27 Şubat 2006 Pazartesi

My Way Or Highway

Amerika'da calismak profesyonel is hayati ve kariyer gelisimi icin cazip olmakla beraber konu eleman azaltmaya, sirketlerin departmanlari tasfiye etmesine, birlestirmesine ya da tensikata gelince son derece acimasiz.

Sirket elinize son bordronuzu verip gule gule diyebilir. Calisma yilina bagli olarak ne tek kurus tazminat alma gibi bir durum , ne de devletin size sagladigi issizlik guvencesi var. Amerika'da calisan haklari bu konuda Avrupa ve hatta sanirim degisen is kanunu dolayisiyla Turkiye ile bile kiyaslanamayacak derecede kotu. Unemployment adi altinda belirli sartlara bagli olarak eger is yerinden cikarilmissaniz 6 aya kadar ayda 440$'lik odeme yapiliyor. Yil sonunda ucte birinin vergiye gidecegini varsayinca aylik 1200$'lik bir geliriniz oluyor. Hic yoktan iyi tabii...

Tazminat verilmiyor dedik ama bazi sirketler ayrilan elemanlarina son bir iyilik(!) yapmak icin sirketin finansal verilerine bagli olarak "severance package" adi altinda 1,2,3 belki tam 6 maasa varana kadar tazminat verip is akdinizi feshediyor. Ya da bizim gibi iki sirket birlesip 80binlik hantal bir telekom devi olusunca gene eleman cikartmak kacinilmaz oluyor. Her iki sirketten gelen marketing, HR, satis, teknik destek gibi bolumler ilk organize edilmesi gereken departmanlar oldu.

Belki insanlari urkutmemek, belki finansal ve vergi yukumluluklerinin avantajlarindan simdilerde sirket sadece IT ve pazarlamacilara, gonullu ayrilma paketi (volunter separation package) sunuyor. Ben bu gruplarda calismiyorum ve boyle bir oneri gelseydi ne yapardim diye kendimi yokluyorum, cunku verilen paket oldukca cazip gorunuyor. Halihazirda isten ayrilmayi dusunenler, emekli olmak isteyenler, sikilanlar, bikanlar, yenilik arayanlar ve piyasada kisa surede is bulabilecegine inananlar icin iyi bir firsat. Oyle de bu gruplarda 9bin kisi calisiyor ve simdilik sadece 200 kisi gonullu olmus. Yani is guvencesine sahip olmak gene agir basiyor herkeste.

Peki isten ayrilinca neler kaybediyor insan?

  • Bir defa duzenli her ay ya da iki haftada aldigi baz maasi
  • Kendi imkanlarinizla alsaniz 4 kisilik bir aile icin yilda 10bin$ odemeniz gerekirken, sirketin sigorta sirketleriyle yaptigi ozel anlasmalar sonucu her ay bordronuzdan kesilen saglik, dis, eczane, goz primleri ki bunlar gayet mantikli rakamlar
  • Yasam sigortasi, sakatlanma sigortasi
  • 401k gibi ozel emeklilik primlerine katki
  • Pension plan ya da o sirkete ozel emeklilik plani. Gerci bunu uygulayan sirketler artik vazgecme yolundalar. GM, IBM yilin basinda bu planlarin dereceli olarak kalkacagini soyledi.
  • Bir isverene bagli calistiginiz icin devletin sizin icin odedigi emeklilik ve saglik sigortasi primleri ve bunlara bagli olarak kazandiginiz puanlar (40 puan olmadan emeklilige hak kazanilmiyor Amerika'da)
  • Sirketin verdigi hisse senedi opsiyonlari (Google'de calisan herkesin neden BMW'si var saniyorsunuz)
  • Sirketin verdigi cep telefonu
  • Gene sirketine bagli olarak sizin evinize sagladigi internet ve telefon hatti odemeleri
  • Sirketinizin anlasmasi varsa araba alma, ev, araba sigorta policesi indirimleri, cocuk yuvasi, legal konularda yardim gibi bilimum konularda indirim ve yardim saglama
  • Ve unuttuklarim...

Bunlar sadece isin maddiyati. Uzun yillardir calisma hayatinin icinde olan insanlar icin bir de ustune eklenecek manevi faktorler olacaktir ki, bu da kisiye gore degisir.

Iste buranin corporate sirketleri gun geliyor, benim yolum mu senin yolun mu diye karsiniza cikabiliyor. My way ya da highway diye sorunca iyi, hic olmazsa secme sansiniz var, bir de sormadiklari...

23 Şubat 2006 Perşembe

Iyi ki Dogdun Arkadasim...

Ilk karsilastigimiz gunu hatirliyorum. Merkez Ortaokulu'nun bahcesinde yaninda birkac arkadas vardi, Ckale'ye yeni geldiklerini soylediler. Tanistirildik ... Ilk gozleri dikkatimi cekmisti. Yesil, cekik, badem gozleri vardi, sicak, cok yumusaktilar. Lise sona kadar ayri siniflardaydik, hep selamlastik, konustuk, sinavlari, dersleri, ogretmenleri cekistirdik ama asil dersaneye giderken ve ayni sinifa dusunce kaynastik. Birbirimize matematik, fizik sorulari sorar, yardimlasirdik. Soruya yaklasirken tavri hep ayniydi. Once mutlaka dinler, dusunur, kafasinda muhakeme eder ve "soylesine simdi..." diye anlatmaya baslardi.

OYS Sinav sonuclari aciklaninca ayrildik, biliyorduk aslinda ayni sehirde okumayacagimizi. O Istanbul'u yazmadi ben de Ankara'yi. Ben sayilari seviyordum, analiz etmeyi, cozumlemeyi, o insanlara yardim etmeyi. Ayri yerlerde olmamiza ragmen hic ayrilmadik, uzaklasmadik, hep yazistik, ara ara telefonda bile konusamadik ama hep yazistik. Guzelim yazisiyla 13-15 sayfalik mektuplar yazar, uzun uzun anlatirdi. Hatta yazisinin duzgunlugunden "ben iyi bir doktor olamayacagim galiba" derdi.

Universitede ilk senenin sonunda ailesi Ankara'ya tasininca cok uzulmustum. Bir de yaz tatilinde Ckale'yi erkenden birakip Ankara'ya donmeyi dusundugunu soylediginde uzulmustum. Ama donmesi icin o kadar guclu bir sebep vardi ki, anlayin artik...Gene de yaz tatillerinde geldiler Ckale'ye. Hepten kopmadilar hic. Hala bile gelirler Ckale'ye, evleri olmasa da artik...

Ckale yazlarini yasardik 3 ay universite tatilerinde. Kordon, Lodos, Akol, Golf, Zargana, Guzelyali bizim ev disinda 2. adresimiz olmustu. Cok konusurduk ama en cok o konusurdu, hala cok konusur ya !! Cok gulunce kizarir, sonra surati bir an ciddilesir ve gene baska bir konu gelir, gene guleriz.

Yillar icinde arkadasligimiz, dostluga, kardeslige ilerledi. Benim icin o aileden biri oldu, ben de onun icin. Staj icin Aselsan'a gittigimde 1 ay onlarda kalmistim. Onun tip ogrenciligini tecrube bile etmistim laboratuarlarinda. Simdi her yaz TR'ye gittigimde mutlaka beni gelir bulur. Datca'daysam, Istanbul'daysam, Canakkale'deysem mutlaka izin alir gelir, 3-5 gunu, 3-5 saati birlikte geciririz. Zaman elverdikce uzun uzun konusuruz. En cok beni dinlemesini severim. Dinler, kafasinda dusunur ve sonra kendi yorumlarini soyler, tipki lisedeki gibi bir problem cozme ustaligiyla yaklasir konuya. Birbirimiz icin en hassas konulari bile konusmaktan cekinmemisizdir. Kim once birseyi yapacak, o benden ne bekler gibi onyargili, hesapli, kitapli hic dusunmedik. Hic ama hic kirmadik da birbirimizi. Ama birbirimize faydali, dogru dost olmak icin hep kendi kisiligimizle, ozverili yaklastik.

Ne zaman ihtiyacim olsa ararim. MSN IM'e girdigimde gozum icon'unu arar, gordugumde mutlaka bir naber der, mesgulsek sonra yazisiriz. Birbirimiz icin maddi manevi her zaman varoldugumuzu biliriz. Saglik konusunda bizde gelisen herseyden haberdar ederim onu. Sezgilerine ve doktorluguna guvenim kuvvetlidir.

Gezmeyi cok sever. TR kepce, benim arkadasim kazan gezer. Antalya'ya tatile gider ama donusu Bursa ustunden olur. Derken Istanbul'a gecer ordan ve bogazda bir kahvalti yapip aksam otobusuyle eve doner nihayet. Her sehirde ne kadar cok arkadasi oldugunu soylememe gerek bile yok. 7'sinden 70'ine hatta 90'nina cok guzel dostlari vardir. Bir yere gitmesi icin uzun uzun aranjman yapmasina hic gerek yoktur kafasinda ama yolculuga bir baslayinca da didik didik her ayrintiyi dusunur. Kimle nerede, ne zaman bulusulacak, nerede kalinacak, hangi restauranta gidilecek.

Ona NY'a gel dedigimde de hemen olur demisti. 3 hafta kaldi burada ve sadece 1 gun evde kaldi. Eylul ayinin yagmur azizligine ugrayip evde mahsur kaldigini soyleyince telefonda, "bari ben senin is yerinin oraya geleyim" dedi. Cunku ev fobisi var bilirim, illa disari cikilacak, ev basar onu kalamaz.

Balik burcunun hassasligi ve duygusalligi yaninda, hayattaki olumsuzluklar ve mutsuzluklar karsisinda hep pozitif bir insan oldu. Hastane anilari bir alem. Bayramda hangi hasta acile, doktora ziyarete gider, ama ona gelirler. Iyi, ilgili, guleryuzlu bir doktor olduguna eminim hem de en iyisinden.

Simdi yazdiklarimi bastan tekrar okudum. Hic mi kotu birsey gecmedi aramizda, hic mi olumsuz bir ozelligi yok diye tekrar dusundum. Yok valla, "sevgi insani" dedi bir arkadasim onun icin gecen sene. Taniyan herkes ona kaynar, o kadar sevecen ve vericidir. Ailemle, kardesimle konusurken nasil diye sorarlar, Burak ara ara check eder, bizim gezgin napiyor diye.

Ve iste bugun, benim guzel arkadasimin dogum gunu.
Sevgili Muni'cim, IYI KI DOGDUN, IYI KI VARSIN< IYI KI BENIM ARKADASIMSIN.

Seni cok ozledim. Hadi atla gel NY'a.

PS: Yazidaki devrik cumleler icin ozur. Gece proje icin ofisteyim ve bu yaziyi mutlaka yazmak istedim.

21 Şubat 2006 Salı

Komedi Sov

Cumartesi aksami komedi sov'a gittim, daha dogrusu ayagimiza kadar kasabamiza gelince kacirmak istemedim. Sirketin yillik grup toplantilari Atlantic City'de oluyor(du). Ve biz her gidisimizde komedi sov'a gidiyoruz orada. Merger'dan sonra bu yilki toplanti askiya alindi Allahtan ve yas ortalamasi 85 olan bu sehre gitmek zorunda kalmadim. Atlantik City'e gelen kisi profili bir kez, emekli ceklerini alip, hayatinin son gunlerini slot makinelerinde gecirmek isteyen insanlardan, penny makinalarinda son nefesini sigara ile vermek isteyen kisilerden olusuyor. Bir de otellerin ve toplanti salonlarinin ekonomik olmasi sebebiyle sirketlerin toplanti ve konferanslarini eglence anlayisiyla birlestirebileceklerini dusunduklerinden azinlik bir kisim profesyonellerden olusuyor. Zaten komedyen Bobby Collins de NY'dan bir gece once Atlantik City'de gosteri yaptigindan bu konuyu bol bol isledi, bizleri guldurdu.

Komedyenimiz NY asilli Bobby Collins'ti. Gunluk hayattan, politika, televizyon, tv reklamlarindan, ev, aile, yasama iliskin kisa kisa carpici, zaman zaman da anekdotlara yer veren beden diliyle, mimikleriyle, ses tonlamasi ve performansiyla guzel bir 1.5 saat yasatti bize. Kendisinden once Jeff Polin diye baska bir komedyen cikti ama Bobby'i izledikten sonra ilk komedyenin henuz cirak oldugunu dusundum.

Amerikalilari guldurmek kolay nitekim. Genelde hayata yaklasimlari itibariyle pozitif ve derin dusunmediklerinden herseye guluyorlar da denebilir. 2 sira arkamda, adamin agzindan cikan her kelimeye gulen bir kadin vardi ki, sanirim show'un en egleneni kendisi oldu. Atlantik City, Florida, LA gibi yoresel farkliliklara, Amerikalilarin obezligi, teknolojinin gunluk hayata yansimasi ve bol bol da belden asagi esprilere yer verdi.

Velhasili soguk, -12C'de gittigim aksam, komik, sicak bazi yer eden esprilerle bitti.

17 Şubat 2006 Cuma

MacOS ile Windows Arasi File Transferi

Yaklasik 1 yildir kullandigim portable hard drive'im var. Hergun laptop'i eve tasimaktansa, ustundeki dosyalari tasiyorum portable drive'la, isim kolaylasiyor. Simdi iMac'te de calismaya basladiktan bu yana gordum ki MacOS, benim HD'i sadece okuyor (read only), write access'i yok. HD'im NTFS formatlanmis, fabrika cikisi oyle oldugundan farketmemistim bile bu konu sorun olana kadar.

Cozum icin web'e bakinca, Mac ile Windows'u arasinda file transfer yapmanin tek yolu, drive'i FAT32'de formatlamak. Once is yerindeki Windows 2000 desktop'da yapiyim dedim, "format failed" mesaji verdi. Evdeki XP'de format opsiyonunu menu'de goremedim bile. Sebebi ise 32GB'dan buyuk drive'lari FAT32 ile formatlayamamak. Benim HD'in size'i 40GB. O zaman partition'lamak gerekti.

FAT32'li hayat daha kolay. Mac'i olanlara duyurulur.

Omaha,NE, Valley,AL Ya da Amerika'nin Kirsali

Omaha'nin nerde oldugunu hic duymamistim. Ulke buyuk, her sehri kasabayi bilecek degiliz ama belki bir asinalik vardir diye hafizami yokladim, sadece Omaha Steak'lerini hatirladim, steak house'larin menusunden. Haritaya bakinca Midwest'te Nebraska'da bir sehir. Zaten direkt hic ucus yok NY'tan. Chicago ya da Dallas'tan baglantili ucmak lazim. Fargo filmini izleyenler bilir, ya da hani su Oliver Stone'nun U Turn filmini. Bence Amerika'yi en iyi anlatan filmdir U turn. Biz burda NY'da yasiyoruz ama burasi gibi birkac sehir haric -Boston, SF, DC, LA, Miami gibi- geri kalan pek cok yer bunalim yaratacak kadar bana gore sikici, hayatin yavas, yerlesim yerlerinin birbirinden uzak, kopuk, sadece alabildigine yollarin uzandigi bir ulke.

Guneyde, Georgia'da yasadigim zamanda ev ile en yakin supermarket arasi 10km, sinema 40km, en yakin baska yerlesim ormanlar arasi baska bir yesillikteydi. O yuzden araba sart, must, olmazsa olmaz bu ulkede. NY'da sansliyiz gene. Istenirse, mecbur kalinirsa ise de, alisverise de otobus, taksi bulmak mumkun. Toplu tasimanin en gelismis oldugu metro eyalet NY...

Buyuk sehirlerden bahsetmiyorum ama geride kalan kasaba ayarindaki her yerlesimde, downtown(!) diye adlandirilan ana merkez, ortadan gecen bir yol, yolun iki kenarina dizilmis banka, diner, ufak bir hardware dukkani, postane, farmer's market. Ana yolun bir arkasinda kasabanin en buyuk oteli, yaninda bir restaurant ve ana merkezden biraz uzaklasinca ususen fast foodcular, Mc Donald's, Arby's, KFC ve artik town'u terkedince de rakip iki benzinci ve highway'e cikan bir yol ile nereye gidecekseniz kuzey, guney ya da dogu bati enlem veya boylaminda otoban. Sirketler ise, iste bu ana yollari kesen ara yollarin eteklerinde kurulmus. Malum yer fazla olunca sirketler de genis genis kurulup kisi basina dusen alan da fazla oluyordu, NY gibi plazalarda calismamiz gerekmiyor o eyaletlerde.

Biz ne kadar kasaba ve sehir merkezinde yasamaya merakliysak, Amerikalilar o kadar uzakta olmayi seviyorlar. Zaten kasaba demek apartmanda yasamak demek onlar icin ve kimse privacy'sini alt kattaki ya da yan taraftaki komsusuyla paylasmak istemiyor. Nufus herhalde kilometrekareye 30-40 insan dusecek kadar azdir.

Burak bana Omaha'yi anlatinca yukarda tasvirledigim Valley,AL canladi gozumde. Guney gene bir nebze iyi mi desem kuzeye gore. En azindan evler yeni ve buyuk, yollar gicir gicir, havasi sicak ve gunesli, kuzey gibi yilin 6 ayi karli gecmiyor. Ben Valley'de "bu insanlar napiyorlar, nerede yasiyorlar" diye dusunurken her persembe aksami ve pazar sabahlari nerede oldugunu goruyordum. Her kose basinda, her yol kesisiminde, her 50mt'de bir kilise mi olur, oluyor iste. Ve herkes ibadet vakti kilisede oluyordu. Yollar, kilisenin parkindan tasan arabalarla dolardi. Lokal TV kanallari vaaz ya da din programlarindan gecilmiyor, ozellikle pazarlari. Din yasamlarinda cok cok cok onemli bu adamlarin.

Omaha diyordum... Goz alabildigina uzanan cifliklerden anlasiliyor neden Omaha Steak'lerinin meshur oldugu. Tarim ve sigircilik ekonominin ana catisi. Gozumle gormeden ancak bu kadar anlatilir. Ama suphe yok ki, wikipedia Omaha icin ne kadar Nebraska'nin en buyuk sehri dese de Valley'in ya da Westpoint'in (GA) buyuk versiyonundan daha farkli degilmis gibi geliyor.

Kuzeyi kar da vurunca Burak'in persembe aksamki Chicago ustunden ucusu iptal edildi ve cumaya kaldi. Otele tekrar check-in ol, biletini ayarla, arabayi geri al ve hepsini tekrar geri vermek uzere bir kez daha check out ol. Bu arada NY ustunde firtinalar esiyor, desktop'imdaki weather bug, 5PM'e kadar etkili olacak diye alert veriyor surekli. Ve iste bir hafta sonu da boyle basliyor...

12 Şubat 2006 Pazar

Durmadan Yagan Kar ve Hatirlattiklari

Daha sabahin ilk saatleri ... ama kar oylesine iri ve yogun yagiyor ki eve hapsoldugumuz kesin bugun. Bir de faranjit olup, sesimiz de kisilinca donusumlu salon-yatak odasi arasi gidip geliyoruz Burak'la.

Artun'a gel fotograf albumlerine bakalim diyorum. Elime gelen albumu acip bakinca cocuk icindekilere saskin gozlerle bakiyor. Eee yil 90-91 arasi, kalin kasli, perma sacli, buyuk gozluklu zat-i muhteremleri tanimak pek de mumkun degil onun icin. Babayla yeni tanisilmis, hatta ilk gezinin resimleri de var albumde. "Bak oglum burada Yedi Goller'e gittik" diyorum. Bir otobus dolusu cilgin genc. Hepimiz sardalye misali ustuste resim cektirmisiz. Sonra sandal kiralayip gezinmisiz etrafta. Mehmet Cakmak'in Burak'la Nefi'ye "hadi keciler, kizlari da alin gelin" deyisini hatirliyorum yemek saatinde.

Birkac sayfa sonra dogum gunlerimizi hep Emirgan Kortan'da kutladigimiz resimler var. Once benim dogumgunum, sonra Sibel'in sonra Saadet diye gidiyor arsivde. Bir ara Mecidiyekoy'deki Manti'ya giderdik kutlamalar icin. Disardan sarap getirmeye bile izin veririlerdi. Mantisi da meshurdu ama hep karma birseyler secer menuden paylasirdik aramizda. Koltugumuzun altinda pastamiz, ogleden sonra dersi kirmis, 30 kisiyle Manti ya da Kortan'da cekilmis resimler var elimde simdi. O yillarin kislarini hatirlamaya calisiyorum. Kampusten bizim binaya yururduk ve sanirim en az 500-700mt vardi. Kan ter icinde okula girince iyice bir kurulanmamiz lazimdi o yillarda, palto, pantolon kardan islanirdi sirilsiklam. En cok vize final doneminde sikinti yaratirdi acaba iptal olur mu diye. Birkac kez ertelendigi de oldu nitekim...

Sayfalar sonra bahar gelmis, biz Fenerbahce, Bebek, Emirgan epey bi gezmisiz gene resimlere bakilirsa. Ctesi AKM konserleri, Taksim kitapcilari, Galatasaray Sampiyonda kokorec, Yapi Kredi Kazim Taskent Galerisinde resim sergileri, Odabasi'nda fuarlar derken ne de yogun gecerdi hafta sonlari... Sonra yaz gelmis ... Ve biz bir koloni halinde yasardik yaz tatillerini. Gunduzleri hep Munevver'le ama aksam olunca pardon aksam ustunden baslayarak once Koray ve Tansu'yla cay-kahve icin bulusmalar, tabii ki Golf'te olacak bu, sonra aksam lise grubunun da eklenmesiyle Lodos ya da bir donem sadece Akol otelin terasina takilmamizla canli muzik, dans, kuruyemis, icecekler ve nefis Canakkale gece manzarasiyla 1'de sona eren aksamlar... Erkekler bizi evlerimize birakir, ertesi gun gene ayni seyleri yapmak icin sozlesirdik. Oglen 2'de otobusle Guzelyali'ya gidilir eve gelinip dus alinir, disari cikmak icin suslenip puslenip hazirlanir ve kaldigi yerden devam ederdi sohbetler. Pek alisilmadik seyler de yapardik arada, mesela birkac keresinde denize gitmeyip ayran icip siir okumustuk ayaklarimizi duvara dayayip Nebis, Ugur ve Reyhanlarla (Munevver bunu sen iyi hatirlarsin !!).

Arada bir icimizden birileri butunleme icin bir yerlere gidip gelir ama eylul olunca son bulusmalarimizi yasar ve her birimiz ayri sehirlere giderdik. Ayni sehre, Istanbul'a bile gitsek pek de mumkun olmazdi Ckale bulusmalarimizi orada yasamak. Onlar bize ozgu, oraya ozgu, kordona, sahile, batan gunese ozgu bulusmalardi. Ne cok konustuk, ne cok gezdik, ne cok dunyayi kurtadik bilinmez ve o bulusmalar bugun hala devam eden dostluklari kurdular. Hala birbirimiz icin universite, lise, hatta orta okul yillarindaki cocuklariz. Albumun son resmi Guzelyali Jandarma kampinda cekilmis Koray, Munevver ve benim oldugum kare. Canakkale'de denizin hep serin oldugu bir gundu aslinda. Guler teyzenin cekinmeksizin denize girdigi an hala aklimdadir. Gene ne cok gulmus, eglenmistik o gun. Resim cekilirken karnimizi icimize cekelim diye saka bile yapmistik. Artik pirasa saclarima geri donmusum, Munevver iri dalgali, Koray ise bugunku gibi, hep ayni bana kalirsa (gel de ona sor).

Sabah da Besame Mucha'yi dinleyip nostalji yaptik, arada bir insanin ruhunu anilarla canlandirmasi iyi geliyor. Iyi ki albumler, resimler var. Insana hatirlatiyor...

11 Şubat 2006 Cumartesi

Oprah

Oprah'nin hergun saat 4-5PM arasi ABC'de programi var ama bazi rerun'lari seyrettigimde beni pek acmayan hatta icimi deprese eden konulari islediginden hic fanatigi degilim. Ozellikle cocuk tacizi konusunda ve Afro-Amerikan toplumunun kendini egitmesi konusundaki cabalari cok takdire deger.

Cuma gunu isimi bitirmis, TV'de ne var derken Oprah'a rastladim, hem de Dr. Mehmet Oz'le beraber. Gecen yaz TR'de her gazetenin, her derginin, her tv programinin "Kullanim Kilavuzunuz : Siz" kitabini anlata anlata bitirememesi sonucu, medyanin kurbani olup, hadi evde bir saglik kitabi bulunsun diye ben de aldim bir tane. Oprah'da soyledigi kadariyla Dr. Mehmet Oz, yeni bir kitap daha yaziyormus: "How to be a smart patient".

Oprah'da konusulan konular tam da o gun telefonda bir arkadasimla saglik testleri uzeri olunca dikkat kesildim. Doktorumuz diyor ki:

1. 12 yasindan sonra her yil ve duzenli olarak tansiyon olcumu yapilmalidir.
2. 20 yasinda ilk defa kolestorol testi yaptirip sonucuna gore genetik veya diyete bagli olup olmadigina bakilarak 35'den sonra duzenli olarak test yaptirmak lazimmis.
3. Bayanlarin en sikinti duydugu bir konu olan jinekologa gitmeyi ise 3. siraya koydu doktorumuz. 21 yasindan sonra her bayanin pap smear testi yapilmasinin ve yillik olarak tekrarlanmasinin sart oldugunu soyledi.
4. 50 yasinda ise kolon kanseri testinin colonoscopy denilen bir yontemle yapilmasinin sart oldugunu soyledi.

Gunluk diyette yuksek lifli (high fiber) besinlerin tuketilmesinin, findik, ceviz gibi omega-3 yaglari iceren ve doymamis yag orani yuksek urunlerin yenilmesinin saglik uzerindeki pozitif etkisinden bahsetti ayrica.

Bu arada Oprah programinda bol bol, eylul ayinda baslayacagi radyo programindan bahsetti. XM Satellite radyoda saglik, evlilik sorunlari, diyet gibi guncele iliskin insan sorunlarinin isleyeceginin Oprah & Friends programinin reklamini yapti. Dr. Mehmet Oz programin saglik ayagini olusturacakmis duyurulur.

Oprah Winfrey, kitap kulubuyle, dergisiyle, tv programiyla Amerika gundeminde agirligi olan saygin bir is kadini. Cocuk, kadin, egitim, saglik alaninda topluma katkilari gozardi edilemeyecek kadar buyuk hatta gelecek secimler icin baskanlik koltuguna oturmasi istenen mustakbel adaylar arasinda adi anilan biri. Gerceklesir mi gorecegiz...

7 Şubat 2006 Salı

Telefonda Susmak

Ismi lazim olmayan birisinden bahsediyorum. Ariyor, en az 30 dk tutuyor beni. Is ortasi, araba kullanirken, toplantiya girerken hic farketmiyor. "Sizi geri arayacagim" demem bile inanin 10dk suruyor. Konusma daldan dala, ben hi-hi, evet evet deyip beni dinlemeyen bir insanla bu konusma ortalama 30 dk suruyor. Kapatiyorum eee niye aramisti beni diye su sinirlendigim durumlari dusununce derin bir nefes alip 10'a kadar sayip unutmaya calisiyorum.

Bizler telefonda konusmayi bilmiyoruz arkadaslar. Karsilikli munazara yapmayi, tartismayi, konusmayi zaten bilmiyoruz ama telefonda konusmayi da bilmiyoruz.

5-6 yil once eve gelen bir telefon vardi. Kendini tanitmadan direkt konuya girdi ben de kuzenim sanip, senli benli konusmaya basladim ama iki saniye sonra anladim ki, arayan Aynur Hanim, askeri atasenin esi ariyor. Hic hosuma gitmedi ona, SEN diye hitap etmek. Oysa protokolu en cok onlar bilirler degil mi?

Bazi yazili olmayan kurallar vardir canim. Telefonu acan kisi karsiya kendini tanitir, zamani olup olmadigini sorar ve kisaca konusup kapatir. Ha arkadasinizdir, yakin dostunuzdur istediginiz kadar konusun, konu o degil. Bir zamanlar "telefon sohbet araci degil derdim", tamam artik telefon yasamin en vazgecilmez araci. Arastirmalar da telefonsuz yasayamayacagimizi gosteriyor, hele cep telefonsuz bir yasam dusunemezmis insanlar. Ama nerede nasil konusulacagini da bilelim degil mi?

Bu Amerikalilarin da hic cekingenligi yok. Telefonda bagira bagira konusmak konusunda oylesine cabbarlar ki, en cok havaalanlarinda dikkatimi cekiyor. Esinden bosananlarin hikayesinden tut da, cocugun astim nobetlerine, ya da evine yeni aldigi plazma TV'den, Bob'un bobrek tasina kadar yeddi ceddine ait tum hikayeyi dinlemek mumkun.

Ismi lazim olmayan kisiye yasindan dolayi cok da kizamiyorum. Kiziyorum da buyugum ve saygi duydugum bir insan oldugundan dolayi neyin, nasil olacagini soylemek konusunda benim konusmam hep sona kaliyor. Bunun benim tarzim olmadigini da biliyorum. Kiminle konussa ayni sey. Hani kafa utulemek deyimi tam yerinde.

2 Şubat 2006 Perşembe

2 Subat Ya da Groundhog Day

iMac'in guzel bir tarafi, workspace'e cesitli widget'ler koyup mesela, tarihte bugun ne oldu, bolgenizdeki benzin fiyatlari, surekli guncellenen hava raporu veya gunun sozu gibi sizi bilgileniren minik programlara mouse'un orta button'uyla bir klikle erisiyor olmaniz.

Bugun yani 2 Subat "Groundhog Day"mis. Birkac ay once ismi de Groundhog Day olan bir film izlemistik ve de cok begenmistik. Bir Amerikan gelenegi olan bu gun hesapta baharin ne zaman gelecegini tahmin etmek uzere, bir dag sicani (ground hog) kis uykusundan uyandirilir. Eger o gun gunes varsa, dag sicani golgesinden korkup yuvasina girecek ve kis 6 hafta daha devam edecektir. Yok eger hava kapali ve bulutluysa dag sicani yuvasindan cikmayacak ve yakinda bahar gelecek demektir. Bu gelenek Amerika'ya Pennnsylvania (PA) tarafina yerlesen Almanlar tarafindan getirilmis ve daha cok ulkenin dogusu ila orta-batisinda uygulanir olmus. Gunumuzde boyle bir uygulama yok elbet (Gilmore Girls'teki Star Hollow kasabasi haric) ama insanlarin baharin ilk isaretlerini hissetme cabalari hayvanlari kis uykusundan uyandirma esasi ilginc bir uygulama. Bizde de buna benzer cemreler var temsili olarak ama hicbir hayvanla iliskisi yok, yoksa var mi?

Filme gelince...

Lokal bir televizyonda calisan hava durumu sunucu kahramanimiz Phil (Bill Murray), geleneksel groundhog gununu izlemek uzere kameraman ve yapimcisi ile birlikte PA'de bir kasabaya gelir. Phil son derece bencil, kendine donuk, huysuz ve negatif bir adamdir. Kasaba meydaninda yapilan gosteriyi izler, kendi kanalina programini yapar ve yolda donerlerken kar firtinasina tutulup kasabaya geri donmek zorunda kalirlar. Sabah uyaninca hersey yine bir onceki gune geri doner. Hersey yeniden baslar. Kendisi haric herkes icin yeni bir gundur. Kasaba meydanina gider programi yeniden yapar ve yola cikip yine geri donerler. Sabah uyanir tekrar groundhog gununu yasar. Kapani sikismis oldugunu hissettigi bu kasabadan bir cikis yolu goremez ancak kendi kisiligini ve hatalarini gormeye baslar ve daha iyi insan olmak icin etrafini ve kasabayi sevmeye baslar. Iste bu asamada insan kendi kendine hangi gunu tekrar tekrar yasamak istedigini soruyor. Film ilerledikce birlikte geldigi TV yapimcisi (Andie MacDowell) ile aralarinda bir yakinlasma olur ve sonunda kasabadan cikip groundhog olmayan gunleri yasamaya baslar ama degismis bir Phil olarak.

Film insana garip bir enigma hissettiriyor kendisi hakkinda. Hem ayni gunu yasayacaksin ama hem de degistirme gucun elinde olacak. Hmmmm ben dusundum de, eger secme sansim olsaydi tekrar tekrar yasamak isteyecegim hangi gunler olurdu diye. O kadar cok ki...Filmi mutlaka gorun derim, eglenceli ve sorgulayici.

1 Şubat 2006 Çarşamba

Havadan Sudan

Havadan sudan ama dolu bir yazi yazmak kolay mi? Illa her konusmamizda gecer hava konusu. "Havalar nasil gidiyor orda, gecen yil soyleydi, bu yil boyle" diye karsilastirma yapmaya bayiliriz. Sirf biz Turklere ait bir ozellik de degil ustelik. Burada da ofiste, ozellikle havanin cok soguk ya da mevsim normallerinin ustunde oldugu gunlerde bas konumuz havalar.

Havalar dedik de, New York bu yil olaganustu guzel, vukuatsiz geciriyor kisi. Henuz bir kez kar firtinasi, iki kez de 3-5cm'lik kar gorduk. Oysa gecen yillarda boyle miydi diye baslamayacagim, bilen biliyor, bilmeyen de ogrenir, bilmezse de zarari yok.

Yine de dusunuyorum, hafta sonu planlarimizi, eve tikilip kalmamizi, icimizdeki neseyi ya da karamsarligi birebir bu kadar etkileyen baska dis etken ne var diye? Kis aylari iste bu yuzden havalarin nasil oldugunun en fazla onem tasidigi aylar. Ilkbahar ya da yazin o kadar dert etmiyoruz, nasilsa gunes tepede sari turuncu yuzunu gosterir diye. Belki en fazla yagmur yagar bir kac gun ama nasilsa hava ilik ya da sicaktir gene de istenirse disari cikilir, mall'a gidilir, yemege gidilir.

Ama kis aylari oyle mi? Oyle soguk oluyor ki NY'un kislari. Manahattan'in gokdelen arasi sokaklarindan ruzgar yuzunuze oyle bir vurur ki, ya da suburb'lerinde blizzard denilen soguklar icinize oyle bir isler ki bir sure sonra ne burun hissedilir, ne kulak acinin siddetinden.

Sabah kalktigimda ilk isim termometreye bakmak oluyor. Evin icinin ve disinin sicakligini gosteren bu alete gore giydiriyorum oglani. Gecen yil ocak ve subat aylarinda -16C ile basliyorduk gune. Bazi gunler gozlerime inanamiyordum nasil bu kadar duser sicaklik diye. Zaten -5C'den sonra usume duygusu ayni geliyor. Bana gore vucudumuzdaki agri reseptorleri ayni isliyor -5'te de -25'te de. Hatta o kadar soguktu ki gecen yil, evin ormana bakan arka tarafina bir tilkinin geldigini ve saskinlikla korku arasi hayvani bagirarak kacirdigimi bile biliyorum. Birkac kez geldi evin karsisina, yatti uzandi karlarin arasina. Ara ara yalanip etrafina bakindi ama ne karga var peynir alacak, ne tavuk var aksam yemeginde mideye girecek, cekti gitti. Tabii o donem bana karanlik geceler... Burak da yoktu evde. Ya simdi bu hayvan deck'ten atlar, cam kapiyi kirar, yukari cikar, cocugun odasina gelirse diye binturlu kurgular... Buyil yilbasi zamani bir kez daha tesrif etti ama fazla kalmadan dondu.

Almanak mi deniliyor, hani eski yillara bakilarak gelecek yilin haritasi cikariliyor cesitli konularda daha cok da iklim konusunda. NY hava raporlari icin ne dendigini bilmiyorum ama Istanbul'dan bir arkadasim "bu yil ayvalar tuylu, bu da kisin karli ve soguk gececegine isaretmis" dedi. Bizim burdaki ayvalara baktim fazla celimsiz ve az tuylu gorunce sevindim :) Kimbilir gecen hafta TR'yi beyaza bogan karin sebebi belki de ayvalardi...

Aslinda havadan sudan diye yaziyorum ama hava konusu cok ozel ve onemli bir konu. Koskoca Weather TV'miz bile var 24 saat hava durumunu gosteren. Arada hava durumu ve doga olaylarina bagli olarak belgeseller de var tabii. Birden aklima Hulya ??? geldi, su eski yillarda hava durumunu sunan, kapanisi da "havalar nasil olursa olsun, sizin havaniz iyi olsun diye" yapan. Biz Slovakya'dayken de ara ara Cek kanalinda dikkatimizi cekerdi. Kadin hava durumu sunar sonra da afedersiniz (!) cirilciplak soyunurdu. Reyting diye dusunuyorum ama Dogu Avrupa ulkelerinde o kadar dogal ki ciplaklik, aklima birsey gelmiyor sebebi icin.

Neyse simdiye kadar nezle, grip durumlari da fena degil bizim evde. Gecen hafta hafif gecen nezleden sonra normale dondum. Bir de boyleyiz degil mi? Hastaliktan konusmayi cok severiz, huyumuz kurusun. Ananemi ararim mesela, biraz daha ilgi, sempati toplamak istiyorsa, sesini inceltir, arada kuru kuru oksurur bir naz, bir eda ile "iyiyim" der ama beni heyecan sarip da, ilgiyle sorunca "n'oldu ananecim" diye, sonra baslar anlatir, hangi doktor ne dedi, hangi ilaci verdi, komsuda da aynisi varmis ama ona farkli ilac vermis vs. vs. Su ana kadar hicbir Amerikalinin uzun uzun ne tansiyonunu, ne sekerini anlattigini gordum. Bu ulkede kendi saglik sorunlarini konusmak tabu, kesin buna inandim.

Ama bu yil NY havasi sasirtici derecede iyi. KBB doktorumuz havalarin boyle, bir bahar derecesinde isinip sonra bizi kivrandirircasina dusmesinden dolayi sinuzit, kulak enfeksiyonu, nezle, grip vak'alarinin 3 kat daha arttigini soylese de onumuzde kocaaa bir subat ayi var. Mart da soguk gecer kesin ve evvelki yil nisanda kar yagdigi dusunulurse daha 3 ayimiz var bahara erecek.

25 Ocak 2006 Çarşamba

Steve Jobs, Apple, NeXt, Pixar ve Kitap

Basinda Walt Disney'in Pixar'i satin aldigi cikinca dikkatimi cekti. O kadar cok acquisition, satin alma, isten cikarma haberleri var ki son zamanlarda genelde duyar, bakar gecerim. Bu defa bu Pixar'in satilmasi haberi ilgimi cekti, neden mi son okudugum "The 2ND Coming Of Steve Jobs" kitabi yuzunden. Bir de tabii yeni iMac'imiz olunca Apple ve Steve Jobs'la ilgili haberler daha bir dikkatimi ceker oldu. Adil arkadasimin verdigimi bu audibook'u bir nefeste bitirdim.

'55 dogumlu Steve Jobs ilk Apple bilgisayari Wozniak'la birlikte yatak odasi ve garajinda design eder, sene 1976. Yillar icinde yakalanan basari 1985'te kendisinin yonetim kurulu karariyla sirketten atilmasiyla farkli boyutta seyretmeye baslar.

1985'te NeXT isimli bilgisayar sirketi kurar. Derken 1986'da Pixar isimli animasyon programlari yapan sirketi satin alir. Sirketin ilk sahibi George Lucas'dir, hani su Star Wars'u yapan adam. Kitap uzun bir sekilde Pixar'in ilk nasil kuruldugundan, Steve'in bunu satin almak icin nasil manevra yaptigini detaylariyla anlatiyor. Sirkette calisanlar akademisyen kokenli, PHD'li elemanlar hep. Yillik giderleri cok olup, Steve'in gozunde birsey uretemediklerinden Steve bu sirkete biraz uvey evlat muamelesi yapiyor. Yilda 2milyar dolar gibi bir kaybi olsa da birseye inanmis olmasindan dolayi satmiyor.

Toy Story'i yapan bu sirket Disney'le dagitim konusunda da anlasinca Pixar duzluge cikmaya basliyor. Disney'le 5 yillik anlasma yapip gelecek filmlerin dagitimi ve tanitimini ustleniyor Disney. Pek cogumuzun bildigi Finding Nemo, Bug's Life, Toy Story 2 gibi animasyon filmleri iste bu sirketin eseri. Yandaki tablodaki rakamlara bakin arkadaslar. Sabrin, inancin, inatciligin zaferi degil mi? SJ'nin bu sirketin sahibi olmasi disinda ben bir katkisini goremedim. Cunku gorsel dunyaya uzak bir is adami. Fazla secici, fazla titiz hatta hastalik seviyesinde. NeXt'e eleman alirken basvurular arasindan Harvard mezunu, Art collector bir cocugu ise aliyor ama resepsiyonist olarak. Calisan her kisinin o is icin overqualified olmasini istiyor. Calisanlarina karsi cogu zaman zalim. Dusuncelerini acik dille, gizlemeden ifade ediyor ve cogu zaman da kirici.

Is adami Steve, karsisindaki ikna etme konusunda cok basarili. Arkadaslari onun hem yakininda olmaktan cekindiklerini hem de fikirlerine, savunma taktiklerine, caliskanligina hayran duduklarini soyluyorlar kitapta. Dogru olmayan birseyi bile arkasindaki argumanlarla cok iyi kazanilabilir hale getiriyor. Medya ile bire bir ilisklieri hic iyi degil. Sevmedigi sorulara ukala cevpa vermekten hic kacinmiyor. Fazlacana takintili. Herseyin en mukemmelini bulana kadar ariyor, dusunuyor, inaniyor, vazgecmiyor. Mesela istedigi evi alana kadar uzun sure beklemesi, istedigi mobilyalari bulana kadar evin icinin 4 yil bos kalmasina tahammul edebiliyor. Evde 4 yil sadece matrisle kim yasar? Hatta kiz arkadaslarindan birisi bundan cok sikilip Steve'i terkediyor. Ozel hayatinda da is her daim onde geliyor. 22 yasinda, o zamanki kiz arkadasindan cocugu oluyor ama babalik testi yapilmasina ragmen cocugu reddediyor. Uzun yillar sonra kiziyla gorusmeye basliyor. Saglikli beslenmek konusunda da takintili. Hersey organik olacak. Zaten kucuklugunden beri vejeteryan. Uzak dogu felsefesine ilgisi var. Gencliginde Hindistan'i gezmis. 38 yasinda 2. kez baba olma haberini duyunca o zamanki kiz arkadasiyla evlenir ve 3 cocugu olur.

Yillar icinde Apple'in hisse senetleri ve urun satislari dusmeye baslayip sirket zarar girince, Steve yuvaya geri doner. Yil 1997'dir bu arada. Ilk olarak zarar eden urunleri ortadan kaldirir. Yeni design stratejileriyle Apple'i yeniden canlandirir. "Think different" bunlardan birisi, hatirlarsiniz herhalde. Interim CEO (iCEO) (Gecici CEO) unvaniyla 1$'a calisir Apple'a. O da sirketin saglik sigortasindan yararlanmak amaciyladir. 2000 yilinda iCEO unvani CEO unvanina donusur.

Bill Gates'den nefret eder ama hep onun gibi aile babasi olmak ister. Kendisi evlat edinilmistir. Biyolojik annesi, konusma terapisti, babasi ise Suriye'li politika profesorudur. Anne ile baba evlenmediklerinden adoption'a konulmustur. Daha sonra
evlenen bu anne babanin bir de kiz cocuklari olur. Kizkardes Mona Simpson, Amerika'da bir yazardir. Hatta "A Regular Man" diye yazdigi romaninin hayali karakterlerle Steve Jobs'i anlattigi soylenir. Siyah boyunlu kazak ve kot pantolon adamidir. Pixar'in Disney'le birlesmesi hakkinda CNN'deki videosunu izledim , yine siyahlari cekmisti.

Kitaba gore yillar gecip orta yaslara gelmeye baslayinca daha anlayisli, daha sefkatli bir kisilige sahip olmaya baslar. Ama ukalaligindan odun vermis degil...

Yeniliklere, teknolojiye, mukemmellige tutkusu bize guzelim Apple urunlerini kazandiriyor. PC insani olsaniz bile sirf goz zevkinizi oksamak, farkli boyutta neler yapilabilir diye mutlaka bir Apple dukkanina ugrayin. Bu adami daha iyi anlayacaksiniz. iPod, iMac, iTunes, iCon, hersey iXXX.

Ilginc, cok ilginc bir kitap. CEO dunyasinda neler olup bitiyor, sirketlerin ust yonetimlerinde hayat nasil gidiyor, ozel hayatlarinda nasillar gibi sorulara da isik tutuyor kanaatimce. Silikon Vadisinin Piranalarini tanimak isteyenlere tavsiye ederim.

Bir ara yahoo listelerinde dolasan bir email vardi. Steve Jobs'in Stanford Universitesinde yaptigi konusmayi Turkceye cevirmislerdi. Ingilizce metin iste burada. Hayata ve olume iliskin yaklasimi ve tecrubeleri ilginc. Kitaptaki "Bad Steve" anlatimina hic uygun degil...

20 Ocak 2006 Cuma

Ingilizce Ogrenelim

Nasil telaffuz edersiniz ingilizcede which, where, overwhelm gibi "wh" seslerinin yanyana geldigi kelimeleri? 1 ay kadar once Bill Clinton'in "My Life" Audiobook'unu dinlerken dikkatimi cekti ilk. Sonra Jane Fonda'nin "My Life So Far"'inda da ayni sesi duyunca sasirdim. Ilk h sesi geliyor ardindan w sesi ve daha cok bogazdan cikiyor bu ses tabii. Yani bizim vic (which) oldu hvic... Onune h harfini katip bir soylemeyi deneyin biraz garip duruyor degil mi? H tam ses cikarken, V daha dogrusu W, yarim ses cikiyor.

Isteki yan kup komsum Jim'e sordum cunku gunluk hayatta telaffuz edilen sekilde degildi bu duydugum kelimeler. Jim, linguistik okumus sonra major'ini bilgisayarda yapmis, Unix dehasi bir softwareci. Bana okullarda ogretilen, ozellikle seslendirme isiyle ilgilenenlerin o kelimeleri bogazdan gelecek sekilde once h ile baslamasi gerektigini ve dogru aksanin da oyle oldugunu soyledi.

Gecen yil Pace Universitesi'den Accent Reduction kursu almistim. Aksan, insanin ana dilindeki sesleri, yabanci dilde de ayni sekilde soyleme yanlisindan kaynaklaniyor. Halbuki ingilizcede bizim dilimizde olmayan sesler de var. Bizde olmayan W, Q'dan bahsetmiyorum. "Lazy o" diye uzatilan Amerikalilarin meshur "Ooo my God"i vardir ya, oradaki "O" sesinden mesela. Bu O sesi, Oscar derken bogazdan cikan o ile a arasi bir sese donusuyor. Yakinda Oscar'lar dagitilacak, bol bol dikkatinizi ceker o zaman. Ya da Alice derken bastaki A sesi, A ile E arasi karma bir ses. Williams'daki ilk hecede cikan ses de VilyIms degil, I ile bizim i sesi arasinda birsey. Off yazarken anlatilacak gibi degil.

Hangi birimiz "elevator" derken on dislerini alt dudaklarinin altina degecek sekilde telaffuz ediyor? Eger degmiyorsa o zaman "V" sesi dogru cikmiyor demekmis. Three kelimesini hic saymiyorum bile. Ana dili ingilizce olmayan birini bu kelimeyi soylenisinden kolayca anlayabilirsiniz. Thirtythree (33) derken agzinizdan otuzuc mu cikiyor yoksa otuz agac mi? Three kolayca tree (agac) olacak sekilde soyleniyor cunku.

Adimi telefonda soylerken hep yanlis aldiklarinda da dikkatimi cekmisti. Birseyi yanlis soyluyorum diye. Cunku Figen adi bana hep, Sigen ya da Vigen olarak geri geliyordu. Megerse, F derken dudaklar one kimildayarak degil, hafif kapali sekilde on disler biraz dudaga degecek sekilde cikmaliyimis. Simdi buna dikkat ettigim zamanlarda gercekten buyuk fark yaratti, artik adimi dogru soylemeleri kolaylasti.

Hoca soyle demisti bize. "Lee will aid fair Alice" cumlesini dogru seslerle verirseniz aksan azaltma yonunde buyuk adimlar atmissinizdir. Aksan konusunda Turklerin ingilizcelerinin cok anlasilir oldugunu soyledi hocamiz amma velakin, Cinlilerin bu konuda bir firin ekmek yemeleri lazim diye ekledi. Hintli aksani hemen "ball" kelimesinden belli oluverir, dilleri arkaya gider cunku "le"sesini verirken. Her toplulugun kendine ozgu vurgulamalari, siirselligi ya da sertligi var konusurken. Turkiye'de bile sivesi olan birinin az cok nereden oldugunu anlarsiniz.

Amerika icinde de her bolgenin hatta ayni sehir icinde bile farkli aksanlara ratlaniyor. Bronx aksani, Upper NY aksani,Manhattan aksani. Ya da ulke icinde Boston aksani, Guneylilerin kendine ozgu aksani filmlere, dergilere, sakalara konu oluyor. Amerika'da en akici, net aksanin North Carolina'da oldugu soylenir. NC her ne kadar guney eyaletlerine dahil olsa da, verilen egitim sisteminin ingilizceyi net ve dogru ogretmek bakimindan o bolgede basarili oldugunu okudum ve duydum. Lisedeyken edebiyat ogretmenimiz agiz ve bogaz gelisiminin yasadigimiz cografi bolgenin sartlariyla olustugunu ve cikan seslerin de buna bagli oldugunu soylemisti.

Evet ingilizce; ogrenmek, konusmak icin kolay bir dil ama dogru sesleri vermek sanildigi kadar da kolay degil. Aksanini azaltmayi dusunenlere "American Accent Training" kitabini tavsiye ederim. Nelere dikkat edilmesi gerektigini guzel acikliyor. Ama oncelikle bir Amerikalidan ders almak daha iyi olur kaatimce. Her ne kadar gunluk hayatta Amerikalilarla calissak, gorussek, komsu ve arkadas olsak da adamlar kibarliklari geregi durduk yerde sizin aksaninizi duzeltmiyor.

11 Ocak 2006 Çarşamba

Hep Geri Kalacaksin

Daha 2 gun once teslim edildi evimize. Actik paketini yerlestirdik masaya, tum beyaz Apple urunleri gibi insanda temizlik, herseye sifirdan baslama istegi uyandiriyor. Bir de bende yeme istegi, yani bilgisayari yeme istegi. Neyse yemeyelim kullanalim.

Teknik spek'leri yuksek. 2.1 GHz, 1.5MB memory, 250GB disk filan falan. Hersey build-in. DVD burner'i, CD writer'i yan tarafta sessizce duruyor, kamerasi da nokta gibi. Zaten ortada disk, CPU tower filan birsey yok, hepsi ekranin yan tarafina insa edilmis. Bir muhendislik harikasi gercekten. Ortada fazla hicbirsey yok. Klavyesi tam kullanabileceginiz buyuklukte, mouse'u da oyle.

Daha elimiz degeli 1 gun olmus, nesi var nesi yok anlamaya calisiyoruz heyecanla. Ve bam diye Burak kotu haberi yapistiriyor dun aksam. Bu bilgisayarin 2 kati hizinda yeni iMac Intel Duo cikmis. Hem de bizim aldigimizla ayni fiyata. Simdi ne olacak? Bu yeni urun yani bizim aldigimiz muhtemelen yakinda ucuzlayacak, belki ucuzlamistir bile. Internetten almamis olsak al aleti gotur dukkana iade et. Gerci amazondan aldik, 1 ay icinde iade edilebiliyor ama ikimizde de o guc yok simdilik. 1 hafta daha gecsin belki o zaman icimize daha cok oturur, paketler gondeririz.

Demek isteyecegim su ki, teknolojik urunlerde hep yeni bir model uretiliyor ve bunu yakalamanin sonu yok, hep geri kalacaksin. Intel 386'lar, 486'lar cikarken 90'lerde hepimiz vauuuw olmustuk simdi 2 kusur GHz'lerden soz ediyoruz ev bilgisayarlarinda. Eskiden bu teknik spek'lerle banka kurulurdu ;) simdi 2GB memory, 3GHz CPU ile evde alti ustu belki photoshop calisacak, biraz video editing yapilacak, bolca web surflenecek, kalani da keyfimizi cilalayacak.

Bugune kadar hic Apple bilgisayarimiz olmamisti. Ama Apple yaraticiligin, muhendisligin, zekanin bilesik ornegi. Henuz isletim sistemi konusunda yorum yapmak icin erken ama insan Windows gibi kotusune alisinca, Mac onun yaninda BigMac'ten daha kotu olamaz. Gorecegiz...

10 Ocak 2006 Salı

James V de Dogdu

James IV benim Philadephia'da calisan is arkadasim. Counterpart deniliyor ya, ayni isi farkli bolgeler icin yaptigimiz is ortagi bir nevi. Gecen hafta ortasinda ilk cocuklari dogdu ve ismi James V olarak aile tarihine 5. kusaktan James diye gecti. Nedir bu Amerikalilarin soyisimle beraber baba adini da tasima meraki? Zaten soyadini veriyorsun cocuguna, erkekse devam edecek iste, bir de kendi adini vermeleri bana garip geliyor.

Benim gozlemledigim kadariyla eger aile zenciyse ve biraz da geleneksel tarzdaysa ilk erkek cocuklari direk babanin adini aliyorlar. Eger geleneksel beyazsa iki isim veriliyor ve orta isim (kullanilmayan isim) babanin ismi oluyor. Zaten geleneksel olmayan hangi Amerikali var birisi soylesin? Bugunlerde Aidan, Jason, Jordan, Mathew, Chris en populer erkek isimleri. Bir de hic eskimeyen Brian, James, John, Tom, Richard var. Avrupa'da ise her 3 erkekten ikisi mutlaka Peter ve Michael'dir, burada nedense o kadar ragbet gormuyor.

Kizlar da illa cift isimli olacak. Asalet katiyor ne de olsa :) Gene kullanilmayan orta ad, ailede cok sevilen teyzenin, ananenin ismi olabiliyor ama illa annenin ismi olacak gibi bir uygulama pek yok. Jennifer 20 yil once cok populer bir isimmmis, Jessica onu takip ediyor. Bugunlerde Isabel, Emma, Emily,Briana, Sarah, Rachel (Friends'deki karakterden sonra diye okumustum) en populer kiz isimleri Amerika'da.

Isim konusunda gocmenler (biz Turkler de tabii) biraz sanssiz grupta yer aliyor. Kendi isimlerini bile soylemekten aciz olup bir nickname'le kisaltan Amerikalilara gel de Taacettin dedirt. Isim eger unluyle basliyorsa daha kolay ama unsuz ve hele hele F, C (Cigdem gibi), O (Omer gibi) , icinde yumusak g varsa, ya da yazilimda olmayan I (Irmak) gibi isimler icin Allah kolaylik versin. Biz Turkler pek isim kisaltmasina aliskin degiliz ama Cinliler bu isi, isim ve soyismin bas harflerini kullanarak cozmusler. Eski patronumuza M.V. (Emvi) diyorduk -gerci kendisi Hintliydi ama upuzun bir ismi vardi. Tipki Dallas'taki Ceyar gibi (J.R = John Ross'un kisaltilmisi).
Velhasili kelam, isim konusu burada hassas. Soylenisi kolay, cocuk cagrildiginda farkli cagrisim yapmayan (kiz ismiyse erkek ismi gibi durmayacak ya da bazi isimler daha cok musluman Afrikalilara veriliyor), insanlari zorlamayan, nickname'e gelebilecek, alay konusu olmayacak (Dick Cheney'e o isim verilirken hic mi dusunmediler, ya da Can dediniz John'a uydurmak icin ama bir yandan da teneke anlamini vermek var isin obur yaninda) guclu ses tonlarinin oldugunu (K,R, T) bir isim bulmak kolay degil. Hele iki isim hic kolay degil.

7 Ocak 2006 Cumartesi

Kutuphaneler














Yillar once okuldan mezun olurken mezunlarin okulu elestirdikleri bir toplanti yapilmisti, ogrencilerden birisi okulun kutuphanesi icin, "bizim kutuphanelerdeki kitaplar babaanne gibi, oysa soyle kiz gibi yeni, guncel dergi ve kitaplarimiz niye yok ki" demisti. ITU'nun Mustafa Inan kitapligi, tipki Amerikan filmlerindeki gibi sessiz, buyuk masalarin ama yesil lambalarin olmadigi tarzdandi. Simdi degismistir mutlak. Vize, final oncesi calismaya gider ama kitap, dergi gibi seyleri kendi olanaklarimizla alirdik. Cunku sinirli sayidaki kitap kimseye yetmezdi. Mahalle kutuphaneleri kavrami da hic yaygin degil TR'de. Donem "temiz odevi" hazirlamak icin kac kez gittim kutuphaneye Canakkale'de dusunsem sayarim, besi gecmez herhalde.

Bizim kutuphane aliskanligimiz ilk DVD ismarlamakla basladi Amerika'da, hem de internetten, hem de istediginiz listeyi verin, hazir olunca arayip almanizi isteyecek rahatlikta. Bir klik'le siparisinizi gidiyor kuyruga. Tabii ismarlanan kitap, CD, DVD, audibook'larda siraya gore bekleme listesi olabiliyor ama acelesi olmayan icin beklemeye deger.

Simdilerde her cumartesi yuzme dersinden sonra kutuphanenin yolunu tutuyoruz. Ayda bir "Silly Saturdays" denilen okuma seansi var cocuklar icin. Her hafta, hafta ici 2-3 ayri okuma ve oyun gruplari var; calismayan anne ve cocuklari icin harika. VHS kaset, DVD, kitap dolu abartmiyorum bir canta dolusu materyalle eve geliyoruz her hafta. Zaten cocuk bolumleri ayri, ya ayri bir katta, ya da cocuklarin buyukleri rahatsiz edemeyecegi kadar uzakta.

Kutuphanelerde okul sonrasi odevlere yardimci olmak icin ogretmelik yapiliyor (tutoring) isteyen ailelerin cocuklarina. Bazi buyuk kutuphanelerde sergi salonlari var, resim, heykel, muzik gibi performanslari sergileyebilecekleri. 9 eylulden sonra Islam konusunda cok konferans verildigini hatirliyorum bizim buradaki White Plains kutuphanesinde. Birkacina biz de katildik ve Islama bakis acisini duyunca kucuk dilimizi yutacak gibi olmadik degil. Ya da caz dinlemek isterseniz pazarlari 3PM'de buyuk salona buyurun. Ve tum bu etkinlikler ucretsiz. Cunku zaten okul icin bagli oldgunuz okul bolgesine ailelerin odedigi vergilerden fonlaniyor kutuphaneler ve tabii eyaletten de yardim aliyorlar tum bu aktiviteleri yurutmek icin.

Bir kitap bakinmistim bir zaman once ve kutuphane listesinde goremeyince bana soyle bir cevap geldi: "Eger bu kitabi okumaniz gerektigine inaniyorsaniz, sebebi anlatan bir mektup yazin ve kutuphane sizin icin bu kitabi alacaktir".

New York Public Library'i basli basina bir yazi konusu aslinda. Kutuphane olma fonksiyonu yaninda asil islevi, insanlarin bulusma noktasi. Midtown'da Penn Station, Grand Station ve Port Authority'den gelecekler icin tam orta nokta. Ici muze buyuklugunde, cesitli salonlardan, katlardan olusuyor. Insani soguk bir sekilde saran, hemen uzaklasma istegiyle birlikte, diger salonda ne varmis, su kata ciksam ne gorurum dedirten gezilmesi gereken bir yer. Zaten NY'a gelen her kisinin arkasindaki cafe'ye gitmesi sart. Yazin Bryant Park'a bakip soguk bir zinfandel, kisin hot chocalate icmeden olmaz. Menusu ve ortami insani mutlu eden kalabalik, sicak, sikisik bir yer.

Soylesi, seminer, siir okuma, kitap tartisma, internet kullanma ve sinema gunleri icin de kutuphaneler topluma hizmet vermeye devam ediyorlar. Bizim kutuphanelerde surekli azarlayan, gozlugunun ustunden catik kasla bakan ve susmaniz icin basinizda nobet eri gibi dolasan gorevlileri dusununce kim sever kutuphaneleri diyorum icinden? Kimbilir belki de degismistir, umarim, insallah degismistir. Adina yakisir sekilde halka hizmet eden "halk kutuphanesi" olur.

1 Ocak 2006 Pazar

01/01/2006

Yilin ilk gunlerinde hatta birkac hafta tarih atarken hep bir onceki yili yazarim. Derken tam o yila alismis giderken, "iste bir yil da boyle gecti" diye soylenmeye baslariz. Oysa en cok o yilin tarihini atmaya alismisizdir, yil ise kendi tarihini yazar girer arsive.

Yeni bir yila basladik ya, insan yeni heyecanlar, mutluluklar, arayislar olsun istiyor. Yilin ilk gununu Barnes and Noble'da gecirdik bugun. Kitap mi yigin yigin, dergiler raflarda tonlarca, cocuk kitaplari bolumu ayri ve devasa buyuklukte. Soyle keyifle su dergilere bakip, son Hollywood dedikodularini ogreniyim bir yandan da Starbucks kahvemi iceyim diyorsaniz siz de benim gibi Barnes and Noblecilardansiniz. Oglusa hikayaler okumak uzere minik masaya kuruluyoruz. Okuduklarimizi sepete atip, bir tane daha bir tane daha derken zaman gecip gidiyor. Nobeti babaya birakip bu defa kendim icin kitapcida dolasmaya basladim. Lonely Planet'in 2006 takvimi kalmamis. Bu yil "Mountains 2006 Calender"'i susleyecek masami. Simdiden isaretlenecek ozel gunleri yazdim bile :)

B&N sadece kitap satmiyor elbet, DVD, CD, Audio book, kirtasiye malzemeleri satsa da, ana konsept olarak kitaptan vazgecmis degil. Erenkoy'de acilan D&R boyleydi ilk zamanlar. Sonra kitaplar alt kata inip, dukkan muzik albumleriyle dolunca "nerde benim kitapcim" der oldum. Simdilerde onunde cafe'de var, menu'lu filan. Artik hepten kitapci fonksiyonunu yitirmis. Nezih de oyleydi bir zamanlar, sonra populer kulture dayanamayip kirtasiyeci olunca, canim kitaplar raflarda buzustu, azaldi, nerdeyse nesli kuruyacak. Allahtan Remzi kitapevi bu bayragi gururla tasiyor simdi. Birkac ay evvel okudugum bir habere gore Barnes & Noble, Turkiye'ye gelecek deniyordu. Levent'te yapilan bir alisveris merkezinde acilacakmis galiba. Bakalim Amerika turevleri gibi mi olacak yoksa Turklesecek mi?

2006 takvimi yanisira bir de luzumsuz bilgiler kitabi aldim. Merak edilen ama cevaplari bir turlu ha dedigin zaman bilinmeyen seyler icin. Cok ilginc seyler var, mesela misirin neden patladigini, ya da gokyuzunun neden mavi oldugunu biliyor musunuz? Okuyayim ogrenince size de soylerim.


Sonra yilin ilk gununde kendime domain aldim. Uzun zamandir aklimdaydi ama terzi kendi sokugunu dikemezmis misali... Yakinda online olmak uzere.

27 Aralık 2005 Salı

Iste 2006 da Geldi




"Toplum sarmali" deniyor sosyolojide. Orhan Pamuk bir kitap yazdiysa alinip okunacak. Sikilip bunalsaniz da, o kitap bitecek illa. Ya da Yilmaz Erdogan film cekti, gidilip gorulecek. Herkes Aliye'yi izliyorsa sen de izleyeceksin, izleyeceksin ki toplumu etkileyen dinamiklerin bir parcasi olacaksin.


Her yerde; 2005 biterken, yeni bir yil daha geliyor, gelecek sene neler getirecek, 2005'in en'leri gibi basliklari gorunce ister istemez siz de kendi capinizda bir yeni yil listesi yapmaya basliyorsunuz.

  • Bu Amerikalilarin resolution list'leri pek meshur. Boy boy gelen ilanlardan goruluyor ki ilk sirada hemen bir gym'e yazilip kilo verme isi var. Bu da oyle bir is ki, bu adamlar bu kadar yagli yiyip, sonra gym salonlarinda onlarca mil kosup nasil zayif olabilirler ki...
  • Sonra daha cok kitap okuyup, daha cok sosyal etkinlige gitme giriyor listeye.
  • Sigara iciyorsaniz, yeni yilda mutlaka sigarayi birakma, en azindan azaltma kalemi vardir listede.
  • Sonra para biriktirilecek. Gereksiz harcamalar kisilip, kenara uc bes kurus para atmanin yolu bulunacak. Hatta bunun icin bir finans planlama uzmanindan yardim alinacak.
  • Kariyer konusunda biraz daha asilip, calisip iyi bir egitim programi hazirlamali.
  • Bir iMac'im olsun, yaninda digital SLR da iyi gider diyorum ben. Hatta bu dileklerinizi bi klikle amazon'dan gerceklestirmek cok mumkun. Yoksa benimki haftaya gerceklesecek mi?
  • Ve kesin yeni yilda daha organize, duzenli olacaksiniz. Hatta bunun icin simdiden bir 2006 takvimi ve ajandasi alip sevdiklerimizin dogum gunlerini, evlilik yil donumlerini isaretlediniz bile.

Iste liste boyle devam edip gidiyor.

Saglik basta olmak ve sevdiklerimizi yanimizda sag salim gormek, hissetmek, iyi haberlerini almaktan baska ne beklentisi olsun ki insanin... Basit seyler gibi gorunuyor ama insan en cok basit gordugu seyleri, yaninda olan insanlari ihmal ediyor.

Herseyin basi sevgi, umut, heyecan, baris, arayis. 2006 herkesin kendi kisisel tarihinde bunlari saglar umarim.

20 Aralık 2005 Salı

Life Is Like A Box Of Chocolate

Siz nasil yazarsiniz cukulatayi. Cikolata mi cukulata mi? Dogru yazilimina baktim TDK web sitesinden cikolata diyor, cukulatayi vermemis ama bana gore soylenisi de yazilimi da daha dogru geliyor cukulata deyince.

Simdi ben bu yaziya neden mi bu basligi koydum? Forrest Gump filminde annesi "life is a box of chocolate, you never know what you'll get" der. Hakikaten o kadar surprizli bir sey mi icinden ne cikacagi belli olmayan?

Simdi bu seytani yiyecek ta nuh-u nebi zamanindan beri var. Aztekler (13.yy) zamaninda "chocolatl" diye aci su anlamina gelen bir icecegi tuketiyorlamis. Kakao cekirdeklerinden elde edilen bu icecek yillar sonra icine vanilya, hindistan cevizi, seker, tarcin gibi cesitli aromatik maddelerin ilavesiyle zamanimizdaki tadi bulmaya baslamis. Ilk sutlu cukulata Daniel Peter tarafindan Vevey'deki bir Isvicreli tarafidan 1876'da yapilmis.

Tropik bolgelerde yetisen kakao agaclarindan elde edilen kakao cekirdekleri, kurutulup, temizlenip, isitilitip, kavrulduktan sonra icindeki aroma ve ozunu ortaya cikaran kucuk parcaciklar haline getirilir. Nibs denilen bu kakao cekirdekleri %53 oraninda kakao yagi icerir. Parcalanip ogutulen ve un haline getirilen taneler, isitilma prosesi esnasinda yag haline gelir.
Cukulata likoru denilen bu yag (iste bu yag cok onemli), aslinda cukulatanin ana yapi tasi. Bu likorun sertlesmesi sonucunda ise aci veya tatlandirilmamis cukulata elde edilir. Simdi buraya kadar cukulata ile kakao tozu ya da bizim tatlilara serptigimiz kisaca kakao dedigimiz seyin yapimi ayni. Kakao yaginin, bu cukulata likorinden ayrilmasi sonucunda kati kisminin
ezilip pudralastirilmasiyla kakao tozu elde ediliyor, elde kalan kati kisim kurutularak icine kakao yagi ilave edilmesiyle de cukulata elde ediliyor. Tabii uretilecek cukulata tipine gore seker, sut ve diger aromalarin da ilavesiyle bizim yedigimiz hale geliyor.

Benim cok severek yedigim beyaz cukulata aslinda cukulata degilmis. Cunku cukulata likorunden degil, sadece kakao yagi, sut ve aroma eklemesiyle yapiliyormus. Sutlu cukulata, aci ya da bitter cukulatada degisen oranlardaki kakako likorune gore bizim damaklarimizdaki lezzet elde ediliyor.

Yilda ne kadar cukulata tukettiginizi hic dusundunuz mu? Ben gunde 100gr'lik bir paketi kis aylarinda rahat yedigimi dusunerek, hele findikliysa ya da tiramisuluysa ya da antep fistikli ya da visne likorlu ya da Lindt'in tum cesitleriyse, bu ayda 3 kg yapar. Korkunc bir rakam. Yillik tuketim 36 kg. Benimkisi bilimsel bir olcum degil elbet ve bu konuda sampiyonlugu
Isvicrelilere birakiyorum. Yilda tam 12 kilo cukulata yiyorlarmis. Bu ayda 1 kilo, gunde 33 gr yapar. Yani gunde bir cokoprens buyuklugunde cukulata yiyorlar ve tercihleri de koyu renkli, bitter cukulataymis. Amerikalilarin tercihleri ise sutlu cukulatadan yana.


  • Serin yerde saklanmali ama asla bu yer buzdolabi olmamali. Icindeki yagi daha da katilastirip, oda sicakligina gelince icindeki yag homojen dagilim ozelligini kaybediyor bana gore.
  • Ogleden sonra yemek ustune icilen kahvenin yaninda mukemmel bir arkadas. Ya da caniniz sikkin, mutfaga girip bir topak diye agziniza atinca sizi ne kadar mutlu ettigini goruyorsunuz degil mi? Cunku cukulata beyinde endorfin hormonunu salgilayip insanlari mutlu etme ozelligine sahip bir antidepresan. Tabii o bir topak bir bar oluyor, bir bar sonunda bir paket oluyor ama mutlusunuz ya o an icin, gerisi onemli degil.
  • Migrenli kisiler kesinlikle uzak durmali cukulatadan. Uyarici etkisinden dolayi migreni tetikleyebilir diyor bilimsel veriler. Acaba ben uzak duramadigim icin mi bu kadar sik basim agriyor? Zaten tarihte afrodizyak ve uyarici etkisinden dolayi zaman zaman yasaklanmis.Bir de diyet yaparken yenmemeli ya da az yenmeli. Diyet cukulatalar da var ama tadi hic ayni degil. Icindeki kalori oranini yazinca yuregim sikisiyor. 100gr'inda tam 560 kalori var. Bunu harcamak icin 1.5 saat kosmak ya da 2.5 saat yurumek lazim.
  • Kopeklerin asla cukulata yememesi lazimmis. Icindeki "theobromine" maddesi susuzluk ve kusmaya neden oldugundan ishal ile baslayan durum olumle sonuclanabilirmis.
  • Her daim, her yere gidebilecek en uygun bir hediye. Noel ve yilbasi icin hazirlanan Godiva'lar, Neuhaus'lar, Lindt'ler o kadar bastan cikarici ki dukkanlarda mucevher gibi degerli gorunuyor paketlerin icinde.
  • Belcika'ya gidip de Leonidas'i bilmeyen yoktur. Godiva'lar her kitada meshur oldu da Leonidas'lar Amerika'ya ne zaman gelir diye sabirla bekliyorum. Bizde lokum usulu kiloyla satilan turden oranin cukulatalarindan. Himmmmm mukemmel bir lezzet, bak agzim sulandi yazarken bile.

Gene sene Koln'e gittigimizde gezdigimiz cukulata muzesi bize bu prosesin ne kadar mesakkatli ve ozen gosterilmesi gerektigini anlatti.

Mutlulugunuz daim, cukulataniz eksik olmasin.

19 Aralık 2005 Pazartesi

Ortalama Amerikali

Sabah ise geldim ve yan kupteki eski ofis admin'imizi aglar duyunca cok sasirdim. Burada hicbir zaman ama hicbir zaman kimsenin birakin aglamasina, ses tonlarini bile yukselttigine sahit olmadim. Amerikalilarin duygularini pozitif yonde abartmasina, gulmesine, bagirarak konusmasina aliskinim ama aglamasina, ya da uzuntulerini belli etmesine hic degilim. Kafamda bunlar dolasirken Hurriyet'in pazar ekinde Ortalama Amerikali konulu bir yazi okudum. Soyle yaziyor ortamala Amerikali icin. Ben de bu listeye katiliyorum.

En az beş yıldır aynı evde oturuyor.
Lise mezunu.
Ailesi çok önemli. En az bir çocuğu var.
Saat 12’den önce yatağa giriyor.
Hıristiyan. Ayda en az bir kere kiliseye gidiyor. Din onun için çok önemli.
En az bir motorlu aracı var. Ehliyeti ve evinde kapalı garajı var. Emniyet kemeri takıyor.
Evinde en az bir evcil hayvanı var.
Hayatından memnun ve sorulduğunda mutlu olduğunu söylüyor.
Kürtaja karşı. Çevrenin korunması için daha sert kanunlar çıkarılmasını istiyor.
Oturduğu evin değeri 100-300 bin dolar arasında.
Hayatında en az bir kere silah kullanmış ve bireylerin silah taşıma hakkını savunuyor.
Kumarın kabul edilebilir bir eğlence seçeneği olduğunu düşünüyor.
Yılda 15-75 bin dolar arasında para kazanıyor.
Her yıl bir yardım derneğine bağışta bulunuyor.
Sağlık sigortası var.
Her gün soda ve kahve içiyor.
Evinde kahve makinesi var.
Haftada bir ekmek yiyor. Her gün fıstık ezmesi yiyor.
Irak’taki askerleri destekliyor.
Esrarın yasallaşmasına karşı.
Eşcinselliği alternatif bir yaşam tarzı olarak kabul ediyor.
Eviyle işinin arası ortalama 8 kilometre.
Evinde DVD ya da VCD izleme cihazı var. Her gün TV izliyor.
Balkonu ya da verandası var. Orada bir de mangalı var.
Her gün gazete okuyor.Geçen yıl bir kitaba başladı ya da bitirdi.
Her gün dişlerini fırçalıyor, yılda bir kez dişçiye gidiyor.
Her gün duş alıyor. Duş süresi 10.4 dakika. Duşta kesinlikle şarkı söylemiyor.
ATM ve kredi kartı var.
Kredi kartı borcu var.
İnternet kullanıyor. Bilgisayar oyunu oynuyor.
Evinde Noel ağacı var.
Beyzbol fanatiği.Telefon numarası şehir rehberinde kayıtlı.
Bir McDonald’s’a 3.2 km, bir Wal Mart’a 20 dakika uzaklıkta oturuyor.
Yılda bir kez seyahate çıkıyor.

15 Aralık 2005 Perşembe

Corporate Amerika'da Benefitler'e Yazilma Zamani

Bu yaziyi yazmak icin biraz gec kaldim aslinda. Ekim-Aralik arasi Amerika'da eger bir corporate sirkette calisiyorsaniz gelecek sene icin, sirketin size maasinizin yaninda verecegi diger seylere uye olma zamanidir.

Saglik, dis, goz sigortasi yaninda yasam sigortasi, eczane ilac plani, kisa ve uzun donem sakatlik sigortasi, hukuksal konularda danismanlik alma, emeklilik planlari, cocuk bakimi ya da sorumlu oldugunuz birisine bakim gibi konularda kayit olunmasi gerekir.

Konu saglik sigortasi olunca ozellikle herkesin dikkat gostermesi gerekiyor ki, buradaki saglik sisteminde sigortanin ne kadar sart oldugunu anlatmak icin soyle diyeyim. Sadece bir doktor viziti 150$-200$ arasi. Eger sigortaniz varsa genellikle sadece co-pay denilen 20-30$lik ufak bir para odeyip vizit basina gerisini sigortaya havale ediyorsunuz. Tabii sigortaya katki payi buyuk oranda isverenden, kalani sizin bordronuzdan. Secilen sigorta turune (PPO, HMO) ve sirketin size onerdigi deduction tutarlarina gore belki harcamalarin ilk 500$ ya da 1000$'ini kendi cebinizden yapmaniz gerekebilir.

John Q diye guzel bir film izlemistim gectigimiz birkac yil once. Kendisinden habersiz sigorta plani PPO'dan HMO'ya gecince kalp rahatsizligi geciren 8 yasindaki ogluna bir donor'dan kalp bulmak icin ugras veren babanin hikayesi. Cunku yeni sigorta plani kalp bagisini kapsamiyor ve bu da cepten cikacak ton binlerce dolar demek o aile icin.

Bu ulkede hersey secimler uzerine dayaniyor. Secimlerinizi akillica yapabilmeniz icin de elinizde tahmin ve istatistikler olmasi lazim. Istatistikler gecen yillardaki harcamalariniz, tahminleriniz de bulundugunuz kosullara gore yapacaginiz harcamalara dayanir. Bu veriler isiginda isveren neyi oneriyorsa duruma uygun secim yapmak gerekir. Herkesin durumu kendine ozel.

Bu yilki kayitlar sirasinda gordum ki, sigara icmiyorsaniz indirim aliyorsunuz. Sigarayla savas konusunda Amerika cok basarili. Peki ya sismanlik icin?!? Vucut-agirlik indeks'i dedikleri BMI obezite sinirlarina giriyorsa sigorta sirketi sizi sakatlik icin sigortalamiyor. Bir nevi ceza oduyorsunuz obez oldugunuz icin.

Saglik harcamalarindaki artis yilda ortalama %8 kadar ve her yil bizim koydugumuz pay giderek artarken, odedigimiz co-pay'ler de artiyor. Email gruplarinda sik sik Amerika'da dogum konusu gundeme geliyor. Epiduralli normal dogumun 10-12bin, sezaryanin 18-20bin arasinda degistigi goz onunce tutulursa bu ulkede saglik sigortasina ne kadar ihtiyac oldugu asikar.

Sonra dis ucretleri. Bu konuda en pahali ulke Isvicre diye okumustum yillar once. Turkiye hala saglik harcamalari konusunda mutevazi kapsama giriyor. En kotu ihtimalle devlet ya da sigorta hastanesi kuyrugunda beklemeyi goze alip ya da bilemediniz doktorun muayenesine gidip 50-60$'a muayene olabilirsiniz. Gecen yil kirilan disime burada 450$ cikarilan fatura, Turkiye'de bana 70$'a maloldu. Birebir karsilastirmak cok dogru degil tabii. Karsiliginda alinan servis, hasta takibi, hasta haklari acisindan terazinin ne tarafa agir bastigini siz dusunun.

Goz sigortasi burada kapsami acisindan kontak lens ve goz muayenesi ile sinirli. Eger lasik gibi bir goz duzeltme ameliyati yaptirmak istiyorsaniz, sigortaniz oldugundan indirim sagliyor ama tek goz 700$'lar civarinda.

Yasam sigortasi (life insurance), kisa ve uzun donem sakatlik sigortalari da (short term disability ya da std, long term disability ya da ltd), sirketin anlasmali sigorta sirketlerinden alinirsa cok daha hesapli. Amerika finans dunyasininda sigorta sirketlerinin enstrumanlari ve urun cesitliligi dusunuldugunde disaridan bir yasam sigortasi yaptirmak gerekli olmakla birlikte oldukca pahali bir harcamadir da. Annelik izni ya da dogum izni (maternity leave) burada kisa donem sakatlik plani altinda 6 hafta ucretli (o da maasininizin %85'i) ve 6 hafta ucretsiz olmak uzere 12 hafta verilir. Veya aileden birisinin hastaligi durumunda bu 6 haftalik izni almak mumkundur. Is yerinde sakatlanma ve uzun sure isten uzak kalma durumlarinda eger sigortaniz varsa planiniza gore maasinizin %66'si eger yoksa %50'i odenir. Gene bu oranlar isverenin size onerdigi planlarla orantilidir.

Bir de bana burada ilk zamanlar komik gelen sayiyla ilac verme durumu var. Sigorta sirketlerinin baskisi mi, doktorlarin ilac kullanimina karsi olduklarindan midir bilmiyorum, eger 10 gunluk antibiyotik tedavisi alacaksaniz, size 10 gunluk ilac verilir. Asla fazla degil... Belki de bu yuzden her marketin ilac koridorlarinda, recetesiz alabileceginiz tonlarca ilac bulunur. Rx (prescription) denilen receteyle alinacak ilacalr ancak eczanelerde satilir. Buradaya da gene eczane planina veya dahil edilmisse saglik planina gore bir co-pay odemek gerekir.

Yurtdisindan ozellikle uzun sureli gelenler icin seyahat sigortasini hatirlatayim. TR'den de alinabilecek seyahat sigortalari mumkun ama web'den daha genis kapsamli ve ucuza alinabildigini gordum.

Aslinda yazilacak cok sey var bu konuda. Deduction, PPO, HMO gibi baslangicta anlamakta hayli zorlandigim, kapsamlarini ogrenmek icin bir hayli arastirma yaptigimdan simdi icim rahat, bundan sonraki secimleri daha bilincli yaptigimi dusunuyorum.

14 Aralık 2005 Çarşamba

Bir Geysanin Anilari (Memoirs Of A Geisha)

Bu ani-biyografi kitabi beni cok etkiledi. Arthur Golden'in best-seller olmus kitabi gercek bir oykuye dayaniyor. Yakinda sinema filmi de geliyor, o zamana kadar beklemeyi dusunuyordum yazmak icin ama film hakkkindaki elestiriler olumlu degil hatta Newsweek 2005'in en kotu 5 film listesinde yayinliyor. Bakalim 23 aralikta gorebilirsem hayalkirikligi mi yasayacagim bilmiyorum. Cunku senaryo itibariyle cok egzotik, epik ve sanatsal konusu var. Tipik Hollywood yapimlarindan bunalanlar icin ideal diye dusunuyorum.

Roman 1929'da Japonya'da kucuk bir kasabada dogan Chiyo isimli kizin annesinin hastalanmasi ve kisa zaman sonra olumu uzerine ablasiyla birlikte bir geysa evine satilmasiyla basliyor. Henuz 9 yasinda o zaman. Uzun zaman ablasiyla gorusemez ve aradan gecen uzun zaman sonra bulustuklarinda kacmaya karar verir ancak, dama cikmis tam kacacakken duser ayagini kirar. Satildigi evde, oranin sahibi olan kadin (mother) eger gelen kiside geysahaneye para kazandiracak bir deger gorurse o zaman o kizlari geysa olarak yetistirir, degilse hizmetci olarak calisiyorlar. Geysa olmak hic kolay degildir. Uzun zaman boyunca dans, muzik, servis, yazi sanati (kaliagrafi) gibi konularda egitim aliyorlar. Makyajlarini yapmalari, saclarini taratmalari, kimonalarini giymeleri nerdeyse hep bir toren. Mesela o sacla uyumalari imakansiz ve ona gore duzenlenmis yastiklari oluyor. Sadece gunde birkac saat oturur gibi uzanmis uyuyorlar zaten. Ya da beyaz pudrayla basladiklari makyajlari birkac saat aliyor.

Japon kulturunun onemli bir parcasi olan geysalar, daha cok erkekleri eglendirmek, cesitli acilislarda bulunmak, erkeklere kavalyelik yapmak, arkadaslikta bulunmak gibi bir fonksiyona sahipler. Tabii butun bunlar o kadar sanatsal yapiliyor ki, bir geysanin dans, muzik, guzel konusma, gundelik hayatin konulari icinde olmasi gerekiyor.Geysa olabilmek icin sizi mali konularda sponsor eden biri oldugu kadar, bir de buyuk ablanizin olmasi lazim. Geysa olunca ozel bir isim veriliyor o kisiye ve buyuk ablanin deneyimlerinden yararlanmak uzere onunla birlikte cay partilerine, gosterilere katiliyorlar. Acik arttirma ile bekaretleri satiliyor ve kitabin kahramani o donemin rekor fiyatina gidiyor. Hatta bu rekor uzun yillar yeni adiyla Sayuri'de (Chiyo) kaliyor. Sayuri guzelliginin ve yeteneklerinin farkinda olmayan bir geysa. Etrafindaki geysalarin kiskancliklari ve ayak oyunlari, Sayuri'yi buyuk abla Mameha'nin akilli bir yonlendirmesi sonucunda geysa evinin o zamanki kralicesi olan Hatsumomo'nun gazabindan koruyor. Hatta oylesine bir strateji isleniyor ki sonunda, Sayuri geysa evinin sahibi olmak uzere evin sahibi tarafindan evlat ediniliyor.

2. dunya savasi sirasinda geysahaneler kapatiliyor. Savas bitince tekrar geri donuyorlar giyona (geysahane). Bu geysahaneler, ozel gizli bir bolgede kurulmus gibi. Kahramanimiz uzun yillar boyunca henuz cocukken gordugu orta yasli bir adama (Mr. Chariman) asiktir. Hayatlari surekli birbirlerine teget gecen bu iki insan cok yillar sonra kesisirler ve gene geysaligin bir ozelligi geregi Mr. Chairman Sayuri'ye dana olur yani onu himayesine alir. Metres kelimesi belki dana'nin Turkce'deki karisligi ama herseyde o kadar saygi, itaat ve gurur var ki, bu kelime biraz zayif ve yabani kaliyor kanimca.

Kitapta aile iliskilerine, erkeklerin giyona giderken kendi eslerinin bu durumu nasil karsiladiklarina ya da kahramanin Mr. Chairman'den olan cocuguna deginilmemis. Mr. Chairman'in Japonya'daki nufuzu dolayisiyla Sayuri 80'lerde Amerika'ya gelir yerlesir ve NYC'de bir cay evi kurar. Musterileri yine Japonya'dan tanidigi kisilerdir.80-90'li yillarda cok is yapar. Donemin sanatcilari, entellektuelleriyle beraber yasaminin sonuna kadar Manhattan'da yasar.

Bu 320 sayfalik ya da benim dinledigim kadariyla 20 saatlik kitap kesinlikle okumaya deger. Umarim filmi de bir o kadar carpici gelir.

23 aralikta sinemalarda...

13 Aralık 2005 Salı

Dusene Kadar Alisveris Etmenin Tam Zamani

Halloween bitti ve hemen ertesinde abartmiyorum nefes almadan, soyle bir durup dinlenmeden, 1 kasimda dukkanlar ve insanlar once sukran gunune (Thanksgiving) sonra da Christmas'a hazirlanmaya basladilar. 1 kasim-31 aralik arasi burada holiday season, bayram donemi diye geciyor. Sirketlerin cirolarinin tavan yaptigi aralik ayi, diger 11 aydaki tum satislardan daha cok satis yapiyor.

Yasadigimiz sehirler isiklandi, bizim yilbasi cicegi dedigimiz cicekler konuldu etrafa, belediyenin koydugu hoparlorlerden "jingle bells, jingle bells" melodileri duyulmaya basladi. Kasimin 30'unda Rockefeller'deki devasa agacin isiklari da torenle yaninca istemeseniz de kendinizi bir bayram atmosferinde buluyorsunuz. Is yerinde projeler 24-25 araliktaki Noel'e gore duzenleniyor, TV programlarinda Xmas'la beraber Hanukkah esintileri, reklamlar, vizyona girecek filmler, pisirilecek yemekler, yemek tarifleri, kitapcilardaki dergiler, kitaplar, muzik albumleri, is arkadaslarinizdan "hediyelerini tamamladin mi" sorulari esliginde bir sure sonra "booo" getirecek kadar doluyor insan. Sisman Santa amcamiz yuzunde kocaman gulumsemesiyle cocuklara goz kirpiyor her koseden.

Araba mi alacaksiniz, bak Xmas indirimi var, kosa kosa git onu al, bir iki uc adet kazak yetmez, bak Noel dolayisiyla 2 tane alana 3. bedava, 4. %50 indirimde, TV, bilgisayar almanin TAM zamani, hele o digital camera hic kacmaz. Motto'muz daha cok al ki daha tasarruf et uzerine kurulu yeni dunyada. Buradaki insanlar icin mallarin fiyatlari, kredi kartlarinda odenecek rakamlar, sadece 0 ile 9 arasindaki sayilarin kobinasyonundan olusan numaraciklar. Kitapcilarda yuzlerce kitap, tv ve radyo programi insanlari borc batagindan kurtamaya calismak icin ugrassa da, kapitalist duzen, insanlara daha cok harcatarak "Keep America rolling" pesinde.

Hani kazara filan bir mall'a gideyim de soyle etrafta ne varmis demek imkansiz bugunlerde. Park bulmak imkansiz, millet gece yarilarina kadar alisveriste, dedik ya, shop 'till you drop.

Tamam Amerika'nin nufusunun %90'ina yakinin Hiristiyan oldugu dusunulurse Noel kutlamalarina verilen anlam anlasilir da, ayni bicimde Yahudilerin Hanukkah'i icin ne demeli, Yahudiler sadece %1.8 oranindayken nufusun?

Neyse sozu uzatmiyayim, bir de dilime dolanan su "wish you a merry christmas, wish you a merry christmas" sarkisindan bir kurtulabilsem.

Sabri olan herkese iyi alisverisler bugunlerde.

7 Aralık 2005 Çarşamba

Eflatun'a Sormuslar

Eflatun'a iki soru sormuslar:
Birincisi; "Insanoglunun sizi en çok sasirtan davranislari nelerdir?
Eflatun tek tek siralamis: "Çocukluktan sikilirlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarini ozlerler. Para kazanmak için sagliklarini yitirirler. Ama sagliklarini geri almak için para öderler. Yarindan endise ederken bu günü unuturlar. Dolayisiyla ne bu günü ne de yarini yasarlar. Hiç ölmeyecekmis gibi yasarlar. Ancak hiç yasamamis gibi ölürler."

Sira gelmis ikinci soruya;
"Peki sen ne öneriyorsun?"
Bilge yine siralamis: "Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayin. Yapilmasi gereken tek sey sadece kendinizi sevilmeye birakmaktir. ÖNEMLI OLAN; HAYATTA EN ÇOK SEYE SAHIP OLMAK DEGIL, EN AZ SEYE IHTIYAÇ DUYMAKTIR."

5 Aralık 2005 Pazartesi

Tasimasan Olmuyor

Her telefon calisinda ayni sey oluyor. Telefonu cantada bulup alincaya kadar kaciriyorum gelen cagriyi. Sizin cantaniz nasil bilmem ama ben elimi attigimda aradigim seyi bulmam artik cok zamanimi aliyor. Tamam anladik elektronik devirdeyiz ama bu kadar elektronik olmak beni organize degil aksine dagitmaya basladi.

Bir bayanin cantasinda ne olur. Cuzdan, bir iki ufak makyaj malzemesi, ufak bir not defteri belki, ev, araba anahtarlari degil mi? Hele modacilar cantalari kuculttukce ben hicbir seye sigamaz oldum. Hani su minicik cantalari sikis tikis omzuna asan hanimlara bayiliyorum. Ben oyle kucuk canta takinca elime bir de ikinci cantayi almak zorunda kaliyorum. Cunku... Bir defa iPod girecek, PDA olacak, cep telefonu olmazsa olmaz, is gunuyse Blackberry'niz yaninizda olmali, sirket pager filan verdiyse (gerci modasi gecti ama hala goruyorum etrafta) al bir tane daha. Hepsi tam bir cantalik. Yaninizda bulunmasini istediginiz kitap, dergi gibi ikincil derece seyleri saymiyorum bile. Iste o yuzden ben Amerika'da hemen hemen tum kadinlari iki cantali goruyorum. Bir omuzlarina taktiklari gunluk cantalari var, bir de ivir zivirlarini, iste bu elektronik oyuncaklarini tasidiklari klasor gibi ikinci cantalari.

Hadi biz kadinlar tum bunlari cantada tasiyabiliyoruz, ya erkekler napsin?
Bir ofis boyumuz vardi. Muhtelif tum aletleri belindeki kemere dizmisti. Sirket telefonu, kisisel telefon, pager, PDA, anahtarlari... yuruyen anten (walking antenna) adini takmisti mudurumuz Tony'e.

Bir de bunlari sync etmesi var birbiriyle. Mesela yeni tanistiginiz birinin telefonunu cell'inize kaydediyorsunuz da, PDA'de aradiginiz zaman yok. Ya da PDA'inizde olan bir bilgi aradiginiz zaman Balckberry'de olmadigini goruyorsunuz.

Hayalimde soyle ufacik minik bir alet var tum bunlari birlestiren. Simdilik beklemedeyiz ama eminim cok zaman gecmeden bu da cikar.

4 Aralık 2005 Pazar

Iste O Kucuk Minik Anahtar

2004'nin temmuz ayiydi. Henuz TR'den tatilden gelmis, birbiri ardina gelen projelere yetismeye calisiyordum. Musterileri etkilememek icin projenin ilk safhasi gunduz, ikinci safhasi ertesi gunun gecesi oluyor bizde. Sabah 5:00-6:00AM gibi biten projeden 10 gun sonra farkedildi ki, server'lardan ikisinin anahtar prozisyonu secure degil. Yani disardan birisi maintenance mode'una girebilir ki, bu da guvenlik acisindan tehlikeli. Yapilmasi gereken sey, uzerindeki anahtari saat yonunde dikey pozisyona getirmek.

Isguzarlik bu ya, o gun sabah "once dedim eve yakin ofise gideyim bu sorunu halledeyim, sonra kendi ofisime giderim". Ise gittim, teknisyenlerden birisi backup'lari aliyor. Proje bitmis ve ilk backup henuz yapiliyor. Birgun onceki haftalik toplantida backup'lardan sorumlu manager'i uyarmistim, backup'lari almayi ihmal etmeyin diye. Neyse ofisteyim anahtari 2 tik'la secure pozisyona getirecegim ya, once sundan basliyim diye makinalardan birini gozume kestirdim. Gittim, cevirdim anahtari sonra iceriye geldim, o sirada bizim teknisyen dedi ki "ben de backup'i o senin anahtari cevirdigin makina baslattim". "Tamam iyi ben anahtari guvenli konuma getirdim sadece" dedim. Sonra diger makinaya gittim onu da cevirdim iceriye geldim, cantami alip cikacagim. Is bu kadar basit aslinda. Ama o da ne... Anthony dedi ki, "backup window kayboldu", gittik baktik ki meger 2 makinayi da ben secure mode'a getireyim derken shutdown etmisim. Aman Allah'im dunya basima yikildi ama icimden pozitif bir ses, "tamam en kotu ihtimal simdi reboot olur, makina ayaga kalkar" diye de kendime telkin ediyorum.

Makinalari simdi secure mode'a getirdim ama birisi reboot olmuyor, cunku gracefully shutdown olmadigindan uzerindeki data corrupt olmus. Simdi bu durumun Turkcesi soyle, makina incelikle kapatilmadigi icin database ve isletim sisteminde halihazirda memory ve cache'de olan transaction'lar disk'e yazilamamis (pek Turkce olmadi ama her terimin Turkcesini bulmak zor). Eee ne olacak, Motorola'ya haber verdik hemen. Malum kendileri bizim vendor'imiz olup aramizdaki anlasmaya gore sorunu cozmeleri lazim.

Adamlarin ilk sorduklari "upgrade'den sonra backup aldiniz mi". "Bugun ben tam da o makinayi backupliyordum ama bu gorunmez kaza oldu kem kum....". Bu Anthony'nin cevabi.
Bridge'ler acildi, conference call'lar devam ediyor Tanrim bu makina bir turlu ayaga kalkmiyor. Kendimi acayip suclu hissediyorum. Yemeden icmeden kesildim, napacagimi bilmiyorum. Eve gidiyorum call'dayim, gece uyuyacagim hala devam ediyor bridge. Sabah kalkiyorum durum bilgisi almak icin, elim varmaya varmaya telefonu ceviriyorum, iiihhh hala kotu durumdayiz. Ve 3. gunun sonunda makina ayaga kalkti, ustundeki data, binbir turlu takla atilarak kurtarildi. Tabii 3 gun boyunca islemesi gereken workorder'lar, process'ler, datafill'ler durdu, diger gruplar kizgin ne zaman bu alet calismaya baslayacak diye sorup duruyor. Yani 3 gun boyunca dunya benim icin ters dondu, gittim geldim, dersimi aldim.....

Simdi ne zaman keyswitch cevrilecek olsa binbir dikkat, gozlerimi acip, elime resimleri alip, tek tek ne kadar hangi yone cevirecegimi sayip yapiyorum. Bu aletler bu kadar hassas yani. Ya da ben hardware konusunda o kadar tedirginim.

Minik bir anahtarin basima actigi dert sonucunda bazi prosedurlerimizi gozden gecirip, diger gruplari da uyardik backup'lari proje ertesinde hemen almalari konsunda filan. Ama dersini almayan, ya da isini ciddiye almayan ya da yapma dedigin zamanda ustuste backup alan arkadaslar hala mevcut. Dun de -yine proje ortasindayim da, hem de hemen Almanya seyahati sonrasi- backup alinmamasi gerekirken (ozellikle belirtilmesine ragmen) teknisyen arkadas database backup'i alinca bir tam gun boyunca makinaya yuklenen tum yeni data silinip bizi sabah 8'den aksam 7'ye kadar bu sorunu cozmek icin telefona ve bilgisayara bagladi. En sonunda sorun cozuldu, olan benim hesapta bos kalacagini umdugum gune oldu :(

Siz siz olun backup'siz kalmayin, data'nizi yedekleyin. Bilmedigiz anahtarlari da kurcalamayin.

3 Aralık 2005 Cumartesi

Almanya Gezi Notlarina Devam


Almanya hakkinda birkac ilginc buldugum seyi daha yazmak istedim blog'a.
  • Cocuk nufusunun 12 milyon olmasina karsilik yasli nufusu 18 milyon. Ulkenin toplam nufusu 82 milyon. Emekli yasli nufusu genclestirmek icin cocuk parasi, anneye dogum izni gibi konularda tesvikler saglaniyor ama bundan Almanlardan cok, gocmenler yararlaniyor gibi. Ailenin kazancina gore 150Euro baz olmak uzere 550 Euro'ya kadar gidiyor sanirim bu yardim ilk 2 yil. Veya bir cocuk yuvada ise, 2. cocuk bedava gibi.
  • Almanya'da kiralik ev tuttugunuzda ya da ev satin aldiginizda, mutfaginda dolap, tezgah gibi hic demirbas esya olmuyor. Eski evinizden kendi mutfak kabinetlerinizi, tezgahinizi, lavabonuzu getireceksiniz ya da satin alacaksiniz.
  • Soz mutfaktan acilinca cop konusunu hatirladim. Plastik, sise, kagit, organik ve organik olmayanlar olmak uzere coplerinizi ayirmaniz gerekiyor. Yemek artiklarini, diger coplerle karistirip atamiyorsunuz. Apartmanlarda organik ve organik olmayanlara pek dikkat edilmiyor ama mustakil evde yasiyorsaniz dikkatli olmak lazim. Gene sise, plastik ve kagitlari belirli yerlerdeki konteynerlara atmak lazim. Aksam saat 7'den sonra plastik ve siseleri atmak yasakti mesela bizim kaldigimiz yerde. Sebebi de ses olmasinmis.
  • Mesela trenle yolculuk ediyorsunuz. 5'li kombine bilet satiliyor tek bilet fiyatina. Amac ailece seyahati arttirmak mi anlamadim?
  • Eger evinizde kopeginiz varsa onun icin yasam vergisi oduyorsunuz. Sanirim cevreyi kirletmesinden dolayi bu vergi olayi. Baliklar ve kuslar bedava:)
  • Kis gelmeden once kar lastigi takmak sart.
  • Saglik, egitim, emeklilik gibi temel konularda sosyal devlet anlasiyi degisiyor. Emeklilik yasi erkeklerde 67, kadinlarda 65. Daha ne kadar bu sosyal duzeni surdurur bilinmez ama gorunen o ki, issizlik sigortasi artik her calismaya odeme yapmiyor. Saati 1Euro'luk islere gonderiyor ya da araci sirketler vasitasiyla size is bulmayi sagliyor.
  • En buyuk gocmen azinlik Turkler ancak eski Sovyet etnikli cok kisi Dogu Almanya'nin Bati'ya katilimindan sonra goze gorunur olcude nufusta farkediliyor. Hatta bazi urunler Almanca ve Rusca yazilmisti.
  • Pazarlari acik yer bulmak imkansiz, nobetci eczaneden baska.
  • Kurallar ulkesi Almanya'da ozgurlugu hissetmenin en guzel yeri otobanlar. Hiz siniri yok zira.
  • 2. Dunya savasinda bu kadar yerle bir edilen bir ulkede, gene de hic azimsanmayacak olcude tarihi yerler var.
  • Artik Almanya benim icin cikolata, bira, patates ve satolar ulkesi simgesi.

1 Aralık 2005 Perşembe

2005 Almanya Gezisi

Almanya herkesin hayatinda soyle ya da boyle vardir. Aileden birilerinin orada yasayan akrabalari, yakinlari ya da tanidiklari vardir mutlaka degil mi? Berlin, Frankfurt, Koln, Dusseldorf, Munich, Hamburg hep bilinen sehirlerdir yasamimizda ve herhalde bir ulkeye ait, bu kadar cok bilinen baska ulke sehirleri de yoktur kanimca.

Biz ilk ciddi Almanya gezimizi 98'de Munich tarafina yaptik. Aman Tanrim o da ne, Munich hic beklemedigimiz kadar tarihi ve romantik geldi bize. Hele bir de 110 km uzaktaki Neuswanstein satosuna gittik ki, gercekten mimarisi ve atmosferiyle buyuledi bizi. Disney'in satosunun bu saraydan esinlendigini soylemek lazim bu arada.

Her yil Christmas'dan bir ay once Avrupa sehirlerinde ve buyuk kasabalarda Xmas marketi kuruluyor. Almancasi Weihnachtsmarkt, yani Noel Panayiri gibi birsey. Xmas oncesi insanlarin sevdiklerine hedilere aldiklari, aksamlari , hafta sonlari sosyallestikleri, cocuklarin atli karincalara bindigi bir cesit festival. Slovakya'da ve Cek Cumhuriyeti'nde loksa'ya sarili kaz cigeri (bir cesit durum), Almanya'da bratwurtz sosislerinden yemek sart. Yaninda sicacik, karanfil ve tarcin kokan kirmizi sarap (Gluhwein) olacak tabii. Kirmizi sarap agir gelirse, sicak beyaz sarap da olur, nasil isterseniz. Krep severseniz her cesitinden o da var, ya da benim gibi pamuk helva canavarlari icin tam bir festival. Eger bir restauranta gidilirse de her yemekte degisik Alman biralari denemek sart. Gercekten alkol tadini aldiginiz ama sizi rahatsiz etmedigi gibi yumusacik mideye iniveriyor. Viyana usulu snitzel,hindi,cordon blue, muhtelif av hayvanlari yemekleri ve mutlaka her yemek oncesi icilecek corba bizim standart menumuz oldu. Bir de Alman mutfaginin ne ozelligi var derler. Her yemekte servis edilen o patates kizartmalarinin lezzetini ben baska yerde bulamadim. Bir de firin urunleri tabii. Allah'im bu kadar lezzetli pastalar, kremalar nerde var? Zaten sahne denilen krema, nerdeyse su kadar yasamin icine girmis. Hersey sahne'li ya da sahne'yle yapiliyor.

Yedik, ictik ama hakikaten tadini alarak, hakkini vererek yedik ictik. Sonra gezdik gorduk, biraz kosturmaca, biraz gec kalarak, biraz az kalarak bunlari da yaptik. Nerelere mi gittik?

Fulda
Ilk durak Fuldaydi. Barok sehri diye geciyor. 80bin nufuslu guzel bir kasaba. Old town'da kucuk dar sokaklar, minik kafeteryalar ve restaurantlar var. Irili ufakli alisveris dukkanlari ve her yerde mutlaka olan Tschibo, Kaufhof, Karlstadt, C&A gibi department store'lar. Sehirde buyukce bir saray, katedral, itfaiye muzesi gibi tarihi ve turistik yerleri gezdik.



Frankfurt
Sonra Frankfurt'a gittik. Ben subway sistemi bu kadar karisik baska bir sehir gormedim. Bir yerden bir yere giderken yon bulmak imkansiz. Yon bulsaniz hangi tren oldugunu anlamak zor. Siz iyisi mi orada mutlaka birilerine sorun bizim yaptigimiz gibi. Avrupa'nin finans sehri olmasi itibariyle pek cekiciligi yok. Manhattanvarimsi bir sehir merkezi, Main nehrine dogru
inerken kurulmus uzun buyuk bir Xmas market, her yerde kulaginiza calinan Turkce kelimeler simdi gozumde canlanan sehir resmi oldu.

Heidelberg
Heidelberg mutlaka gezilmesi gereken bir sehir.Bir universite sehri Boston gibi. Almanya'nin yasli nufusu burada birden genclesiyor. Bisikletli gencler, sik sik rastladigimiz internet kafeler, sehir icinde birimleri olan universite bolumleri ve sehre tepeden bakan o muhtesem saray.Mesut Yilmaz'in burada ogretim gorevlisi oldugunu soyleyip minik bir magazin haberi geceyim :) Uzun ama oldukca uzun bir ana caddesi var. Zaten adi da Hauptstrasse, ana cadde. Tipik bir Alman yemegi icin ideal bir cadde. Gene her sehirde oldugu gibi kurulmus Xmas marketimiz, sicak sarap ve sosisleriyle icimizi isitiyor ama nafile yerimiz yok bu defa. O kadar corba, snitzel ve fondue'den sonra ancak kahve icin biraz yer aciyoruz midelerimizde. Biraz yuruyup adim basi rastlanabilecek Tschibo'ya giriyoruz. Yeni ozel cikolatasini da deniyoruz orda. Guzel ama cok da ozel gelmedi. Icindeki kakao oranina gore yuzdelemisler cikolatalari. Prag'daki Charles Bridge'i ornek alan, sehri ikiye ayirip baglayan koprunun ustunden her iki yakaya da bakiyoruz. Gene geceye kaldik, hava soguk 4C'lerde ama bu manzarayi da bulmak mumkun degil diye doya doya icimize cekiyoruz.

Wurzburg
Wurzburg baska bir gunun duragi oldu. Burasi 1300'lerden beri kurulu muhtesem bir sehir. Sehre yukardan bakan bir saray, kale duvari, sehir icinde old town'daki kilise ve katedral ve tam bunlarin ortasindaki Xmas market insani hemen sariveriyor. Uzun bir alisveris caddesi var. Buradan ara sokaklarda kaybolursaniz minik butiklere, Alman pub'larina rastlamak mumkun. Icinden nehir gecen ve bir tarafinda hayatin capcanli aktigi diger tarafinda sakinligin, huzurun
yasandigin hemen her Avrupa sehrindeki gibi Wurzburg da iki kisimdan olusuyor. Nehri birbirine baglayan o koprunun basindaki kafeye oturduk once. Muhtesem bir gece manzarasi vardi ama fikir degistirip 10 mt otedeki kafeye gecince cantami kaybettigimi farkettim. Tam da kahveler gelmis, ilk yudumu almak uzereydik ki bizde bir panik. Nasil ve nerede birakirim cantami? Bir acele, kosturmaca icinde sehri bu defa alaca, bulaca hizli cekimde gordum. Insanlar old town'a dogru yuruyor, cocuklar atli karincalara biniyor, yol kenarindaki imbiss'lerde ayakustu karnini doyurmaya calisanlar ya da eldivenleri ve sapkalari altinda agir agir evlerine dogru yuruyen yaslilar ve yukarda 700 yildan beri sehre bakan saray beni busbutun rahatsiz ediyor. Bir an once kirmizi cantami bulma telasindayim. Neyse, ilk oturdugumuz kafede, oglanin arkasindan aceleyle cikarken arkamda biraktigim cantami, garson kiz benim arkamdan almis. Hayatimi kurtardin diye tesekkur ederken bir an once evde olmak istiyorum.

Wurzburg'da buyuk bir Amerikan ussu var. Sehre girerken muhtelif yerlerde tabelalarini gormek mumkun. Malum Amerikalilar gittikleri her yere, kendilerini rahat hissettirecek seyleri de goturuyorlar. Walmart bile vardi dusunun gerisini...

Aachen & Koln
Bu yil 3cm'lik kara teslim olunca Almanya, planlayip hatta yola cikip geri dondugumuz Koln, Aachen gezisini yapamadik. Gecen yil bir gun Koln'u diger gun de Aachen'i gezmistik. Bize evlerini ve yureklerini acan sevgili Kesdogan ailesinin misafirperverligini, yemeklerini ve gezi rehberligini unutmak mumkun degil. Aachen kivrimli sokaklari ve her yerden tarih akan gorunumuyle beni cok etkilemisti. Sirin bir Alman sehri kesinlikle. Koln oldukca buyuk bunun yanisira. Trenden inince buyuk bir dom bekliyor karsida sizi. Gecen yil restore ediliyordu. Eteklerindeki Xmas market'te saraplarimizi icerken, etrafta Irak savasini, Israil'in Filistinlilere uyguladigi baskiyi protesto eden gostericileri izledik. Koln'den gecen nehre dogru yururken, sanirim cumartesi gunuydu ki bir konser vardi ustunden yurumemize izin vermedikleri yolun hemen altindaki salonda. Bina insaa edilirken, ustundeki yolda yuruyenlerin akustugi bozacagi hesabedilemedginden, simdi her konser oldugunda ustunden gecen insanlara yolu biraz degistiriliyor.Nehre parelel yuruyup bir cikolata muzesini gezdik gecen yil. Ana maddesi kakao cekirdegi olan bu muthis yiyecek kazanlarda seker, yag ile karistirilip, pisirildikten sonra paketleniyor. Her adimin nasil gerceklestigini gercek cikolata ureterek gosteren bu yer, muzeden ziyade fabrika gibiydi. Lindt'in Alman bir firmayla birlesmesinden sonra uretimini Aachen yakinlarinda bir yere tasidigini ve bir outlet magazasi actigini gorunce tonlarca cikolata almak icin durdugumuzu soylemeden olmaz.Ulkede kac cesit cikolata var Allah bilir. Simdi Noel zamani da, Santa Claus kirmizi giysili ambalajinin icinden "ye beni" diye gulumsuyor.

Almanlar icin "kopekleri cocuklardan daha cok severler" ifadesini kullanmis seyahat kitabimiz. En ufak bir cocuk aglamasinda ya da mizlanmasinda, nemrut Alman bakislara maruz kalacaginizdan supheniz olmasin. Belki biz Amerika'daki insanlarin guler yuzlulugune ve sicakkanliligina alistik ama cocukla beklediginiz kuyrukta ya da 100 basamaga varan Koln'deki katedrale cocuk arabasiyla cikmanin ne kadar zor oldugunu bilmem anlatabildim mi? Cogu merdivenli yerde rampa, yuruyen merdiven ya da asansor yok. Cocuk ya yuruyecek ya da arabasini sirtlanacaksiniz.Rest'lardaki cocuk menuleri ya da kitapcilarda cocuklari oyalayacak tren gibi icinde oynayabilecek yerler mevcut. Hatta C&A'da kaydirak bile vardi.

Iste boyle ... Bir Avrupa nefesi aldik geldik. Her gezi sonrasi gibi oradaki yasadiklarimiz, gezdigimiz gordugumuz yerler, konustugumuz insanlar birkac gun beynimizde gidip gelecek, aldigimiz tadlari birkac gun daha yasamaya devam edecek, sonrasi ise anilarda, resimlerde yerini alacak.