyemis, icecekler ve nefis Canakkale gece manzarasiyla 1'de sona eren aksamlar... Erkekler bizi evlerimize birakir, ertesi gun gene ayni seyleri yapmak icin sozlesirdik. Oglen 2'de otobusle Guzelyali'ya gidilir eve gelinip dus alinir, disari cikmak icin suslenip puslenip hazirlanir ve kaldigi yerden devam ederdi sohbetler. Pek alisilmadik seyler de yapardik arada, mesela birkac keresinde denize gitmeyip ayran icip siir okumustuk ayaklarimizi duvara dayayip Nebis, Ugur ve Reyhanlarla (Munevver bunu sen iyi hatirlarsin !!).

Arada bir icimizden birileri butunleme icin bir yerlere gidip gelir ama eylul olunca son bulusmalarimizi yasar ve her birimiz ayri sehirlere giderdik. Ayni sehre, Istanbul'a bile gitsek pek de mumkun olmazdi Ckale bulusmalarimizi orada yasamak. Onlar bize ozgu, oraya ozgu, kordona, sahile, batan gunese ozgu bulusmalardi. Ne cok konustuk, ne cok gezdik, ne cok dunyayi kurtadik bilinmez ve o bulusmalar bugun hala devam eden dostluklari kurdular. Hala birbirimiz icin universite, lise, hatta orta okul yillarindaki cocuklariz. Albumun son resmi Guzelyali Jandarma kampinda cekilmis Koray, Munevver ve benim oldugum kare. Canakkale'de denizin hep serin oldugu bir gundu aslinda. Guler teyzenin cekinmeksizin denize girdigi an hala aklimdadir. Gene ne cok gulmus, eglenmistik o gun. Resim cekilirken karnimizi icimize cekelim diye saka bile yapmistik. Artik pirasa saclarima geri donmusum, Munevver iri dalgali, Koray ise bugunku gibi, hep ayni bana kalirsa (gel de ona sor).

Sabah da Besame Mucha'yi dinleyip nostalji yaptik, arada bir insanin ruhunu anilarla canlandirmasi iyi geliyor. Iyi ki albumler, resimler var. Insana hatirlatiyor...

11 Şubat 2006 Cumartesi

Oprah

Oprah'nin hergun saat 4-5PM arasi ABC'de programi var ama bazi rerun'lari seyrettigimde beni pek acmayan hatta icimi deprese eden konulari islediginden hic fanatigi degilim. Ozellikle cocuk tacizi konusunda ve Afro-Amerikan toplumunun kendini egitmesi konusundaki cabalari cok takdire deger.

Cuma gunu isimi bitirmis, TV'de ne var derken Oprah'a rastladim, hem de Dr. Mehmet Oz'le beraber. Gecen yaz TR'de her gazetenin, her derginin, her tv programinin "Kullanim Kilavuzunuz : Siz" kitabini anlata anlata bitirememesi sonucu, medyanin kurbani olup, hadi evde bir saglik kitabi bulunsun diye ben de aldim bir tane. Oprah'da soyledigi kadariyla Dr. Mehmet Oz, yeni bir kitap daha yaziyormus: "How to be a smart patient".

Oprah'da konusulan konular tam da o gun telefonda bir arkadasimla saglik testleri uzeri olunca dikkat kesildim. Doktorumuz diyor ki:

1. 12 yasindan sonra her yil ve duzenli olarak tansiyon olcumu yapilmalidir.
2. 20 yasinda ilk defa kolestorol testi yaptirip sonucuna gore genetik veya diyete bagli olup olmadigina bakilarak 35'den sonra duzenli olarak test yaptirmak lazimmis.
3. Bayanlarin en sikinti duydugu bir konu olan jinekologa gitmeyi ise 3. siraya koydu doktorumuz. 21 yasindan sonra her bayanin pap smear testi yapilmasinin ve yillik olarak tekrarlanmasinin sart oldugunu soyledi.
4. 50 yasinda ise kolon kanseri testinin colonoscopy denilen bir yontemle yapilmasinin sart oldugunu soyledi.

Gunluk diyette yuksek lifli (high fiber) besinlerin tuketilmesinin, findik, ceviz gibi omega-3 yaglari iceren ve doymamis yag orani yuksek urunlerin yenilmesinin saglik uzerindeki pozitif etkisinden bahsetti ayrica.

Bu arada Oprah programinda bol bol, eylul ayinda baslayacagi radyo programindan bahsetti. XM Satellite radyoda saglik, evlilik sorunlari, diyet gibi guncele iliskin insan sorunlarinin isleyeceginin Oprah & Friends programinin reklamini yapti. Dr. Mehmet Oz programin saglik ayagini olusturacakmis duyurulur.

Oprah Winfrey, kitap kulubuyle, dergisiyle, tv programiyla Amerika gundeminde agirligi olan saygin bir is kadini. Cocuk, kadin, egitim, saglik alaninda topluma katkilari gozardi edilemeyecek kadar buyuk hatta gelecek secimler icin baskanlik koltuguna oturmasi istenen mustakbel adaylar arasinda adi anilan biri. Gerceklesir mi gorecegiz...

7 Şubat 2006 Salı

Telefonda Susmak

Ismi lazim olmayan birisinden bahsediyorum. Ariyor, en az 30 dk tutuyor beni. Is ortasi, araba kullanirken, toplantiya girerken hic farketmiyor. "Sizi geri arayacagim" demem bile inanin 10dk suruyor. Konusma daldan dala, ben hi-hi, evet evet deyip beni dinlemeyen bir insanla bu konusma ortalama 30 dk suruyor. Kapatiyorum eee niye aramisti beni diye su sinirlendigim durumlari dusununce derin bir nefes alip 10'a kadar sayip unutmaya calisiyorum.

Bizler telefonda konusmayi bilmiyoruz arkadaslar. Karsilikli munazara yapmayi, tartismayi, konusmayi zaten bilmiyoruz ama telefonda konusmayi da bilmiyoruz.

5-6 yil once eve gelen bir telefon vardi. Kendini tanitmadan direkt konuya girdi ben de kuzenim sanip, senli benli konusmaya basladim ama iki saniye sonra anladim ki, arayan Aynur Hanim, askeri atasenin esi ariyor. Hic hosuma gitmedi ona, SEN diye hitap etmek. Oysa protokolu en cok onlar bilirler degil mi?

Bazi yazili olmayan kurallar vardir canim. Telefonu acan kisi karsiya kendini tanitir, zamani olup olmadigini sorar ve kisaca konusup kapatir. Ha arkadasinizdir, yakin dostunuzdur istediginiz kadar konusun, konu o degil. Bir zamanlar "telefon sohbet araci degil derdim", tamam artik telefon yasamin en vazgecilmez araci. Arastirmalar da telefonsuz yasayamayacagimizi gosteriyor, hele cep telefonsuz bir yasam dusunemezmis insanlar. Ama nerede nasil konusulacagini da bilelim degil mi?

Bu Amerikalilarin da hic cekingenligi yok. Telefonda bagira bagira konusmak konusunda oylesine cabbarlar ki, en cok havaalanlarinda dikkatimi cekiyor. Esinden bosananlarin hikayesinden tut da, cocugun astim nobetlerine, ya da evine yeni aldigi plazma TV'den, Bob'un bobrek tasina kadar yeddi ceddine ait tum hikayeyi dinlemek mumkun.

Ismi lazim olmayan kisiye yasindan dolayi cok da kizamiyorum. Kiziyorum da buyugum ve saygi duydugum bir insan oldugundan dolayi neyin, nasil olacagini soylemek konusunda benim konusmam hep sona kaliyor. Bunun benim tarzim olmadigini da biliyorum. Kiminle konussa ayni sey. Hani kafa utulemek deyimi tam yerinde.

2 Şubat 2006 Perşembe

2 Subat Ya da Groundhog Day

iMac'in guzel bir tarafi, workspace'e cesitli widget'ler koyup mesela, tarihte bugun ne oldu, bolgenizdeki benzin fiyatlari, surekli guncellenen hava raporu veya gunun sozu gibi sizi bilgileniren minik programlara mouse'un orta button'uyla bir klikle erisiyor olmaniz.

Bugun yani 2 Subat "Groundhog Day"mis. Birkac ay once ismi de Groundhog Day olan bir film izlemistik ve de cok begenmistik. Bir Amerikan gelenegi olan bu gun hesapta baharin ne zaman gelecegini tahmin etmek uzere, bir dag sicani (ground hog) kis uykusundan uyandirilir. Eger o gun gunes varsa, dag sicani golgesinden korkup yuvasina girecek ve kis 6 hafta daha devam edecektir. Yok eger hava kapali ve bulutluysa dag sicani yuvasindan cikmayacak ve yakinda bahar gelecek demektir. Bu gelenek Amerika'ya Pennnsylvania (PA) tarafina yerlesen Almanlar tarafindan getirilmis ve daha cok ulkenin dogusu ila orta-batisinda uygulanir olmus. Gunumuzde boyle bir uygulama yok elbet (Gilmore Girls'teki Star Hollow kasabasi haric) ama insanlarin baharin ilk isaretlerini hissetme cabalari hayvanlari kis uykusundan uyandirma esasi ilginc bir uygulama. Bizde de buna benzer cemreler var temsili olarak ama hicbir hayvanla iliskisi yok, yoksa var mi?

Filme gelince...

Lokal bir televizyonda calisan hava durumu sunucu kahramanimiz Phil (Bill Murray), geleneksel groundhog gununu izlemek uzere kameraman ve yapimcisi ile birlikte PA'de bir kasabaya gelir. Phil son derece bencil, kendine donuk, huysuz ve negatif bir adamdir. Kasaba meydaninda yapilan gosteriyi izler, kendi kanalina programini yapar ve yolda donerlerken kar firtinasina tutulup kasabaya geri donmek zorunda kalirlar. Sabah uyaninca hersey yine bir onceki gune geri doner. Hersey yeniden baslar. Kendisi haric herkes icin yeni bir gundur. Kasaba meydanina gider programi yeniden yapar ve yola cikip yine geri donerler. Sabah uyanir tekrar groundhog gununu yasar. Kapani sikismis oldugunu hissettigi bu kasabadan bir cikis yolu goremez ancak kendi kisiligini ve hatalarini gormeye baslar ve daha iyi insan olmak icin etrafini ve kasabayi sevmeye baslar. Iste bu asamada insan kendi kendine hangi gunu tekrar tekrar yasamak istedigini soruyor. Film ilerledikce birlikte geldigi TV yapimcisi (Andie MacDowell) ile aralarinda bir yakinlasma olur ve sonunda kasabadan cikip groundhog olmayan gunleri yasamaya baslar ama degismis bir Phil olarak.

Film insana garip bir enigma hissettiriyor kendisi hakkinda. Hem ayni gunu yasayacaksin ama hem de degistirme gucun elinde olacak. Hmmmm ben dusundum de, eger secme sansim olsaydi tekrar tekrar yasamak isteyecegim hangi gunler olurdu diye. O kadar cok ki...Filmi mutlaka gorun derim, eglenceli ve sorgulayici.

1 Şubat 2006 Çarşamba

Havadan Sudan

Havadan sudan ama dolu bir yazi yazmak kolay mi? Illa her konusmamizda gecer hava konusu. "Havalar nasil gidiyor orda, gecen yil soyleydi, bu yil boyle" diye karsilastirma yapmaya bayiliriz. Sirf biz Turklere ait bir ozellik de degil ustelik. Burada da ofiste, ozellikle havanin cok soguk ya da mevsim normallerinin ustunde oldugu gunlerde bas konumuz havalar.

Havalar dedik de, New York bu yil olaganustu guzel, vukuatsiz geciriyor kisi. Henuz bir kez kar firtinasi, iki kez de 3-5cm'lik kar gorduk. Oysa gecen yillarda boyle miydi diye baslamayacagim, bilen biliyor, bilmeyen de ogrenir, bilmezse de zarari yok.

Yine de dusunuyorum, hafta sonu planlarimizi, eve tikilip kalmamizi, icimizdeki neseyi ya da karamsarligi birebir bu kadar etkileyen baska dis etken ne var diye? Kis aylari iste bu yuzden havalarin nasil oldugunun en fazla onem tasidigi aylar. Ilkbahar ya da yazin o kadar dert etmiyoruz, nasilsa gunes tepede sari turuncu yuzunu gosterir diye. Belki en fazla yagmur yagar bir kac gun ama nasilsa hava ilik ya da sicaktir gene de istenirse disari cikilir, mall'a gidilir, yemege gidilir.

Ama kis aylari oyle mi? Oyle soguk oluyor ki NY'un kislari. Manahattan'in gokdelen arasi sokaklarindan ruzgar yuzunuze oyle bir vurur ki, ya da suburb'lerinde blizzard denilen soguklar icinize oyle bir isler ki bir sure sonra ne burun hissedilir, ne kulak acinin siddetinden.

Sabah kalktigimda ilk isim termometreye bakmak oluyor. Evin icinin ve disinin sicakligini gosteren bu alete gore giydiriyorum oglani. Gecen yil ocak ve subat aylarinda -16C ile basliyorduk gune. Bazi gunler gozlerime inanamiyordum nasil bu kadar duser sicaklik diye. Zaten -5C'den sonra usume duygusu ayni geliyor. Bana gore vucudumuzdaki agri reseptorleri ayni isliyor -5'te de -25'te de. Hatta o kadar soguktu ki gecen yil, evin ormana bakan arka tarafina bir tilkinin geldigini ve saskinlikla korku arasi hayvani bagirarak kacirdigimi bile biliyorum. Birkac kez geldi evin karsisina, yatti uzandi karlarin arasina. Ara ara yalanip etrafina bakindi ama ne karga var peynir alacak, ne tavuk var aksam yemeginde mideye girecek, cekti gitti. Tabii o donem bana karanlik geceler... Burak da yoktu evde. Ya simdi bu hayvan deck'ten atlar, cam kapiyi kirar, yukari cikar, cocugun odasina gelirse diye binturlu kurgular... Buyil yilbasi zamani bir kez daha tesrif etti ama fazla kalmadan dondu.

Almanak mi deniliyor, hani eski yillara bakilarak gelecek yilin haritasi cikariliyor cesitli konularda daha cok da iklim konusunda. NY hava raporlari icin ne dendigini bilmiyorum ama Istanbul'dan bir arkadasim "bu yil ayvalar tuylu, bu da kisin karli ve soguk gececegine isaretmis" dedi. Bizim burdaki ayvalara baktim fazla celimsiz ve az tuylu gorunce sevindim :) Kimbilir gecen hafta TR'yi beyaza bogan karin sebebi belki de ayvalardi...

Aslinda havadan sudan diye yaziyorum ama hava konusu cok ozel ve onemli bir konu. Koskoca Weather TV'miz bile var 24 saat hava durumunu gosteren. Arada hava durumu ve doga olaylarina bagli olarak belgeseller de var tabii. Birden aklima Hulya ??? geldi, su eski yillarda hava durumunu sunan, kapanisi da "havalar nasil olursa olsun, sizin havaniz iyi olsun diye" yapan. Biz Slovakya'dayken de ara ara Cek kanalinda dikkatimizi cekerdi. Kadin hava durumu sunar sonra da afedersiniz (!) cirilciplak soyunurdu. Reyting diye dusunuyorum ama Dogu Avrupa ulkelerinde o kadar dogal ki ciplaklik, aklima birsey gelmiyor sebebi icin.

Neyse simdiye kadar nezle, grip durumlari da fena degil bizim evde. Gecen hafta hafif gecen nezleden sonra normale dondum. Bir de boyleyiz degil mi? Hastaliktan konusmayi cok severiz, huyumuz kurusun. Ananemi ararim mesela, biraz daha ilgi, sempati toplamak istiyorsa, sesini inceltir, arada kuru kuru oksurur bir naz, bir eda ile "iyiyim" der ama beni heyecan sarip da, ilgiyle sorunca "n'oldu ananecim" diye, sonra baslar anlatir, hangi doktor ne dedi, hangi ilaci verdi, komsuda da aynisi varmis ama ona farkli ilac vermis vs. vs. Su ana kadar hicbir Amerikalinin uzun uzun ne tansiyonunu, ne sekerini anlattigini gordum. Bu ulkede kendi saglik sorunlarini konusmak tabu, kesin buna inandim.

Ama bu yil NY havasi sasirtici derecede iyi. KBB doktorumuz havalarin boyle, bir bahar derecesinde isinip sonra bizi kivrandirircasina dusmesinden dolayi sinuzit, kulak enfeksiyonu, nezle, grip vak'alarinin 3 kat daha arttigini soylese de onumuzde kocaaa bir subat ayi var. Mart da soguk gecer kesin ve evvelki yil nisanda kar yagdigi dusunulurse daha 3 ayimiz var bahara erecek.

25 Ocak 2006 Çarşamba

Steve Jobs, Apple, NeXt, Pixar ve Kitap

Basinda Walt Disney'in Pixar'i satin aldigi cikinca dikkatimi cekti. O kadar cok acquisition, satin alma, isten cikarma haberleri var ki son zamanlarda genelde duyar, bakar gecerim. Bu defa bu Pixar'in satilmasi haberi ilgimi cekti, neden mi son okudugum "The 2ND Coming Of Steve Jobs" kitabi yuzunden. Bir de tabii yeni iMac'imiz olunca Apple ve Steve Jobs'la ilgili haberler daha bir dikkatimi ceker oldu. Adil arkadasimin verdigimi bu audibook'u bir nefeste bitirdim.

'55 dogumlu Steve Jobs ilk Apple bilgisayari Wozniak'la birlikte yatak odasi ve garajinda design eder, sene 1976. Yillar icinde yakalanan basari 1985'te kendisinin yonetim kurulu karariyla sirketten atilmasiyla farkli boyutta seyretmeye baslar.

1985'te NeXT isimli bilgisayar sirketi kurar. Derken 1986'da Pixar isimli animasyon programlari yapan sirketi satin alir. Sirketin ilk sahibi George Lucas'dir, hani su Star Wars'u yapan adam. Kitap uzun bir sekilde Pixar'in ilk nasil kuruldugundan, Steve'in bunu satin almak icin nasil manevra yaptigini detaylariyla anlatiyor. Sirkette calisanlar akademisyen kokenli, PHD'li elemanlar hep. Yillik giderleri cok olup, Steve'in gozunde birsey uretemediklerinden Steve bu sirkete biraz uvey evlat muamelesi yapiyor. Yilda 2milyar dolar gibi bir kaybi olsa da birseye inanmis olmasindan dolayi satmiyor.

Toy Story'i yapan bu sirket Disney'le dagitim konusunda da anlasinca Pixar duzluge cikmaya basliyor. Disney'le 5 yillik anlasma yapip gelecek filmlerin dagitimi ve tanitimini ustleniyor Disney. Pek cogumuzun bildigi Finding Nemo, Bug's Life, Toy Story 2 gibi animasyon filmleri iste bu sirketin eseri. Yandaki tablodaki rakamlara bakin arkadaslar. Sabrin, inancin, inatciligin zaferi degil mi? SJ'nin bu sirketin sahibi olmasi disinda ben bir katkisini goremedim. Cunku gorsel dunyaya uzak bir is adami. Fazla secici, fazla titiz hatta hastalik seviyesinde. NeXt'e eleman alirken basvurular arasindan Harvard mezunu, Art collector bir cocugu ise aliyor ama resepsiyonist olarak. Calisan her kisinin o is icin overqualified olmasini istiyor. Calisanlarina karsi cogu zaman zalim. Dusuncelerini acik dille, gizlemeden ifade ediyor ve cogu zaman da kirici.

Is adami Steve, karsisindaki ikna etme konusunda cok basarili. Arkadaslari onun hem yakininda olmaktan cekindiklerini hem de fikirlerine, savunma taktiklerine, caliskanligina hayran duduklarini soyluyorlar kitapta. Dogru olmayan birseyi bile arkasindaki argumanlarla cok iyi kazanilabilir hale getiriyor. Medya ile bire bir ilisklieri hic iyi degil. Sevmedigi sorulara ukala cevpa vermekten hic kacinmiyor. Fazlacana takintili. Herseyin en mukemmelini bulana kadar ariyor, dusunuyor, inaniyor, vazgecmiyor. Mesela istedigi evi alana kadar uzun sure beklemesi, istedigi mobilyalari bulana kadar evin icinin 4 yil bos kalmasina tahammul edebiliyor. Evde 4 yil sadece matrisle kim yasar? Hatta kiz arkadaslarindan birisi bundan cok sikilip Steve'i terkediyor. Ozel hayatinda da is her daim onde geliyor. 22 yasinda, o zamanki kiz arkadasindan cocugu oluyor ama babalik testi yapilmasina ragmen cocugu reddediyor. Uzun yillar sonra kiziyla gorusmeye basliyor. Saglikli beslenmek konusunda da takintili. Hersey organik olacak. Zaten kucuklugunden beri vejeteryan. Uzak dogu felsefesine ilgisi var. Gencliginde Hindistan'i gezmis. 38 yasinda 2. kez baba olma haberini duyunca o zamanki kiz arkadasiyla evlenir ve 3 cocugu olur.

Yillar icinde Apple'in hisse senetleri ve urun satislari dusmeye baslayip sirket zarar girince, Steve yuvaya geri doner. Yil 1997'dir bu arada. Ilk olarak zarar eden urunleri ortadan kaldirir. Yeni design stratejileriyle Apple'i yeniden canlandirir. "Think different" bunlardan birisi, hatirlarsiniz herhalde. Interim CEO (iCEO) (Gecici CEO) unvaniyla 1$'a calisir Apple'a. O da sirketin saglik sigortasindan yararlanmak amaciyladir. 2000 yilinda iCEO unvani CEO unvanina donusur.

Bill Gates'den nefret eder ama hep onun gibi aile babasi olmak ister. Kendisi evlat edinilmistir. Biyolojik annesi, konusma terapisti, babasi ise Suriye'li politika profesorudur. Anne ile baba evlenmediklerinden adoption'a konulmustur. Daha sonra
evlenen bu anne babanin bir de kiz cocuklari olur. Kizkardes Mona Simpson, Amerika'da bir yazardir. Hatta "A Regular Man" diye yazdigi romaninin hayali karakterlerle Steve Jobs'i anlattigi soylenir. Siyah boyunlu kazak ve kot pantolon adamidir. Pixar'in Disney'le birlesmesi hakkinda CNN'deki videosunu izledim , yine siyahlari cekmisti.

Kitaba gore yillar gecip orta yaslara gelmeye baslayinca daha anlayisli, daha sefkatli bir kisilige sahip olmaya baslar. Ama ukalaligindan odun vermis degil...

Yeniliklere, teknolojiye, mukemmellige tutkusu bize guzelim Apple urunlerini kazandiriyor. PC insani olsaniz bile sirf goz zevkinizi oksamak, farkli boyutta neler yapilabilir diye mutlaka bir Apple dukkanina ugrayin. Bu adami daha iyi anlayacaksiniz. iPod, iMac, iTunes, iCon, hersey iXXX.

Ilginc, cok ilginc bir kitap. CEO dunyasinda neler olup bitiyor, sirketlerin ust yonetimlerinde hayat nasil gidiyor, ozel hayatlarinda nasillar gibi sorulara da isik tutuyor kanaatimce. Silikon Vadisinin Piranalarini tanimak isteyenlere tavsiye ederim.

Bir ara yahoo listelerinde dolasan bir email vardi. Steve Jobs'in Stanford Universitesinde yaptigi konusmayi Turkceye cevirmislerdi. Ingilizce metin iste burada. Hayata ve olume iliskin yaklasimi ve tecrubeleri ilginc. Kitaptaki "Bad Steve" anlatimina hic uygun degil...

20 Ocak 2006 Cuma

Ingilizce Ogrenelim

Nasil telaffuz edersiniz ingilizcede which, where, overwhelm gibi "wh" seslerinin yanyana geldigi kelimeleri? 1 ay kadar once Bill Clinton'in "My Life" Audiobook'unu dinlerken dikkatimi cekti ilk. Sonra Jane Fonda'nin "My Life So Far"'inda da ayni sesi duyunca sasirdim. Ilk h sesi geliyor ardindan w sesi ve daha cok bogazdan cikiyor bu ses tabii. Yani bizim vic (which) oldu hvic... Onune h harfini katip bir soylemeyi deneyin biraz garip duruyor degil mi? H tam ses cikarken, V daha dogrusu W, yarim ses cikiyor.

Isteki yan kup komsum Jim'e sordum cunku gunluk hayatta telaffuz edilen sekilde degildi bu duydugum kelimeler. Jim, linguistik okumus sonra major'ini bilgisayarda yapmis, Unix dehasi bir softwareci. Bana okullarda ogretilen, ozellikle seslendirme isiyle ilgilenenlerin o kelimeleri bogazdan gelecek sekilde once h ile baslamasi gerektigini ve dogru aksanin da oyle oldugunu soyledi.

Gecen yil Pace Universitesi'den Accent Reduction kursu almistim. Aksan, insanin ana dilindeki sesleri, yabanci dilde de ayni sekilde soyleme yanlisindan kaynaklaniyor. Halbuki ingilizcede bizim dilimizde olmayan sesler de var. Bizde olmayan W, Q'dan bahsetmiyorum. "Lazy o" diye uzatilan Amerikalilarin meshur "Ooo my God"i vardir ya, oradaki "O" sesinden mesela. Bu O sesi, Oscar derken bogazdan cikan o ile a arasi bir sese donusuyor. Yakinda Oscar'lar dagitilacak, bol bol dikkatinizi ceker o zaman. Ya da Alice derken bastaki A sesi, A ile E arasi karma bir ses. Williams'daki ilk hecede cikan ses de VilyIms degil, I ile bizim i sesi arasinda birsey. Off yazarken anlatilacak gibi degil.

Hangi birimiz "elevator" derken on dislerini alt dudaklarinin altina degecek sekilde telaffuz ediyor? Eger degmiyorsa o zaman "V" sesi dogru cikmiyor demekmis. Three kelimesini hic saymiyorum bile. Ana dili ingilizce olmayan birini bu kelimeyi soylenisinden kolayca anlayabilirsiniz. Thirtythree (33) derken agzinizdan otuzuc mu cikiyor yoksa otuz agac mi? Three kolayca tree (agac) olacak sekilde soyleniyor cunku.

Adimi telefonda soylerken hep yanlis aldiklarinda da dikkatimi cekmisti. Birseyi yanlis soyluyorum diye. Cunku Figen adi bana hep, Sigen ya da Vigen olarak geri geliyordu. Megerse, F derken dudaklar one kimildayarak degil, hafif kapali sekilde on disler biraz dudaga degecek sekilde cikmaliyimis. Simdi buna dikkat ettigim zamanlarda gercekten buyuk fark yaratti, artik adimi dogru soylemeleri kolaylasti.

Hoca soyle demisti bize. "Lee will aid fair Alice" cumlesini dogru seslerle verirseniz aksan azaltma yonunde buyuk adimlar atmissinizdir. Aksan konusunda Turklerin ingilizcelerinin cok anlasilir oldugunu soyledi hocamiz amma velakin, Cinlilerin bu konuda bir firin ekmek yemeleri lazim diye ekledi. Hintli aksani hemen "ball" kelimesinden belli oluverir, dilleri arkaya gider cunku "le"sesini verirken. Her toplulugun kendine ozgu vurgulamalari, siirselligi ya da sertligi var konusurken. Turkiye'de bile sivesi olan birinin az cok nereden oldugunu anlarsiniz.

Amerika icinde de her bolgenin hatta ayni sehir icinde bile farkli aksanlara ratlaniyor. Bronx aksani, Upper NY aksani,Manhattan aksani. Ya da ulke icinde Boston aksani, Guneylilerin kendine ozgu aksani filmlere, dergilere, sakalara konu oluyor. Amerika'da en akici, net aksanin North Carolina'da oldugu soylenir. NC her ne kadar guney eyaletlerine dahil olsa da, verilen egitim sisteminin ingilizceyi net ve dogru ogretmek bakimindan o bolgede basarili oldugunu okudum ve duydum. Lisedeyken edebiyat ogretmenimiz agiz ve bogaz gelisiminin yasadigimiz cografi bolgenin sartlariyla olustugunu ve cikan seslerin de buna bagli oldugunu soylemisti.

Evet ingilizce; ogrenmek, konusmak icin kolay bir dil ama dogru sesleri vermek sanildigi kadar da kolay degil. Aksanini azaltmayi dusunenlere "American Accent Training" kitabini tavsiye ederim. Nelere dikkat edilmesi gerektigini guzel acikliyor. Ama oncelikle bir Amerikalidan ders almak daha iyi olur kaatimce. Her ne kadar gunluk hayatta Amerikalilarla calissak, gorussek, komsu ve arkadas olsak da adamlar kibarliklari geregi durduk yerde sizin aksaninizi duzeltmiyor.

11 Ocak 2006 Çarşamba

Hep Geri Kalacaksin

Daha 2 gun once teslim edildi evimize. Actik paketini yerlestirdik masaya, tum beyaz Apple urunleri gibi insanda temizlik, herseye sifirdan baslama istegi uyandiriyor. Bir de bende yeme istegi, yani bilgisayari yeme istegi. Neyse yemeyelim kullanalim.

Teknik spek'leri yuksek. 2.1 GHz, 1.5MB memory, 250GB disk filan falan. Hersey build-in. DVD burner'i, CD writer'i yan tarafta sessizce duruyor, kamerasi da nokta gibi. Zaten ortada disk, CPU tower filan birsey yok, hepsi ekranin yan tarafina insa edilmis. Bir muhendislik harikasi gercekten. Ortada fazla hicbirsey yok. Klavyesi tam kullanabileceginiz buyuklukte, mouse'u da oyle.

Daha elimiz degeli 1 gun olmus, nesi var nesi yok anlamaya calisiyoruz heyecanla. Ve bam diye Burak kotu haberi yapistiriyor dun aksam. Bu bilgisayarin 2 kati hizinda yeni iMac Intel Duo cikmis. Hem de bizim aldigimizla ayni fiyata. Simdi ne olacak? Bu yeni urun yani bizim aldigimiz muhtemelen yakinda ucuzlayacak, belki ucuzlamistir bile. Internetten almamis olsak al aleti gotur dukkana iade et. Gerci amazondan aldik, 1 ay icinde iade edilebiliyor ama ikimizde de o guc yok simdilik. 1 hafta daha gecsin belki o zaman icimize daha cok oturur, paketler gondeririz.

Demek isteyecegim su ki, teknolojik urunlerde hep yeni bir model uretiliyor ve bunu yakalamanin sonu yok, hep geri kalacaksin. Intel 386'lar, 486'lar cikarken 90'lerde hepimiz vauuuw olmustuk simdi 2 kusur GHz'lerden soz ediyoruz ev bilgisayarlarinda. Eskiden bu teknik spek'lerle banka kurulurdu ;) simdi 2GB memory, 3GHz CPU ile evde alti ustu belki photoshop calisacak, biraz video editing yapilacak, bolca web surflenecek, kalani da keyfimizi cilalayacak.

Bugune kadar hic Apple bilgisayarimiz olmamisti. Ama Apple yaraticiligin, muhendisligin, zekanin bilesik ornegi. Henuz isletim sistemi konusunda yorum yapmak icin erken ama insan Windows gibi kotusune alisinca, Mac onun yaninda BigMac'ten daha kotu olamaz. Gorecegiz...

10 Ocak 2006 Salı

James V de Dogdu

James IV benim Philadephia'da calisan is arkadasim. Counterpart deniliyor ya, ayni isi farkli bolgeler icin yaptigimiz is ortagi bir nevi. Gecen hafta ortasinda ilk cocuklari dogdu ve ismi James V olarak aile tarihine 5. kusaktan James diye gecti. Nedir bu Amerikalilarin soyisimle beraber baba adini da tasima meraki? Zaten soyadini veriyorsun cocuguna, erkekse devam edecek iste, bir de kendi adini vermeleri bana garip geliyor.

Benim gozlemledigim kadariyla eger aile zenciyse ve biraz da geleneksel tarzdaysa ilk erkek cocuklari direk babanin adini aliyorlar. Eger geleneksel beyazsa iki isim veriliyor ve orta isim (kullanilmayan isim) babanin ismi oluyor. Zaten geleneksel olmayan hangi Amerikali var birisi soylesin? Bugunlerde Aidan, Jason, Jordan, Mathew, Chris en populer erkek isimleri. Bir de hic eskimeyen Brian, James, John, Tom, Richard var. Avrupa'da ise her 3 erkekten ikisi mutlaka Peter ve Michael'dir, burada nedense o kadar ragbet gormuyor.

Kizlar da illa cift isimli olacak. Asalet katiyor ne de olsa :) Gene kullanilmayan orta ad, ailede cok sevilen teyzenin, ananenin ismi olabiliyor ama illa annenin ismi olacak gibi bir uygulama pek yok. Jennifer 20 yil once cok populer bir isimmmis, Jessica onu takip ediyor. Bugunlerde Isabel, Emma, Emily,Briana, Sarah, Rachel (Friends'deki karakterden sonra diye okumustum) en populer kiz isimleri Amerika'da.

Isim konusunda gocmenler (biz Turkler de tabii) biraz sanssiz grupta yer aliyor. Kendi isimlerini bile soylemekten aciz olup bir nickname'le kisaltan Amerikalilara gel de Taacettin dedirt. Isim eger unluyle basliyorsa daha kolay ama unsuz ve hele hele F, C (Cigdem gibi), O (Omer gibi) , icinde yumusak g varsa, ya da yazilimda olmayan I (Irmak) gibi isimler icin Allah kolaylik versin. Biz Turkler pek isim kisaltmasina aliskin degiliz ama Cinliler bu isi, isim ve soyismin bas harflerini kullanarak cozmusler. Eski patronumuza M.V. (Emvi) diyorduk -gerci kendisi Hintliydi ama upuzun bir ismi vardi. Tipki Dallas'taki Ceyar gibi (J.R = John Ross'un kisaltilmisi).
Velhasili kelam, isim konusu burada hassas. Soylenisi kolay, cocuk cagrildiginda farkli cagrisim yapmayan (kiz ismiyse erkek ismi gibi durmayacak ya da bazi isimler daha cok musluman Afrikalilara veriliyor), insanlari zorlamayan, nickname'e gelebilecek, alay konusu olmayacak (Dick Cheney'e o isim verilirken hic mi dusunmediler, ya da Can dediniz John'a uydurmak icin ama bir yandan da teneke anlamini vermek var isin obur yaninda) guclu ses tonlarinin oldugunu (K,R, T) bir isim bulmak kolay degil. Hele iki isim hic kolay degil.

7 Ocak 2006 Cumartesi

Kutuphaneler














Yillar once okuldan mezun olurken mezunlarin okulu elestirdikleri bir toplanti yapilmisti, ogrencilerden birisi okulun kutuphanesi icin, "bizim kutuphanelerdeki kitaplar babaanne gibi, oysa soyle kiz gibi yeni, guncel dergi ve kitaplarimiz niye yok ki" demisti. ITU'nun Mustafa Inan kitapligi, tipki Amerikan filmlerindeki gibi sessiz, buyuk masalarin ama yesil lambalarin olmadigi tarzdandi. Simdi degismistir mutlak. Vize, final oncesi calismaya gider ama kitap, dergi gibi seyleri kendi olanaklarimizla alirdik. Cunku sinirli sayidaki kitap kimseye yetmezdi. Mahalle kutuphaneleri kavrami da hic yaygin degil TR'de. Donem "temiz odevi" hazirlamak icin kac kez gittim kutuphaneye Canakkale'de dusunsem sayarim, besi gecmez herhalde.

Bizim kutuphane aliskanligimiz ilk DVD ismarlamakla basladi Amerika'da, hem de internetten, hem de istediginiz listeyi verin, hazir olunca arayip almanizi isteyecek rahatlikta. Bir klik'le siparisinizi gidiyor kuyruga. Tabii ismarlanan kitap, CD, DVD, audibook'larda siraya gore bekleme listesi olabiliyor ama acelesi olmayan icin beklemeye deger.

Simdilerde her cumartesi yuzme dersinden sonra kutuphanenin yolunu tutuyoruz. Ayda bir "Silly Saturdays" denilen okuma seansi var cocuklar icin. Her hafta, hafta ici 2-3 ayri okuma ve oyun gruplari var; calismayan anne ve cocuklari icin harika. VHS kaset, DVD, kitap dolu abartmiyorum bir canta dolusu materyalle eve geliyoruz her hafta. Zaten cocuk bolumleri ayri, ya ayri bir katta, ya da cocuklarin buyukleri rahatsiz edemeyecegi kadar uzakta.

Kutuphanelerde okul sonrasi odevlere yardimci olmak icin ogretmelik yapiliyor (tutoring) isteyen ailelerin cocuklarina. Bazi buyuk kutuphanelerde sergi salonlari var, resim, heykel, muzik gibi performanslari sergileyebilecekleri. 9 eylulden sonra Islam konusunda cok konferans verildigini hatirliyorum bizim buradaki White Plains kutuphanesinde. Birkacina biz de katildik ve Islama bakis acisini duyunca kucuk dilimizi yutacak gibi olmadik degil. Ya da caz dinlemek isterseniz pazarlari 3PM'de buyuk salona buyurun. Ve tum bu etkinlikler ucretsiz. Cunku zaten okul icin bagli oldgunuz okul bolgesine ailelerin odedigi vergilerden fonlaniyor kutuphaneler ve tabii eyaletten de yardim aliyorlar tum bu aktiviteleri yurutmek icin.

Bir kitap bakinmistim bir zaman once ve kutuphane listesinde goremeyince bana soyle bir cevap geldi: "Eger bu kitabi okumaniz gerektigine inaniyorsaniz, sebebi anlatan bir mektup yazin ve kutuphane sizin icin bu kitabi alacaktir".

New York Public Library'i basli basina bir yazi konusu aslinda. Kutuphane olma fonksiyonu yaninda asil islevi, insanlarin bulusma noktasi. Midtown'da Penn Station, Grand Station ve Port Authority'den gelecekler icin tam orta nokta. Ici muze buyuklugunde, cesitli salonlardan, katlardan olusuyor. Insani soguk bir sekilde saran, hemen uzaklasma istegiyle birlikte, diger salonda ne varmis, su kata ciksam ne gorurum dedirten gezilmesi gereken bir yer. Zaten NY'a gelen her kisinin arkasindaki cafe'ye gitmesi sart. Yazin Bryant Park'a bakip soguk bir zinfandel, kisin hot chocalate icmeden olmaz. Menusu ve ortami insani mutlu eden kalabalik, sicak, sikisik bir yer.

Soylesi, seminer, siir okuma, kitap tartisma, internet kullanma ve sinema gunleri icin de kutuphaneler topluma hizmet vermeye devam ediyorlar. Bizim kutuphanelerde surekli azarlayan, gozlugunun ustunden catik kasla bakan ve susmaniz icin basinizda nobet eri gibi dolasan gorevlileri dusununce kim sever kutuphaneleri diyorum icinden? Kimbilir belki de degismistir, umarim, insallah degismistir. Adina yakisir sekilde halka hizmet eden "halk kutuphanesi" olur.